31 Aralık 2010 Cuma

dilek

bir şarap mahzeninde (evet tıpkı athos'un kaldığı gibi) milyon cepli ve her cebinde de bir sürü çikolata olan bir insanla mahsur kalmak istiyorum.
çok istiyorum.

27 Aralık 2010 Pazartesi

körlük

"tartışma sizi hiç bir yere götürmez dedi doktorun karısı. araba orada dışarıda oysa siz ikinizde burdasınız. birbirinizle barışsanız iyi olur.burada birlikte yaşamak zorunda olduğunuzu da unutmayın. ben burada onunla yaşamak istemeyecek birini tanıyorum, dedi birinci kör. siz ne isterseniz yapın ama ben gidip birinci koğuşa yerleşeceğim, bu herif gibi kör bir adamın arabasını çalabilecek tıynette bir serseri ile aynı yerde kalacak değilim, benim yüzümden kör olduğunu ileri sürüyor iyi ki de kör olmuş, bu kavanoz dibli dünyada biraz olsun adalet kaldığını gösterir bu. bavulunu kavradı ve tökezlememek ayaklarını sürüyerek, boşta kalan eliyle boşluğu yoklayarak, iki yanında kötü yatakların dizili bulunduğu geçiş yoluna yöneldi, koğuşlar nerede diye sordu ama yanıtını istemedi. -zaten yanıt veren de olmadı- ..."





Körlük/Jose Samarago

akışkan cümleleriyle insanın başını döndüren, düşündürten, sorgulatan. ben de bir ara (kitapların resimlerini böyle yandan kapağı hafif kalkık çekmek ise en büyük zevkim oldu)böyle şeyler düşünmüştüm nerde benim eskizlerim dedirten bir roman.
ne zaman aldığımı hatırlamıyorum ama benden önce bu kitaba sahip olan kişi ilk sayfaya "ebru helvacı 2008" diye not düşmüş. sanıyorum ki
ben de 2009 başı gibi bu kitapla tanışmış olabilirim. aldığım gün ise tamamen net.
adilhandaydım. en çok sevdiğim kitapçıda yine herzamanki gibi oblomovu sormuştum. ve yine gelecek çok az kaldı cevabını almıştım. bunu bir kaç sefer yaşamamız kitapçı da bir mahcubiyet yaratmış olmalı ki bana bu kitabı verdi bir anda. ikinci el olmasına rağmen inanılmaz temizdi. ve 5 lira dedi. normalde bu kadar temiz can yayınlarını daha fazlaya sattığını biliyordum. bunun bir özür anlamında olduğunu düşünüp kabul etmek istemedim. ama lütfen bu kitabı okumalısın kesinlikle dedi. ve aldım. kitabı çok kısa sürede okumama rağmen son 20 sayfa kala bıraktım. o ara öyle bir huyum vardı. bu kitap son 20 sayfada bırakılacak bir kitap değil ama bunu da belirtmeden geçmem mümkün değil. daha sonra okudum. ve ardından görmek'i almak için dayanılmaz bir istek duydum tabi. daha fazla bahsedersem dayanamayıp kitapla ilgili okurken keşfedilmesi gereken şeylere değineceğimden korkuyorum.

sevgili beenmaya,
neden bana verdiğin bu minicik görevi bu kadar geç yerine getirdim değil mi? sorun şu olabilir ki 55. sayfada paragraf yok. yazmaya üşenmiş olmam bir gerekçe ama sanırım çok da geçerli değil. yaşamaya üşenmek ise fazla büyük bir laf. ama yaşamaya bile üşendiğim şu günlerde kitapdan bakarak yazmaya üşenmem sanırım mazur görülebilir bir şey.
bu kitabı bana tekrar hatırlattığın içinse çok teşekkür ederim.
ve tabiki biraz geçikmiş bir mutlu yıllar dilerim:)

sığınmak ellerine bir gece vakti.

Bir sokakta kenarda oturuyorum. Yanımda konuştuğum birileri var ama pek ilgilenmiyorum onlarla. Gözüm başkasına takılıp duruyor. Selamlaşıyoruz onla. Ama birlikteliğimiz sadece bu selamdan ibaret kalacak sanıyorum. Sonra bir anda gözümün takıldığı kişinin telefonunda bir şarkı çalmaya başlıyor. Gülümsüyorum.

Çalan şarkı gözlerin..

O sırada uykum inceldi sanırım. Bilincim bir anda bunun bir rüya olduğunu ve skype açık bırakarak yattığımı ve ozanın şarkı açmış olabileceğini fısıldadı bana. Ama ozan bu kadar ince bi insan değil zaten bu ihtimali düşünmek istemedim ve gözlerimi sıkıca yumup bu ihtimali uzaklaştırdım. Şarkının ortalarına geldiğimde –x kişisi diye bahsedeceğim- x kişisi bana doğru gelmeye başladı. Bana doğru gelmesi o kadar abesti ki bunun bir yanılsama olduğunu düşündüm. Ama o daha da yaklaşıp elini uzattı bana.

-biraz yürüyelim mi?

Bunu dedi mi demedi mi kestirmek çok zor ama ben demiş gibi hissettim. Elini tuttum. Kalktım. Yürüdük. O sırada bütün dünya ellerimize baktı ve parmaklarımız birbirine bir söz verirmiş gibi kenetlendi.
Sonra yine onun telefonundan deli mavi çalmaya başladı. İkimizin de gözleri mavi değildi. Ama sanki bu asırlardır bizim şarkımızmış gibi birbirimize bakıp gülümsedik. Durduk sonra. Yürümedik. Dar bir sokaktaydık. İnsanlar vardı.
Bir anda sarıldık birbirimize.
O kadar içten ve o kadar gerçek.
Kelimeler yoktu. Duygular vardı.
Özlem vardı havada ama mesela bu ikimizden biri çok özlemişim dediği için mi vardı yoksa bir duygumuydu ayırt edilmiyordu.
Bütün sokak yavaş yavaş yok oldu sonra.
Başımı omzuna yatırdım. Gözlerimi sıkıca yumdum.burnum üşümüştü . bütün bunları bu kadar sade ve net hatırlayabiliyor olmam şaşırtıcı aslında. Burnumu boynuna gömdüm. Bunu daha önce bir kez daha yapmıştım. Anılar çalıyoruz demek hı?

O sırada kashmir çalmaya başladı.

Nerden geldiğini ikimizde sorguladık bir an. Ama umursamamaya niyetliydik.
Ama bu benim alarmımdı.

oh let the sun beat down upon my face..

Diye başladı şarkı. Hayır güneş hayır demek geldi içimden..
Bunu da bu rüyaya dahil edebilir miyiz dedim. Anne 5 dakika daha diyen çocuk saflığında. O gülümsedi. Uzaklaştık o an. Omuzlarımdan tuttu. Tekrar sarılmak istedim.
Bir kere daha..
Mümkün değildi tabi. Kalktım. Alarmı kapattım. Hazırlanmam lazımdı. İreme kahvaltı sözüm vardı. Ama o rüya beni orda öylece beklerken.. yapamadım sanırım. Tekrar kapattım gözlerimi.

Ama o orda değildi…

Başka bir rüya başladı.

Bu sefer bir adet y kişisi vardı. Bir önceki rüya kadar durağan değildi. Hatta 2 sene falan görmüş olabilirim o rüyada. Çünkü bir anda onunla evlendik ve çocuğumuz oldu. Ama bunu annemlerden saklamıştım. Sonra ailelere göstermelik tekrar evlenme planı yaptık. Ama çocuk doğmuştu o kadar karışık ve kurgusunda hatalar olan bir rüyaydı ki çocuk için 9 aylık bir hamilelik süresinin gerekliğini sanırım unuttum. Yo yo anlatamayacağım.

Uyandığımda evde bir çocuk aradım ama. Sevmiştim o çocuğu. Küçücük minicik bir şeydi. Bir çocuğum olsun istiyorum sanırım. Yaşım kaç başım kaç halbuki değil mi? Ama sevimli, minik elleri olan bir varlık hayatımı düzene koyabilir.

Peki burada x e ne oldu diye soracak olursak.
O bir önceki rüyadaydı açıklaması sanırım kimseyi ikna etmeyecek.


O sadece bir önceki fazla imkansız rüyadaydı.
Gördüğün gerçek olması en imkansız ama en güzel rüyaydı.


Not: hayal gücümü kimse küçümsemesin. Ben vakti zamanında rüyasında brad pitt görmüş insanım. Oturmuş film izlemişliğimiz var birlikte. Bu rüyanın hangi kısmının –imkansızlık ya da güzellik- ondan daha üstün olduğu ise sanırım bende kalması gereken bir kısım.

26 Aralık 2010 Pazar

kerem gibi

hava kurşun gibi ağır..

böyle başladı.
bu adam hakkında söyleyebileceklerim o kadar az ki. ne kadar cümleye başlasam sonu hep aynı durakta nefesleniyor. hayranlık!
oyun sonu'na götürmüştü küstüm beni. hafif sıkılarak gitmiştim. nokia 7650im vardı o zamanlar. fidanla fotoğraflarını çekmiştim. böyle bi düşününce epey olmuş sanki.
sonra yine fidan tutup marx'ın dönüşüne götürmüştü. burda bir şeyler alevlenmeye başlamıştır.
sonra pazar:bir ticaret filmi derken bu adam beni ciddi ciddi etkiler oldu.
ve en son bugün kerem gibi..

bugün sahnede kim vardı bilmiyorum aslında.
nerde nazım hikmet başladı nerde genco erkal sözü aldı. o kadar karıştı ki.
bunu genco erkal muhteşem bir oyuncu olduğu için mi başardı yoksa nazım hikmeti bu kadar iyi özümsediği için mi kestirmek çok zor.
ama karşımızdaki adam o şiirlerin hepsini sanki o anda yazıyormuş gibi okudu. ki bu da bütün oyun boyunca tüylerimin diken diken olmasına yetti de arttı.
tiyatronun benim için olan büyüsünden bahsetmek sanıyorum ki vakit kaybı.
ama böyle mükemmel oyuncuları izlerken yaşadığım duyguları ise anlatmaya kelime yetmiyor sanırım. o koltukta otururken öyle tuhaf oluyorum ki sanki spot ışığı benim yüzüme vuruyor gibi. sanki benim kalbim yerinden çıkacak gibi atıyor sanki herkes bana bakıyormuş gibi hissediyorum.

nazımın şiirleri arka perdedeki görüntülerle insanı bambaşka yerlere götürdü oyun boyunca.
kurtuluş savaşı-küba devrimi-hiroşima-nagazaki-moskova-varna..

oyunda (ki aslında oyun demek ne kadar doğru tam bilemedim) "en çok etkilendiğim yer" cümlesi kullanmak pek mümkün değil. bir bıçakla ayırmak neredeyse imkansız. ama boğazımda en çok bir şeylerin düğüm düğüm olduğu fasıl sanıyorum ki hiroşima kısmı idi.

burdan benzer görüntüleri görebilirsiniz. ve tabi öncesinde nazımın sesinden hiroşima şiiri ile ama nasıl görüntülerle karşılaşacağınızı tavvur edemiyorsanız. bence bakmayın.
genco erkalın burada söylediği şiir ise japon balıkçısı idi.

"balık tuttuk yiyen ölür,
birden değil,
ağır ağır,
etleri çürür,
dağılır,
balık tuttuk, yiyen ölür. "

insan bazen bazı şeyleri görmedi mi daha mutlu değil mi? görünce dayanamıyor zira.


"1902'de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üç yaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova'da komünist Üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim

kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin

hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık grevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir

otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde Barış Madalyasının bana verilmesiniverdiler de
otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu
elli dokuzumda on sekiz saatta uçtum Prag’dan Havana'ya"

nazımın bilmediğim ne çok şiiri varmış dedim. bi ara fidandan nazım hikmet bütün şiirleri kitabını aşırmalı.

yaşamak şiirinden bahsetmeyeceğim. o mükemmel şiiri genco tabiki de harcamadan insanın ağzında bal tadı bırakarak okudu.

aslında sanırım bunu yazının en başında yazsam daha iyiydi ama ne dinliyorsunuz beni! gidin ve görün bu oyunu. o kadar bambaşka bi yere götürüyor ki insanı.

--
başka bir şeyden bahsedicem ben.

Nazım'ın şiirlerinden
uyarlayan-yöneten-oynayan:
GENCO ERKAL

yanına gitmek istedim.
"sevgili genco erkal rica etsem. sahnenizde bana da bir rol biçer misiniz? siz yönetin beni.
mesela sizin sahneye yerleştirdiğiniz bir masa olayım bütün oyun boyunca.
veyahut bir lamba. hakikaten farketmez. sizin yönettiğiniz bir oyunda bir kaç saatlik sizin oyuncunuz olayım "
demek istedim. tabi mümkün olmadı. toparlayamadım kafamda. ama hakikaten çok demek isterdim.
öylesine o sahnede yönetilen olabilmek tadına doyulmayacak bir şey olsa gerek.

25 Aralık 2010 Cumartesi

gece masalları..

Söndüreli epey olmuştu aslında çayın altını. Yine de son bir bardak istedi canım. Saat ilerlemişti. Çay içme adetim yoktu böyle bardak bardak. Hatta bir arkadaşım çok içer diye kızardım vakti zamanında. Epeyce serinlemiş çayı bardağıma süzdüm koydum. Şekere uzandı elim. Ben şekerden vazgeçeli çok olmuştu, bıraktım. Işığı kapattım. Tam mutfaktan çıkacakken, kararmış şehre bir bakasım geldi. Pencereye yürüdüm. Gecenin geç vaktiydi. Saat 2’yi vurdu vuracak gibiydi. Kimseler yoktu dışarıda. Herkes perdelerini sıkı sıkı örtmüştü. Bir bacalar tüttürüyordu bu gece. Sebepsiz kıskandım. Gökyüzü her zamanki gibi kapalıydı. Hatta bir sokak lambasının ışığında damlaların ince ince geçtiğini fark ettim. Aldırmadım. Olurdu böyle şeyler. Yağmur zaten onun gelmesine engel değildi.
Sahi, evet ben yine onu bekliyordum.

Odama geçtiğimde bir rüzgâr uğultusu karşıladı beni. Evin bu cephesinde daha yoğunmuş sanki yağmur. Serseri bir çocuk gibi ıslık çalıyordu rüzgâr. Biri dolanıyordu sanki evde. Hayır, daha çayım bitmedi o gelmiş olamaz.

Loş odamda masama doğru yürüdüm. Lambanın sarı ışığında kitabımı okumaya başladım. Bu sırada saat 2’yi vurdu. Az kalmıştı. Çayın soğuk olması şüphesiz içimini kolay kılan şeydi. Kitabın daha 3. sayfasına varmadan tükendi. Damlalar ısrarla penceremi vurmaya başladı. Sanki biri beni dışarı çağırıyordu. Ama olmaz gidemezdim. Beklediğim vardı. Bir süre daha çaysız devam ettim kitabıma. 10 sayfa ya okudum ya okumadım hızla bir kapının çarptığını duydum. Benim evimden değildi bu ses, hatta bu apartmandan bile olmayabilir. Onun kapısıydı belki de, evet geliyordu.

Kitap ayracını kaldığım sayfaya yerleştirip kitabı kapattım. Geceliğimi giyip ışığı söndürdüm. Yatağın serinliği içimi ürpertti. Çoraplarımı özledim.

Perdelerimi kapatmıyordum nicedir. Pencereye vuran yağmur damlalarının gölgeleri karşı duvarda adeta bir oyun oynuyordu. Bu oyun beni eğlendirmiyordu. Aksine günlerden beri ilk defa korkuyordum. Islığını düşürdü rüzgar. Uğultusunu kesti. Sadece pıtır pıtır yağmur sesi geliyordu. Huzurlu ama biraz gergin. Derken bir şişenin yuvarlandığını duydum. Yokuşun başında bir sarhoşun ayağı çarpmıştı belki de, hayır hiçbir sarhoş bu havada bu saatte dışarı çıkacak kadar şuurunu yitirmiş olamaz. Peki ya bir evsiz? Bir evsizin ayağının çarptığını düşünebilirim ama bu da rüzgârın işi ise, o kadar mazur görmeye niyetim yok. Tanrım! Ne uzun bir yokuş ve sürükleniş. Bir yere çarpıp kırılma zamanı gelmiş olmalıydı çoktan. Ve kırılma sesi gerçekten beni ilgilendirmezdi. Ama ısrarla devam ediyordu şişe yuvarlanmaya. Bir sonsuzluktan gelip sonsuza gidiyordu sanki ama hiç uzaklaşmıyordu.

Bir anda kapımın aralandığını hissettim. Evet gelmişti. Gözlerimi kapattım. Onu görmeye dayanamıyordum çünkü. Bir anda şişeyi onun devirmiş olabileceğini düşündüm. Yatağıma doğru yaklaştı, şişe devirlerini biraz daha acele atmaya başladı.

Derin bir soluk aldığını hissettim ve bıçağını usulca çıkardığını duydum. Sağ tarafıma doğru sapladı ilkin. Sol tarafıma saplaması konusunda anlaşmıştık daha önce. Ama bu seferde fazla sağa kaçmıştı ve bunun beni öldürmeye yetmeyeceği apaçıktı. Biraz daha ortaladı. İsabet ettiği yerin altında bir tıp öğrencisine sorarsak belki de karaciğer vardı. Gözlerimi açtım istemsiz, Baktım. Ne de çirkindi! Yaptığı işten zevk alır hali yoktu. Memnuniyetsiz de sayılmazdı gerçi. İşini yapıyor olmak için yapıyordu bu kesin. Hiçbir zaman bana güler yüz göstermedi zaten. Belki de işinden ötürüdür. Hâlbuki sabah beni doğuracak olan güneş mevsim ne olursa olsun içimi ısıtmayı başarırdı. Geceleri bu cinayet görevini biraz daha sevecen yapsın diye ay dedeye vermeyi çok istemiştim, hiç değilse güneşten gördüğü güler yüzü yansıtır diye ancak o da bir var bir yok biliyorsunuz, kendine hayrı yok.

Bu işi yapan az kaldı zaten. Katilimi kızdırmak istemem. Hem onun bu çirkinliğini bile seviyorum sanırım. Her yer kan oluyor. Kıpkırmızı geceliğim. Yatağım. Eskiden uyuduğumda gelirdi. O zaman daha kolay olurdu belki ama artık o gelmeden uyuyamıyorum ben. Başımı kollarına alıyor. Son bir kez daha saplıyor bıçağı bu sefer kalbime, çok yakına geliyor. Kızıyorum biraz. Mahcup oluyor. Kesik bir nefes alıyorum. Başımı yastığa bırakıyor. Üstümü örtüyor.
Ben uyuyorum. Bir gece daha gündüzünde dirilmek için ölüyorum.
Rüya görüyorum. Rüyamda bir şişe duvara hızla çarpıyor, ama ne hikmetse kırılmıyor. Mealini yarın sabah komşulara sormalı.

24 Aralık 2010 Cuma

bu bir jehan barbur yazısıdır.

jehan barbur.

mükemmel bir ses.
günlerdir fizy e bu iki kelimeyi yazıp tümünü çal deyip uzanıveriyorum yatağa sırt üstü. tavana bakıyorum.
sonra gözlerimi sımsıkı yumuyorum.
yeterince bu mükemmel sesten huzursuz olunca kitap okumaya başlıyorum.

geçen gün uğurla aylak aylak istiklalde dolaşırken bir anda bir afişin önünde durdum. bu ara bunu çok yapıyorum. perşembe napıyosun dedim. hiç dedi. tamam konsere gidiyoruz dedim. kim dedi.
JEHAN BARBUR dedim.
hö dedi.
çohoş lan dedim.
hı biliyorum biliyorum ama çok mıy mıy o kadın dedi.
ne halin varsa gör dedim.

kararlıydım.
tek başıma bile olsa gidicektim. derken sezgiye açtım. sezgi tanımıyordu kadını. ama çohoş dedim. tamam dedi. sezgi çok harika bir insan.
ve bu gece ben sezgi ve sezginin sevgilisi olaraktan mask'a gittik.

küçücük bir kadın. bildiğin küçücük. topuklu ayakkabılarla bile küçücük. ama sesi öyle mükemmel ki.
her heceyi her sesi o kadar başka söylüyor ki sanırsın nakış işliyor. her kelimeyi bilerek söyleyen bir kadın. her kelimeyi vucudunun her yerinde hisseden bir ses.
insan etkileniyor.
ha tabi elektro gitar çalan çocuğunda yeteneğine değinmeden edemieceğim. o da mükemmeldi.

sevgili ozan.
sen bu gece ansızın nilüfer üstü sensiz olmaz çalarak ağzıma sıçamadın ama bu işi jehan yaptı.
ansızın o zaman bülent ortaçgildeeen...

sensiz olmaaaz.

dedi.

bu şarkı neden bana dokunuyor aşkuş? asdfghb

nerden çıktın sen defol. bu bir jehan barbur yazısı.
şarkının bazı yerlerini sıktı değiştirdi falan ama yinede harikaydı.
en son sensiz oluuuur..
sensiz oluuur..
seeen
seeen.
seen
seeeeensiiz...
sensiz..oluuur..
oluuur
oluur
olmaz.
olur
olmaz
oluue
sen
sen
seeen
sensizz
sensiz
sensizz
sensiz olmaaazzzz...

yapışı vardı ki bütün bu iç çelikiyi ruhumun her zerresinde hissettim sandım.
bu sırada sürekli olduğun yerden geçen garsona tırt olsum. gittim merdivene oturdum.
bi 50lik ve patlamış mısırla umarım beni seviyorsun diye çıkageldi.
şaşırdım epey.
sanırım

kalabalık bir sokak belki hayat sen her köşe başı


insanlar yalnız insanlara acıyor.
insanlar bana acıyor olabilir.


yorgunluktan mı bu halim düşünmek bile zor


ben yalnız değilim ki. sadece sevgililere saygılıyım.
garip şeyler bunlar.
bir şeylerin içe dokunması..


Yüzüne bakmam
ellerinden tutmam
Sözünü ben duymam
Gideceksen durma.


nebleyim. bazen bazı zamanlar bir tuhaf oluyorum.
sonra konser bitti bi yere gittik. o kadar çok eskiciye benziyordu ki.
yine bi tuhaf oldum.
tuvaletin kapısında bi kadın vardı.
burası eskiden daha eğlenceliydi dedi.
sarhoştu epey.
geliyormuydun önceden dedi.
hayır dedim. ilk gelişim.
çok eğlenceliydi dedi.
nasıl yani dedim
tarif edemedi.
insanlardır ozaman dedim. insanları eğlenceliymiştir. onlar gitmiştir. olur öyle dedim
o kadar olgun konuştum ki ben de inanamadım.
ama yine de geliyorum dedi.
eski insanlar hatırınadır dedim. gülümsedim. tuvalet boşaldı o sırada sıra benimdi. girdim işedim.

dönüş yolunda.
dolmuşta o taksimde haliçe gelene kadar olan yol o kadar çok demirtepe gibi geldi ki bana. ne içtim lan ben dedim. ne içtim bu kadar?? ömrümde demirtepeden geçerek beni bi yerlere götürmüş otobüse binmişliğim yok.
trajik değil mi? durun durun ben yanlış bindim diyesim geldi.
sesin yalnız diye çıktı. tamam ablacım 5ten bi kişi usta dedi.

herneyse. bu bir jehan barbur yazısıdır. son söz ise
sanırım ben bu kadına aşık oldum.


not: casp yok mu caps diyenler için. var anacım. olma mı? ama çok üşendim bi ara koyarım.

21 Aralık 2010 Salı

fotoğraflar.

tarihleri anılar mühim kılar.

21 aralık ise uzun bir gecedir.
19 yıl önce benim için değerli bir arkadaşımın doğduğu gündür.

ve bir yıl önce ise başka birini kaybettiğim gün oldu.
her ölüm erkendir.
benim içinse, her zaman her şey erkendir..
ben her zaman "anne beş dakka dahaa" diye ağlayan çocuk oldum.
ben hiç bir zaman muhabbete doyamadım.
ben hep bir kadeh daha söyledim.
ben hep son bir sigara diye ortalığı dumana boğdum.

ama onunla daha hiç bir şey yapamadan gitti o.
kelimeler eksik kaldı. cümleler yarım.
unutmadım hiç bir zaman. unutturmadı da hayat zaten. facebook ta onun hayatında neler oluyor merak ediyor musun yazısının yanında resmini görünce bütün dünyayı yıkmak geldi içimden.
herkesin o resmi bir yıldan beri en az 5 kere değişmiştir belki ama onun değişmedi.
o hep öyle kaldı.
bir yerlerde biz gittikten sonra da bir şeyler muhakkak kalıyor.
zaman geçiyor.
yüzüm kırışıyor.
fotoğraflar yaşlanıyor.
ama 1 sene önce çekilen onun fotoğrafı hiç eskimiyor.
hep aynı muhafazakar gülümsemeyle bakıyor.
kulağımda ise hala onun hızlı hızlı söylediği replikler.

kimi gözlere yaş düşüyor.
kimi dudaklara sabır.
kimi özlem diyor.

ölüm hakkında ne söylense klişe belki ama.
ölüm hakikaten kimseye yakışmıyor.

20 Aralık 2010 Pazartesi

hiç bir şey yapmamaca

şunu dinleyip hiç bir şey yapmamaca yapalım.
bir süre.
kafamızı bir duvara yaslıyalım belki. ya da bir cama dayayalım. öylece kalalım.
arada gözlerimizi kapatıp yutkunalım.
bazen öyle olması gerekir çünkü.


siz hiç birinin dudağına bir şarkıyı söylediniz mi?

19 Aralık 2010 Pazar

ay-lak-lık

dünden bahsedicem.
evet 18 aralık dünya ay-lak-lık günüydü.
ve ben de bunu bütün çoşkusuya kutladım. kırmızı rujumu sürüp beyoğluna gittim. ne diyor şarkıda?

"beyoğlunda gezersin gözlerini süzersin"

evet bunu yaptım.

uğurla yapıcaktık aslında ama yurt işi falan filan çıktı o gelmedi.
gün beyoğlunun arka sokaklarını pasajlarını sahaflarını keşfetme günüdür dedik ve düştük yola.
ben ve üç silahşorler!
kafasınagörebirsokağagirmece oyununu bilirmisiniz? onu oynadım. ama anacım yer gök bar cafe. insan daralıyor aslında böyle olunca. neyse pandoranın karşısında hoş bir sahaf var. içinde her çeşit kitap olmakla birlikte nasıl kitaplar olduğunu tam çözemedim. harika müzikler çalıyordu ve ben adeta sırf müzik için o raftan bu rafa dolandım durdum. aklımda kitap da yok zaten. üç beş bi şey var ama ilk önce üç silahşoru bitirmek lazım. sonra büyücü gelecek. sonra germinal var. bakalım. daha yolumuz var daha çocuğuz inan.
bir pasaja girdim. salaş bir dükkanda hoş bi trikonun parasını sordum. 67 lira ama sana 60 olur dedi tamam hoş bir trikoydu ama 67??
bunlar el yapımı kumaşları avrupadan geliyor. özel yapıyoruz tek bir tane hepsinden.
dedi.
ne zamandır avrupa kumaşı revaçta diye sormak çok istedim. çok istedim. götü boktu avrupa bile diyesim geldi ama sadece tebessüm ettim. tabi tabi dedim. çok haklısınız dedim. çok hoşmuş dedim. ve acele çıktım. ya hava soğuk değildi. ya da ben yine bir hissizleşme nöbeti geçiriyordum.

dünya üzerinde ne istediğini bilmeyen insan kadar korkunç bir şey varsa o da ne istediğini tam olarak bilen insandır!!!

bu sırada gördüğüm şalcıeldivenciçamaşırcı ya dantelli eldiven var mı diye soruyordum. ah marlis.. insanlar sanırım dantel diyince kapıları aralanan bir fanzeti dünyasına sahip. hissediliyor çünkü bu. dantel mi?? diyip hulyalı gözlere bürünün insanlar gördüm ben.
neyseki sonra bir pasajda buldum da kurtuldum bu dertten.

hangi pasajda olduğunu kestiremesem de şuan ki aslında bugün oraya tekrar gitmem lazım. bir adet çantacı buldum. tarif ediyorsun kadın yapıyor falan. eğlenceli bence. sanırım bu az önce italik yazdığım cümleyi duymuş bi yer. tabi bu güne kadar tarif usulu yaptırdığım şeylerden pek memnun olmadığımda olmuştur.
sonra hava karardı.
istanbul şehir içinde şehirler memleketi bunu daha önce söylemişmiydim? sokak hıh tam bitti dediğim anda bambaşka bir meydan açılıyor ve bu o kadar bir filmden çıkmış gibi oluyor ki. sessiz bir sokaktan geçiyorsun sonra seni bir panayır karşılıyor. ve işin ilginçi aradığın şeyleri biraz sürünüp bulmaman mümkün değil. yapmışlar çünkü.

biraz kimsesiz hissediyorm bu sularda kendimi. hava kararması yapar böyle şeyler. eskici görüyorum. istemsiz oturuyorum hemen. başka bir şehirde başka bir eskicide başkalarıyla oturabilirdim. o şehir sevmediğim bi şehir olurdu. o insanlar her yeri kaplardı.
şuan bütün eğlencesiyle sevdiğim büyülü bir şehir ama boş..

sabahtan beri hiç bir şey yememiştim. buz gibi biranın mideme düştüğünü an be an hissettim. hafif pişmanlık duydum. sigarayla pekiştirdim.
sonra kalktım. yol beklemez neticede. istiklale çıktım tekrar. tramvay arkasında orkestrayla geçiyordu. aman allahım. içinde yeni yıl mutluluk falan geçen bir şarkı çalıyordu. eğlenceliydi aslında. ama bana umut vermedi. bu sene yeni yıl bana umut vermiyor. bu sene yeni yılı beklemiyorum. bu sene zaman geçsin demiyorum. zaman dursun da demiyorum. bu sene ben pek umursamıyorum..


ama bu tamamen benim sorunum. hiç bir şekilde yeni yıla umutbağlayan insanları hor görmüyorum "nalaka işte öylesine bir gün" demiyorum. aksine böyle bir heyecanı yaşayan insanları deli gibi kıskanıyorum.
bu sırada 2011 yazısı ilişiyor bir gözüme.
hala 2011in gelecek olmasına inanamıyorum.
kulağımda hala
"iki sıfır sıfır dokuz hadi gel bekliyoruzzz"
melodisi kalmış.
ben hala 2008de kalmışım. 2008 de büyük bir heyecan ve umutla 2009u bekliyorum.
trajik bence.
bunu benim 2008 beyinli bi insan olmama mı bağlasak?
2008 i sevmiş olmama mı bağlasak?
yoksa turkcell çok iyi reklam yapıyor bak insanın aklında nasıl kalmış diyip mi geçsek?

ellerim üşüyor biraz. ceplerime sokulup yürüyorum. bu sırada yanmda biri "pardon" diyerek yürümeye başlıyor bakmıyorum. hoş değil zira tahmin edersiniz. "pardon" diyor tekrardan. "bir saniye bakar mısınız? türkçe biliyorsunuz değil mi?"
dumur oluyorum. bkz. dumur olmak.
nasıl yani?
o kadar mı yabancı duruyorum?
aniden durup adama bakıyorum.
"biliyor musunuz?"
"evet"
"italyanlara benziyorsunuz da."
-mavi ekran-
komik bir şey bence bu. ayrıca nerem italyana benziyor diye çemkirebilirdim biraz aklım başımda olsaydı. insanlaın duyarsızlığından dert yandı. sonra iyi akşamlar dedi gitti.
oğuzun aklıma soktuğu bir fikirle çantama baktım. fermuar kapalı. cüzdan yerinde. sorun yok.
-deli mi ne?

tüneldeyim. tünele gelince bir bitiyor insanlar. sizde fark ediyor musunuz? nereye gidiyorsunuz demek istiyorum. arada nerlerde kayboluyorsunuz? bu kadar kalabalık girmiştik nasıl azaldık. geri dönüyorum. o sırada bir tereddüt ediyorum. acaba karaköye mi insem? deniz kenarı bir ferahlı? dünyanın sonu?
hı?

yok ama geri döneyim ben. o sırada koca bir kalabalık görüyorum. öyle çaresiz kalıyor ki insan.
yalnızlık.
yalnızlık hoş şey ama bazen dokunuyor.
bir de ben bütün yalnızlıklarımı bu haftaya bırakmıştım da..
beklediklerim vardı..
yada gideceğim kimseler vardı.
ne ben gittim. ne onlar geld.
böyle yapayalnız kaldım. rüzgar gözlerimde bir şeyleri üşüttü.
çok üşüttü..

barış geldiğinde girdiğimiz sokağa girdim. canlı müzik vardı yine.
birinin doğumgününü kutladılar.
arkadaş çaldılar.
dolduramaz boşluğunu ne ana ne kardaş..
hayır ağlamadım!
mendilci çocuk geldi abla gözünde bir şey var senin yaş mı o mendil verem mi dedi.
hayır bunu gözümde yaş olduğu için değil sadece mendil satmak için dedi.
işe de yaradı bacaksızın oyunu. aldım.
tek başıma 3 kişikik masada oturuyordum.
gelseydiniz orda o masada otururduk..
ben bu kadar yalnız içmezdim.
bu kadar sigarada içmezdim hem.

uğur aradı.
-nerdesin?
-cehennemin dibi!

uğur mutlu bu yalnızlıktan. beni rahatsız ediyor kimsesizlik. evet çok huzurlu bir şey ama yalnızlığın dayanılmaz huzuru desem fazla klişe olmakla birlikte daha iyi bir anlatım gelmiyor aklıma.
midem bulanıyor. tam kalkacakken. o şarkı..

Sana dargınım, Kırgınım sana kızgınım..
kalkamıyorum tabi. oturup onu da dinliyorum.
yine değiştiriyorum.

adamım söyle sen mutlu oldun mu?
bu deli kadını unutun mu?

bu sırada nasıl olmuşsa tekrar sipariş vermişim. biraz daha oturuyorum.

hafif başım dönüyor kalkıyorum.
istiklal. koskocaman bir insan yığını.
kendimi the devil's advocate'taki kevinin karısı gibi hissettim. evet evet. kesinlikle o kadın bendim. peki sevgili al pacino nerdesinn??

ne yaparsam yapayım içinde kaybolamadığım bir kalabalık.
üstüme üstüme geliyor.
insanları pek sevmiyorum bu ara.
hayır!



ben yalnız değilim..
siz çok kalabalıksınız..

16 Aralık 2010 Perşembe

ablası sıkma be canını.

mevsimlerden kışsa ve aralığın ortasında geç kalmış bir kış koca koca kahkaha atmaktaysa koloriferleri yakmanız gerekir. ama yakmasanızda kat kat giyinip battaniyeye dolanarak murlu olabilirsiniz.

yine aynı şartlarda yağmurlu bir günde kalorifer yanmıyorken pencere açacak kadar salaksanız üşürsünüz. yağmur rüzgarla sarmaş dolaş olup camda parçalanması gereken damlaları size size savurur. ve bu insanı hasta edebilir.

ve bu şartlar aynenken. komple pencereler yoksa ve sokak kapısı ardına kadar açıksa evet siz gerçekten donabilirsiniz. bence yapmayın.

öyle ki insan ketila sarılıp uyuyabiliyor. çay komasına girene kadar çay içiyor. ssoğuk ve fazla çay insanın çişini getiriyor. çişe giderken geçilen tozlu yollar sizi bir hayli üzüyor.

evet bahsettiğim koşulları bugün evin çerçeveleri değişirken yaşadım. penceresiz kalmak epeycene kötü bir şey. o pencereler sökülürken evin girdiği hal ise tam anlamıyla aklı kaçırma sebebi.




bir süre odam bu halde kaldı. bir süre dışarının yağmuru tozu ve rüzgarı odanın içinde saklambaç oynadı. bir kısmını tutup kulaklarından çıkardım ama temizlik konusunda titizliğim ne derecede pek emin değilim. ama şimdilik idare eder duruyor.


hem büyük ihtimalle yarın 40 derece ateşle yatıyor olacağım.


bal ve limon lazım bana.


va tabiki ankara iptal..


bazen. bazı şeylere çok sinirleniyorum. sinirden elim ayağım titriyor. kendimden korkuyorum.



not: ablası sıkma canını be biz toparlıcaz? bu günün repliğidir. yan rol ise ablası bize bi çay koyvercen mi?



kafamı sert bi şekilde masaya vursam bi kaç kere. belki düzelir? o zaman kafamın içinde havada kalmış her şey yerine oturabilir. kelimeler hep havada. bir cümle adına güç birliğine yanaşmıyorlar. konuşamıyorum. asabım bozuluyor.


ekleme: masadan daha güzel bi fikrim var! üç silahşorü alıp pat pat pat diye kafama kafama vursam?? daha yararlı. bu arada bu kitabın adını sürekli üç silahşörler olarak telaffuz ediyordum. hasan ali yücelçok fazla takla atmamıştır mezarında.

15 Aralık 2010 Çarşamba

çizgi

hayatın bir yerlerde birileri için durması.
benim için akarken.
ben her kırmızı ışıktan sonra yeşilin yanacağını biliyorken.
ben her sabah bir şehrin aydınlanıp yorulup sonra tekrar karardığını görüyorken.
birileri için her şeyin belli bir tarihte ekranda ince bir çizgi ve lanet bir sesle kalması..
dayanmadığım bir şey diyemem. dayanılıyor çünkü. ama sinirlerimi bozuyor.
burnumun direği sızlıyor.
bir resim.
onun yanına bir yıl sonra bir yıl büyümüşünü/yaşlanmışını asamayacağını bilerek yaşamak insanı delirtebilir.
delirmiyor insanlar.
ya da bizden çok iyi saklıyorlar.


-sence de biraz..
-evet aynen öyle oldum..

13 Aralık 2010 Pazartesi

tavanlı yazı.

sık sık tavana bakar buluyorum kendimi?
neye delalet bu şimdi?
bir yatağı doğal yaşam alanı yaptığınızda her şeye hazır olmanız gerekir. ayağınıza çarpan kitabada kırıntı kokusuna gelen böceğe de.
düşündüm de. sanırım tam olarak bu sıralarda benden iğrenmeye başladınız.
saçlarım karışık değil ama. şaşırtıcı ama değil. gayet uysallar. fazla uysallar. fırtına öncesi sessizlik gibin.
karşılaştığımızda bana sarılmadan önce bu kızın yatağında böcek vardı diye düşünecek misiniz siz şimdi?düşünürsünüz kesin. sarılmayın o zaman. sarılmak böyke düşüncelerle olmaz. sarılmak içten bir şeydir.
sarılmak.
sarılmak özlenen bir şeydir.
ansızın konurda imgenin önünde parmak ucunda birinin boynuna dolanmaktır. öylece dakikalarca kalmaktır.
yandan geçen apaçilerin "şöyle bi hatun bize sarılmadı ulan" seslerini duyarak ama aldırmadan.
böyle dünyayı durduradak.
kamerayı sokaktan uzaklaştırarak.
tepeden çekim yaptırarak.
%100 içten.

sabah gözlerim açılıyor.
tavan!
sırtüstü yatıyorum demek bu ara. hayret normalde ezişe büzüşe iki büklüm yatmaktan haz alırdım halbuki. acı çekiyormuş gibi.
neden uyandığım hakkında hiç bi fikrim yok.
tavan!
tavana koskoca bir günaydın yazsam belki her şeye daha bi inançla sarılırdım.
peki neden uyandım?
uyku bitmesi?
uykum bitmiş olsa bile hayata başlamaya hazır olduğumu sanmıyorum. kapatıyorum gözlerimi.soluma dönüp büzüşüyorum yine.
acı çeker gibi. sarılıyorum yorganıma. sarılmak içten bir şey..

yatakta bir şey titriyor. evet. telefon.
demek bu yüzden uyanmışım. elim uzanıyor gözlerimi tam kapasite çalıştırmak istesem de mümkün olmuyor. bu sırada arayan zaten tekrar vazgeçiyor.
telefon çalmış ondan uyanmışım demek. oysa başka şehirlerdeki bir sevgilimin beni düşündüğünü ve benim bunu hissederek uyandığımı düşünmek gibi romantik hayallerim vardı.
tekrar tavana bakıyorum.
tavan.
bu pürüzleri saymalıyım. bu pürüsleri sayıp hergün aynı sayıyı tutturmalıyım.
değişmeyen bir şeylere ihtiyaç duyuyor insan.
ama en iyi ihtimalle eskiyor değil mi?

hı bi de şöyle kısa bir aşk hikayesi var ki çohoş.(mert: bence siz ozanla bi süre görüşmeyin.)


""evimde üstünde yazları karpuz, kışları mandalina lekesi olan beyaz bir atlet ile yaşayan birisi olmak istiyorum, var mısın?" dedim.

"varım amına koyim" dedi. "

bir şeyin içine amına koyayım dediğimiz zaman samimi oluyor. insanın amına koyan şarkılar mesela. samimi şey küfür. evet. resmi yerlerde edilmez çünkü. koduğumun dilekçesini imzala hoş bi tabir değil sanırım. ama samimi.
samimi?!

hı tabi bir de unutmadan. güzel kızlar küfür etmez.

alıntılı yazı.

"şehre geldiğimden beri içtiğim sigara sayısını iki katına çıkardım. sigaranın bile tadını almıyorum. üflediğim duman, yaşam belirtisi gibi gelmemeye başladı. şükredecek bir şey yok.

çok az yemek yiyorum. sanırım iki günde tek öğün. buna rağmen kilo aldım. ruhum şiştikçe bedenim de şişiyor. beynim ve elbette ki kalbim sıkışıyor. düşünemiyorum.

tüm gün uyumasam da yatıyorum. çok büyük bir zaman boşluğu var dolduramadığım. eksik şehirlerde bile güle oynaya akıp giden zaman şimdi beni esir alıyor. saatleri yok ettim. bu gidişle ölüm bine bana yaklaşmazmış gibi geliyor.

bir filmin yarısını üç günde izliyorum. algıda zorluk çekiyorum. kitaplar rafta toz tutuyor. camdan sürekli odaya sızan ılık ışık gözüme batıyor. komşuların kavga sesleri uykumu bölüyor. zaten uyuyamıyorum. kalkıp tırnaklarımı kesiyorum dibinden.

duşa giriyorum. sürekli. bir şeyler akıp gidecek, derim değişecek, aynada farklı duracağım falan sanıyorum. olmuyor elbette. yastığıma sigara kokusu sinmiş. koridorda uçuşan tüy öbekleri genzime doluyor. anahtarımı bulup sokağa çıkıyorum.

insanlar çok aceleci. kaçıncı yediğim omuz bu, kaçıncı ayağıma basışları saymadım. kendimi görünmez hissettiriyorlar bana. solunacak oksijen, bakılacak bir yeşillik de kalmamış. kaçmak istiyorum. kendimi suçluyorum döndüğüm için, dönüştüğüm için.

acı çekmek, suçluluk, bu ağrılar dahi bana yaşadığımı hissettirmiyor. birilerini görsem diyorum belki.. belki tanıdık yüzler sevindirebilir beni. bir kere gülünce gerisi gelebilir diyorum. telefona sarılıyorum.

insanlar fazla bencil olmuşlar. sürekli aşklarından, kariyerlerinden, maddi durumlarından bahsedip beni iyice kopartıyorlar dünyadan. aşık olmam lazım sanırım diyorum kendi kendime. ama omurgam jelleşmişçesine dik duramıyorken kendi karşımda bile, bir başkasının kalbine kök salarak ayakta durmayı denemek niye?"

alıntıdır.

sözlükte bi yazar yazmış.
3 kere falan okudum. sonra bi 5 kere daha falan okudum.
yazara baktım. ben değilim.
rahatladım.
ben de olabilirdim. ben de yazabilirdim bunları o kadar kötü müyüm hakikaten ben de? aynaya koşmalı ayna nerde??

içimden deli gibi mesaj atmak geldi. istanbulda mısın? en acısı bunları istanbulda yaşamaktır bence.
çok acıdır.
çok.
ço
ç

11 Aralık 2010 Cumartesi

-

-ne oldu sen bi duygusallaştın ne düşünüyosun?
-şimdi uyusam.. ve rüya görsem..

**
sanırım düşündüğümden çok daha ağır..

10 Aralık 2010 Cuma

saat: 01:53

saat 01:31

ozan bu son şarkı diyip gitti.
ondan önce bloga yazıyorum dedi. adresini vermedi. içerledim.
bi yarım saattir dudağımda döndürdüğüm sigarayla balkona çıktım.
hava soğuk.
elif cumartesi kar gelecekmiş dedi.
o kadar soğuk değil ama. ankara ayazı gibi değil yani. ankarada şu saatte çıksan daha fena donarsın.
üstümde hırka. duvara oturup ayaklarımı demire uzattım. yer pis geldi gözüme. dışarısı sonuçta. dışarısı genelde pistir. demir de dışarda demirde pis ama ince en azından. az pis değil ama temas ettiğim pis alan az.
çakmağın sesi düşündüğümden kat be kat fazla yankılandı.
in cin raks ediyordu diyemem ama dükkanlar kapalıydı işte. bir sokak saat 01:33 de nasıl olursa öyleydi.
evlerin perdeleri hayatları muhafaza etmiş. biri tam o sırada bi apartmana girdi. ışık yandı. biraz sonra söndü.
hırkamın önünğ kavuşturdum.
titredim.
topuk sesi duyuldu.
benden gelmediği sürece topuk sesinden hoşlanıyorum sanırım.
hele böyle çok alakasız zamanlarda.
bizim sokağa döndü bir çift ara sokaktan çıkıp. hararetli bi kavga başladı.
tuhaftı.
tam göz hizamdaydı. bakmamak elde değildi. tartışma konusunu anlamadım. aa yürümeyi kesip itelemeli bir kavgayı bana oynamaya başladılar.
ilginçti. ses yükseldi.
sonra çocuk kızı tuttu.
öpüştüler.
gecenin bu saati sokak da öpüşen çift.
fazla romantik.
sonra yürümeye devam ettiler. sanırım kız haklıydı ve bu öpüşmeyle noktalanan kavga onu kesmemişti. alçak sesten devam etti.
caddeye kadar böyle yürüdüler. çocuk elini tuttu.
kız bıraktı.
bi an için ben mi uyduruyorum acaba dedim.
belki de ben uydurmuşumdur?
fark eder mi?
caddeya gelip köşede beklediler.
sonra bir taksi geldi.
ikisi de arkaya bindi.
gittiler.

içimden söylediğim şarkı en son çalan şarkıydı.

ah bu şarkıların gözü kör olsun.

arabaları saymaya karar verdim.
1 araba.
2 araba.
3..

8. bizim sokağa döndü.
9 araba
10
..

12. bizim sokağa döndü.
13 de.
..

21 oldu. black jack! dedim. sigaramı attım. tam o sırada çöp kamyonu geçti. saysam mı saymasam mı bilemedim.
21 de kalsın.
21 güzel.

8 Aralık 2010 Çarşamba

bu bir noluyoruz lan yazısıdır.

bazen bazı olaylar dokunuyor.
gazetede ya da televizyonda gördüğüm. kimi kandırıyorum televizyon izlediğim mi var kulaktan duyduğum bir şeyler. bir afiş. bir kare. bir görüntü. bir ilan. bir an.
kanımı donduruyor.
öyle ki hiç bir şey yapamıyorum.
çünkü hiç bir şey yapamayacak kadar muhalif bir insanım.
ama bütün bunlar beni izaç etmiyor mu ediyor. içimde kıpırdanmıyor mu kıpıdanıyor. ama hiç bir şeyi savunamıyorum. çünkü karşıma biri geçip de bir şey savunmaya başladığında yaptığım ilk şey ona hak vermek yerine onun sözünü ama bi dakka bak bi de şöyle şöyle şöyle bir şeyler daha var diye kesmek oluyor.
bir yere ait olamama şeysinden hep.
giderim aklım kalır hikayeside bununla temelleniyor aslen.

özgürlük kavramı kafamda parandeler atıyor mesela. ütopyalar ve distopyalar kafamda uçuşuyor. mükemmeli sistemi kurup da birine götürdüğümde e insanları nereye koyuyoruz burda cevabını alıyorum. ee ööö üü şöyle aaa ben unutmuşum onu. aman insanda olmayı versin canım falan diyorum. sen nesin o zaman it cevabı(sorusu) ise beni derin kederlere gark ediyor.

ne dertlerim var değil mi ama benim de. omzunuzu uzatsanız en aşşa bi saat ağlarım. aralıksız. 10 dakikada bir de konu değiştiririm. 6 konu banko yani. asgari diyorum bak. mesela kaybettiklerime yanarım saatlerce. bütün bunları düşünürken okulun kapısından çıkmıştım çoktan. çantalarınızı açın söylemleri arasından. kimi kimden nasıl koruduğunu bilemeyen bir baba gibi aslında herşey. babalar hep iyi niyetli midir? bu konuya burda değinmeyeceğim tabiki.
her neyse. güvercinlerin oraya daldığımda insanların fotoğraf çektiklerini gördüm. birinin kadrajına bile girmiş olabilirim. hızlı adımlarım vardı ama neyseki. net çıkmamıştır bence. kırmızı bir silüet. gayet gizemli. adımlarım düşünen insan adımı değildi kesinlikle. acelesi var adımıydı. ama bu sırada aa ben de kırmızı bi palto istiyorum dedi kızın teki. insanlara böyle esin kaynağı olmak istemezdim. başka şeyler uyandırmak isterdim. ama insanların algısı hep başka değil mi? mesela keşke tokamı görseydi. tokamı da çok severdi bence. bir de elimdeki kitaba bakacak kadar vakti olsaydı. aa ben de okudum bunu deseydi. ve ben dur dur sakın söyleme ben okuyayım sonra tartışalım deseydim mesela.

bazen kendimi fazlasıyla iki yüzlü ve riyakar buluyorum. bi insan kendi kendini böyle buluyorsa işi bitmiştir bence. bütün bu küçük burjuvalık oyunundan çıkma zihinsel jimlastiğine rağmen merdivenlerden inip hareket amirliğine gidiyorum mesela.
kelebekli bir broş geldi mi?
ne boş bir ümit değil mi?
gelse de adam alır onu kızına karısına manitasına verir yani. ne bekletsin değil mi?
hem zaten hangi takıntılı, obsesif, manyak (anlatım bozukluklarının bini bir paraydı dayanamadım aldım) bir broşun peşinde koşarki. peşinden koşmak demişken.. bu ara o kadar çok koşuyorum ki yoruluyorum. ve bu boş bir koşu aslında.
yok diyor adam tabiki de.
yok.
ya ne olacağdı?
var diyip sonra kötü adam kahkahası atıp inandı mal demiş gibi hissettim ama ben. bi an için. bi an için inandı mal çünkü..
bi an için her şey inanılmaya müsait.

başka şeylerden bahsedelim ama.
mesela ben neden hep tramvayı kaçırıyorum?
neden hep ben geldiğimde gidiyor oluyor?
o tramvayla neleri kaçırdığımı düşünecek kadar melankolikleşelim bi akşam bana gelmez miydiniz? gelirken karşı bakkaldan da bir şişe şarap alır mısınız? uzuun uzadıya tartışır hatta belki tesadüfün böylesi filmini izleriz sizinle. bir de onu tartışırız. ne dersiniz hoş olmaz mı?

tam kaçırma değil aslında bu. asıl kaçırma akbili basıp tam koşacakken dıııt sesini duymak ve o kapıların tıslayarak kapanma anını izleyebilmek. tramvay içindekiler öyle acıyarak bakıyor ki. en çok o bakış beni yıpratıyor.
bir de tramvay kullananlar bilir. kapıların üstünde sarı bir buton var. kapı kapanmışsada gidip ona basıp açabiliyorsunuz ve binebiliyorsunuz aslında tren hareket etmedikçe.
ama ben o butona basma zamanını bir türlü bilemiyorum.
ben basınca hiç açılmıyor. ben bastığımda çoktan kapı kapanma sinyali çalmış oluyor.
bilirsiniz o anonsu:

"Sayın yolcularımız kapı kapanma sinyalini duyduktan sonra lütfen trenlere binmeye çalışmayınız, tren kapılarına müdahale etmeyiniz, müdahale eden yolcularımızı lütfen uyarınız”

ankaradada aynı böyle.ben hep kapı kapanma sinyalini duyduktan sonra yetiştim hep. o kadar sonraydı ki yetişmem sinyali bile ben duymadım aslında. o yüzden o kadar aptal bi duruma düştüm. duysam ben de yapmazdım. zorlamazdım. zira bilirim. bazı şeyler olmayınca olmuyor değil mi?

konu nerden nerelere geldi değil mi?
daha fazla uzatasım var aslında. son bir kaç gün içinde yaşadığım çemkirme diyaloglarından dem vurup derin analizler yapasım. kendi kendimin ağzına bir kaç posta sıçasım var ama yapmayacağım. malum.
son üç gün. cumartesi vize.
ve o değil de benim notlar nerde cümleleri yine dilimde.

6 Aralık 2010 Pazartesi

bırakmak

bırakmak fazla beylik bir sözcük. bu yüzden kullanmayalım. bırakmak olmasın. ara vermek gibi sakız bir kelimeye de tenezzül etmeyeceğim. bu yüzden yapılan eylemi sadece olumsuz dilek şart kipinde çekeceğim.

sigarayı bırakmak değil de.
içmeyeyim ben o zaman demek.

seni unutacam olum çok pis sildim seni kan tükürsün adını seni anan dudaklar demek yerine (ki o şarkının konsepti aslında bambaşka)
sevmeyeyim artık seni demek.

yani ne gerek var. bi bırakma eylemine gerek yok. bırakmak fazla kesin. kesin çizgiler yüzünden bu kadar yara bere içindeyiz zaten. en güzeli bu. yapmayayayım en iyisi. en iyisi bu çünkü. düşünmeyeyim. hatırlamayayayım. yaya yaya konuşurşam çok daha hoş oluyor bu. eze eze.
yeni tanıştığım fazla samimi olmadığım kimselere tahammül konusunda kendimi aşıyorum bazen şaşırıyorum. kafasına içimden pat pat vurmak geliyorken bazen inanılmaz sakin "ahhaha canım benim bak öyle değil böyle bıdbıdbıdbıd" gibi açıklamalar yapıyorum. kendime inanamıyorum.
sinir olduğum insanlara "canım benim" diyorum.
"canım selim" der gibi değil ama bu. "küçük aptal" der gibi.
"canım benim", "hadi bi siktir git" der gibi.

*

bir sorun var.
hayır yine kitaplardan dem vurmayacağım.

herşey mojoda dans ederken uğurun beni sarsıp:
"ipek sen mutlu değilsin eğlenmiyorsun."demesiyle başladı sanırım.
bi kötü oldum o an. eğlenmiyorsun eğlenmiyorsun diye yankılandı kafamda. kimi kandırıyorsun dedi sonra. "burası çok havasız ben biraz çıkıyorum" dedim.

çıktım.

derin derin nefes aldım. o sırada aklıma tek bir şey geldi kovaladım. gitti. gözümde bir şeyler birikti. yanımda kalem yoktu aksa tazeleyemezdim ondan boşaltım işini erteledim.

**

sen başka bir şehrin sabahını yaşıyorsun. ben başka bir şehrin gecesini.

**

soğuğa karşı yürümeli öyle zamanlarda insan. soğuk donduruyor insanın gözlerinide ellerin kaskatı kesilse bile suçu soğuğa atıyorsun.
güldüm eğlendim sonra. beyoğlu koca yer. saklanacak çok yer var. başka yerlere gittik. daha havadar. daha mesut.

**

denk gelmeyeceğiz hiç. zamanımız tutsa mekanımız tutmayacak.


**

bir daha söylemedi o gece. gerçi sonrasında hiç ayık olmadı ondan belki. hem belki alkolsüz hayatı destekleme ve yaşatma şeysi yapmasaydım kendi içimde bende pek umursamazdım.

**

saatlerimizi ayarlayamayacağız hiç. ben 5 var derken sen çoktan 5 geçe olmuş olacaksın. ben güneş doğuşu derken sen batırıyor olacaksın.

**

bazen umursamazca yürüyor insan. kendine bir film seti kuruyor dünyadan. ve orda kalabalık sokakta yalnız yürüyen gencin bunalımlı dünyasını yaratıyor. hızlı adımlarla. yakalanması gereken şeyler var zira. her şey mükemmelken lanet bir korna her şeyi bozuyor ama. istiklale araba sokan zihniyete sövdürüyor böyle anlar. adımlar hızlanıyor.

**

..


**

bazen bazı şeyler pat diye oluyor. pat diye çağırılıyor bazı düşünceler. pat diye bir yağmur başlıyor taksimde. kim tükürüyor lan diye düşünürken bardaktan boşalmaya dönüyor iş. aklına yine aynı düşünceler geliyor. kovmakla gitmiyor biliyorsun. kaçıyorsun. aklından kaçıyorsun.
al aklım senin olsun diyip, onu orda bırakıp rastgelen bir yerlere giriyorsun aniden. ani dönüşlerle şaşırtmalar yapmaya çalışıyorsun. atlattık!!

**

burda yağmur yağar ben ıslanırım. sen bir güneş türküsü tutturursun..

**

bok atlattık! daha iki kadeh içmeden enselenirsin öyle.

**

neden böyle oldu lan?

**

suçlu suçlu dondurduğun göz yaşların çözülür bir anda.

**

neden gittim ulan?

**

sigara arar insanın eli öyle anlarda. gözüme kaçtı ondan bana çok dokunur diye bilmek için. yanlış yerde yaktın ablacım. pahalı mekan burası barmen uyarıyor bak. 65 lira yazan panoyu gösteriyor.

**

önce sen gittin ulan!

**

bunun için ağlanır mı mesela? bir sigara bile yakamıyoruz. paramızla rezil oluyor. hadi koşup ucuz barlara gidelim.

**

gitmesek iyiydi..

**

iki sokak yukarısı? hangi aradaydı? dur biraz şurda oturalım. daha iyi olur belki her şey.
pardon buraya servis var mı?

**

sahi ama artık çok geç değil mi?

**

**

**

1 Aralık 2010 Çarşamba

başka dilde aşk..

medeni bitmedi.
ama oturdum başka dilde aşkı izledim.
çok hoş.
böyle
nasıl anlatsam.
zor.
ekranda gördüğüm mal mal bakan hafif ıslak gözlerimin bi fotoğrafı olaydı her şey çok net anlaşılırdı belki.

--spoiler spoiler--
ceketimi burda mı unutmuşum?
--spoiler spoiler--

tamam çok basit bi trik kabul ediyorum ama yine de dokunuyor. ne bileyim. ya da ben bu ara hassasım.

..
şimdi bir masal var aklımda. gidip ona anlatsam. bir süre inansak. inanarak uyusak, sabah uyandığımızda her şey eskisi gibi olsa, masal sadece bir rüya gibi hatırlansa
..

30 Kasım 2010 Salı

başka dilde aşk.

başka dilde aşkı hala izlememiş olduğum için çarpılacak mıyım?
medeni var şimdi.
bu gece biterse izlerim.
bitmezse..
kasıma.
kasım demişken.
kasım da bitiyor.
kasım ne zaman başladı bunu bilen var mı?
birileri sweet november falan yazdı ve bitti öyle mi?
havalardan hep.
kasım biterse aralık başlar, aralık da bir adet kış ayı.
hava nasıl?
sazlıklardan havalanan bir ördek gibi masum.

29 Kasım 2010 Pazartesi

prensesin uykusu

prensesin uykusu demek istiyorum buna yani başlarken böyle başlamıştım. ama sanırım prensesin uykusu biraz daha masum bi şey ve bu biraz daha baştan çıkartıcı oldu.

herşey sabah uyandığımda başladı.

çok net.

önceki gün bütün gün uyuduğum için pek bir şey yememiştim. yani mideme en son giden şey 30 saat önceki limonlar falan olmalı. limonu neye meze yaptığımsa burda belirtilmesi gereksiz.

ilginçtir bu mide çikolatalı pasta istemeye başladı.

evet.

çılgınlar gibi.

ki çikolatalı pasta delisi olduğum yıllar ortaokulda kalmış olmalıydın. sonrasında meraba meraba bi ilişki yaşadığımızı hatırlıyordum.

her neyse. okula gittim ödev teslimi için. en komik anı ise sanırım buydu günün. yan kapıdan gircekken adamın burdan öğrenci girişi yok aşşa yürü demesi. ahhahaha buna epey güldüm. ııı ömmm uuu şey ben okula geldim sanıyordum ama. demek öğrenci giremiyor. ahhahahah.


her neyse ödevi verdim çıktım. çarşıya indim. ipek altyazı nın yüzüncü özel sayısını almalısın demişti. tek mesaj da kısa net. onu aradım. buldum aldım. sonra diasaya girdim. doktor ötker puding, diasa süt ve diasa bisküvi aldım. içimden de lan bime kadar yürüsemiydim daha mı ucuz ki orda lan gibi cümleler geçirdim. neyse aldım geldim eve. önce bunları unutmuş gibi yaptım.

kalktım sana kek yaptım!!

ozan bu sırada sıkayp ta kek zannederek akbaba çaldı. sonra kek çaldı. sonra gözlerin çaldı. gözlerin çaldığında ellerim batık olmasaydı iki çift laf ederdim ona. ki bunlar sevgi sözcüğü olurdu. çok şaşırırdı eminim. sonra deli mavi çaldı. bu sırada ben keki fırına verdim. şarkı hesabı yapınca epey hızlı yapmışım aslında.

sonra bulaşığa giriştim.

fizy kafayı yediği için burda şarkısızdık.

her neyse. sonunda dın! etti.

kek olmuştu.

dın!

mikro dalga sesi.

fırın bozuldu. mikrodalgaya talim ediyoruz. ilginç oluyor ama hoş. ölçüye dikkat etmek lazım.

çıkardım keki azıcık yedim hımm hoş dedim. sonra zaman geçti falan filan canım bi daha sıkıldı. pudingi boşuna mı aldın dana dedim.

pudingi yaptım. üstüne döktüm falan.

henüz yemedim. ablama hedaye. uğuru çağırdım forum istanbuldaym dedi. ay bu çocuk alışveriş manyaa oldu demedi demeyin.

sonuç olarak pastamız budur.

evet.

çok da güzel oldu çok da iyi güzel oldu taam mı?

muck.


not: evet göz kırpıyor.

not2:hayır kesinlikle jokerden esinlenmedim.

not3:pütürlerin vişne olduğunu söylersen anında atlayıp evimi basacak insanlar biliyorum. bunu burda paylaşmıcam o yüzden.

23 Kasım 2010 Salı

şarZ sorunsalı

ahahha
çevremdeki her şey zayıf pil uyarısında bulunuyor.
telefon.
bilgisayar.
ve ben bunları şarja takmıyorum. bakalım bu yazı bitene kadar dayanacak mı?
hararetli bi geri sayım. azcık vaktin kaldı.
kırmızı mı mavi mi kırmızı mı mavi mi?
bu sefer parlament mavisi ulan!
ama benim parlament mavisi hiç bi şeyim yok. bunu farkettim.
aslında üzüldüm.
aslında bana yakışır mı bilmiyorum.
telefondanda müzüğümüzü açalım. hıh evet şarja takmayalım müzük açalım. oh çok iyi oldu çok da güzel iyi oldu.

gözlerin.
zülfü ah zülfü yapmayacaktın bu şarkıyı. yapmayacaktın..
gözleeeerin bu gece çoook uzaktan geçen bir gemi.

içimden konuşmaya da başladım oğlum senle sonun çok fena farkında değilsin.

çocukça uçarı koşmak seninle

mektup da yazarım sana yarın öbür gün. yok yok o kadar değildir.

neyse konumuz ne?
konumuz saç!
saçmalarım cumhuriyetlerini ilan ettiler.
evet yaptılar bunu sonunda.

bir kenti böylece bırakıp gitmek..
içimde bin kaygı bin bir soruyla.
(yapma etme zülfü yapma diyorum bak. sonu yine fena)

sen ipek sen biz de ipekin saçlarıyız dediler bana. her yeri kapladılar. uzun saç severken bu kadar da sevmemiş olabilirim. zira abuk subuk bir yerde dökülmüş du atam da ablam kızmasın dediğim saç bana bağlı çıkıyor.
uçları adeta her biri kendi kendine halay çekiyor yok yok halayda da bi düzen var bunlar adeta kolbastı!!

kestirmek lazım.
aynada bakıyorum falan.
annem gördün mü bak ne kadar üzüldün değdi mi bak ne kadar çabuk uzadı dedi.
annem hala neye ağladığımı bilmiyor demek.
yeniden uzadı evet diyorum.
yeniyi dışımdan çok baskılı söylemiyorum ama içimden yeni yeni yeni diye bir çığlık kopuyor. yankılanıyor falan.

kestirmek lazım. bunun için düzgün kuaför bulmak lazım. zor işler çok zor.
ozan geliyor bu sırada aklımda. biri gelip keserse olur kesmezse bana ne repliğini çalıyorum kendisinden. bana ne demiyor aslen o. çok da falan diyor. neyse böyle bir değişiklik yapıp alıyorum. kendisi için zaten pek bi anlam şeyetmez bence. ozan demişken.
gelirse ekime gelmezse
kasıma.
öyle.

resim falan yapmak istiyorum. bütün bunlar şu sıkışık durumdan kaynaklı.
bak işte bütün kumlar kaçıyor. ondan hep.
bende fikretçiğim ben de bir harmanım bu akşam.
napalım yani?

arada fizyi açıp çal ordan bakalım bizlik bir şeyler demek istiyorum.
bu bize kimleri dahil ediyorum?
her şeyin bir zamaanı benim dermanım yok.

resimler düşündüğüm gibi olursa çohoş olacak ama. olsun o zaman. olmalı. es muss sein!
sen de mi bürütüs?
sezardan çok sezarcı olurum ben.
o değil de bence djarum sigara değil. girmez o konsepte. bu da böyle biline.

ha bir de bir anayasa var benden içeri. öyle.

ben seni çoktaaaan unuturdum ammaaa.

22 Kasım 2010 Pazartesi

kum saati hikayesi

bir çaresizlik içindeyim.
anlatması zor.

kapana kısılmışlık.

evet evet bu duygu kapana kısılmışlık!

ve bil bakalım nereye?

kum saati içine kapatmış biri beni. bi bölümünde hapsolmuşum ve o bundan çok büyük bir keyif duyuyor. kumlar kayıp gidiyor kimi zaman ayağımın altından. şapşal şapşal bakakalıyorum. durduramıyorum hiç. bazı kumları çalıp cebime koyuyorum. ama hemen yakalanıyorum. geri çıkıyor kumlar. kayıp düşüyorum.

kum taneciklerinden nefret ettim!

zaman dursa bi süre.

ben bi şarkıyı söylerken..
gözlerin_
derken.

-elini avcumda bulup yitirmek, yitirmek.-


konumuz şarkı değil.

kumlar!!

o lanet olasıca durmak bilmeyen sürekli koştur koştur akan kum taneleri. tam eğlencesine alışıp kaleler yapmaya başlasam, kendime bir yerler uydursam, bir şeyler kurmaya başlasam, hop yine dönüyor yine akıyor kumlar. hepsi yok oluyor. yaptığım her şey bozuluyor.


aptal bir kız olarak kalıyorum bütün bunların arkasında.


en soğru kelime şapşal!!













evet anlatmak istediğimi üşenmedim çizdim. bok gibi çizdim ama olsun. durumu anlattı. çok da güzel oldu çok da iyi güzel oldu tamam mı?

ve işin en kötü yanıda ilk başında anlamıyorum hep. kumlar ayağımın altında mı yoksa tepemde mi bir süre bilemiyorum. şimdi sıra nerde olmak da hep karıştırıyorum. bir de bazen bir süre duraklıyor adeta bana bunu yapan herif. oh diyorum tamam bitti demek artık. artık durdu zaman. durdu ve ben böylece durucam. sonsuza kadar kum tanelerimle yaşıcam ya da bu boşlukda geçinip gidicem.
ama olmuyor.
yanılıyorum hep. tekrardan başlıyor.
kumlar tekrardan
akıyor..
akıyor..
akıyor..
a
k
ı
y
o
r
.
.
.

21 Kasım 2010 Pazar

özet.

başladığın yere geri dönmek.
git koş dolaş gel.
ne anladım ben bundan?
gidip gezip de aynı yere dönünce hiç gitmemiş gibi oluyorum. sanki bi daire, elips yada hani şu küstümün hayatıma orta okulda soktuğu bulmacalı şekiller gibi. o düzgün çizerdi ben karıştırırdım. ama çok çalıştım artık kendi çapımda benimkilerde bi derece düzenli. hem düzen önemli değil bu betimlemede. başladığı yere dönmek.
başladığı yere dönmemeli insan.
dönünce hiç başlamamış gibi oluyor.
evdeyim.
uğur arasada çıksak istiyorum. ama arasa çıkamayızda sanki.
yine de arasın bi yerlere gidelim diye ikna etsin beni.
ama yok yok yok!!!
ankarada o!
tunalıdalar küstüm marlis ve o..
fotoğraf falan da çekinmişler..
bu sefer 3g le aramadılar beni..
arasalar iyiydi.
evde durdukça alınganlaşıyorum. alınganlaştıkça içime kapanıyorum.
ankaraya gitmek istiyorum.
ben de.
ama ateş alıp dönerim. çok durmam.

ablamla evdeyiz. sanki aylardır falan hiç çıkmamışız gibi. ben üstümden pijama çıkarmıyorum. o uzun hırkasını. le koltukta oturuyoruz. mutluyuz. o sürekli yemek yemekten bahsediyoruz. bi ara ki bu ankaradan döndüğüm sulardaydı bende bir hastalık boyutundaydı ama şuan liderlik ablamda. tatlı tuzlu farketmiyor işin ilginç yanı. yemeh olsun yeter gibi bi durumdayız.
sıkıldıkça trakya ağzıyla konuşuyoruz. aman bea sende diyoruz. gülüyoruz.

kitap okumaya tekrardan başlarımsıyım.
kitap okumak benim için bi kaçışmış bunu farkettim. aylardır kaçmadığım hiç bi şey olmadığından okumuyormuşum. ama ne zamanki ödev hazırlamak gerek oldu vizeler kapıyı çalar oldu kitap açıp hayata yorganımı çekip kitap okumaya başlıyormuşum. ahahha. hadi bakalım diyorum.
to do list var bi de.
to do list ler korkunç şeyler.
"es muss sein" lerden ölene kadar nefret edeceğim. peki ben ne yapıyorum??

es muss sein hakkında konuşasım var.
bir de emrah serbes. ama emrah serbes konusunda küstümden biraz çekiniyorum.

12 Kasım 2010 Cuma

son derece ergen

hepimiz nevi şahsına münhasır olduğumuzu sanan ergenleriz!
hala!
ne hoş!

küçük aptallarız. en aptal benim. bak en diyorum yine bi özellik koyuyorum. en ergen. en aptal! en küçük aptal. enultrasüperküçükaptal!!

telefonla konuşmak ve uyumak.

bu ikisinden ibaret günler geçirdim. sonra açtım tutunamayanları "kaçalım olric gülünç duruma düşüyoruz" satırlarını okudum. derin nefes aldım.

bu sırada hayatıma bir adet selim ışık soktum. karşısına geçip saatlerce isminin negzel olduğunu anlatmak isterdim. "negzel" negzel bi kelime. bi gün bunu böyle söylediğim için biri beni öldürücek.

"Yok bitmez dertler
içince
Boş bahane
Vur dibine!"

7 Kasım 2010 Pazar

bambu

bi bambu neden yalnızlığı sever ki?
yalnız yapayalnızken, bir ev ahalisi o evi komple terkedince dallanıp budaklanıyor adeta.
vay canına.

30 Ekim 2010 Cumartesi

usus fructus abusus

napıyosun?
nerdesin?
yapma. yapmayalım böyle. sormayalım. parsellemeyelim birbirimizi. satın almayalım. hükmetmeyelim.
başkasına kiraya verme hakkımız olsun mesela.
intifa hakkı verdin ulan!
malik benim!
ne diyorum ben?
medeni mi çalıştım? hastayım ben. ateşim mi var?
usus fructus abusus.
ususumu alabilirsin ama abususumu asla!
abusus mu?
onu istemem zaten. tüketmem seni. kıyamam..
kıyarsın.
evet kıyarım. tüketirim seni. tüketmek için severim. tüketirim bitiririm ve biter.
acımasızsın.
uykum var.
benim yok. 5 saat uyudum. gündüz gündüz. hangimiz hangi replikleri söylüyoruz?
ne önemi var?
konuşma çizgileri koysan karışmazdık.
karışalım.
karışalım artık.
seni seviyorum de
ben de diyeyim.
burda bitsin.
rafa kaldıralım.
arada ısıtır yeriz.
olmaz.
evet olmaz.
çok hak tanımış oluruz o zaman.
çok hak tanırsak ipin ucu kaçar.
ipi sıkı tutmak lazım.
ip kaçtı.
boşver ipi.
herşeyi boşverelim.
hesap ver bana.
hesap verelim veremeyeceğimiz hesaplar yapalım.
ödeyemeyeceğimiz borçların altına girelim.
batalım.
kaçalım.
kaçalım!
birileri bizi kovalasın.
hep koşalım durmayalım. durursak birbirimizi yeriz. birbirimize bakmayalım yan yana durup etrafa bakalım.
etraftan bahseelim.
söz bize gelmesin.
iş ciddiye binmesin.
ciddi?

dıt dıt dıt dıııt.

26 Ekim 2010 Salı

bşlk
boşlk
boşluk
b o ş l u k
b o ş l u k
b o oo ş ş ş l l l uu u k
b o şşşş l l l uuu uu u uu k
b o o o o o o şş ş ş ş l l u uk
b oş l u k
bo ş llluu u uu u k k
b oş l l l l ll l llll l u uu u uu u uu uu u u u kk kk k


not:bir adet mesenger konuşmasından esinlenerek.
hepsi aynı bak. hacimler farklı.

fizyde ağladığın geceleri dinlerken bi anda özcan deniz yalan mı çalmaya başladı:s
senin için ağladım yalan mı yalan mı diz çöküp de yalvardım yalan mı yalan mı? ahhaha.

25 Ekim 2010 Pazartesi

karanlık

fazla aydınlık.
sevmiyorum bu kadar aydınlık.
güneş olmazsa ısınamıyorum belki ama istiklalde hep güneşsiz taraftan yürürüm. güneş gözümü alır asabi olurum.
ama şu saniye bahsettiğim ışık zaten güneş değil.
şehir ışıkları.
fazla aydınlık bak. her yer açık. her yerin ışıkları son ses.
sevmiyorum kapatalım.
karanlık olsun her yer. gece dediğin öyle olur.
sen ben ve sigaranın yanan ucu. tek ışık kaynağı bu olmalı.

balkona çıktık mı karanlık olmalı mesela.
balkona çıkalım şu saniye.
sen duvara yaslan ben demire oturayım.
düşeceksin de. ama bunu herkesin dediği gibi deme. düşeceksin ve ben düşmüş insan görmeyi sevmem der gibi deme. düşersen yaşayamam der gibi de. düşersen arkandan atlarım der gibi. ya da düşmem kalmam umrunda değilmiş de sadece yanına çağırmak istiyormuşsun gibi..
korkma düşmem diyeyim sana. henüz düşmem. sen ordasın karşımdaki duvardasın. bak tutunacak henüz bir şeylerim var. parmaklıklardan çok daha fazlası.
sen ben ve sigaralarımızın yanan ucu. bir de bulutarın arkasına saklanmış yarım yamalak bir ay. başka hiç ışık yok. dün gece anarşist bi grup gelip bütün ışıkları lambaları ışıklı tabelaları indirmiş. biz karanlıktayız.
karanlıkta susuyoruz. karanlıkta susmak dert değildir. bütün kelimeleri karanlık almış götürmüş der insan. ve buna inanır. birbirimizin karanlıktaki siluetlerine bakıyoruz. sigaralarımız bitiyor. bütün karanlık.
sonra biz zippo sesi.
ateş.
yeni sigaralar. yakmak için yaklaşıyorsun. seni çeksem ve atlasak aşağı bu karanlık gecede?
hayır henüz değil. henüz sen karşımdasın.
henüz kilometrelerce uzaklıkda da olsan karşımdasın.
sen ben ve ikimiz için yaktığım kaçak sigaraların yanan uçları.
güzeliz bu gece ellerim üşüyor. hava soğuyor bak.
ay nerde?
ay da gitmiş. büsbütün karanlık.
vazgeçmek için güzel bir gece. parmaklıkların soğuğunu bırakmak için..
ama hayır henüz erken..
henüz karşımdasın. yanıp sönen bir telefon ışığındasın.
bir cevapsız aramadasın.
açmamışım bak. açamamışım.
söyleyecek çok şey olduğunda hep susarım.
uzun bi süre sustuktan sonra konuşmak mantıksız gelir.
uzun süreli susmaların ardından söylenen söz hep tehlikelidir. zira sanki bütün susma boyunca o cümleyi/kelimeyi düşünmüşsün sanırlar.
ama sen öyle sanmazsın değil mi mesela?
şuan "özledim" desem sana. bunu aylardır düşündüğümü sanmazsın. aylardır susuyor muyuz yoksa? o kadar oldu mu? en son ne zaman? hayır açmayalım bu konuları. ensonnezamanlara girersek üzülürüm. ensonçokzamanöncedir belki. bakmayalım hiç tarihe. bu geceye bakalım.
sen ben ve soğuk parmaklıklar. soğuk ama sıkıca tutunuyorum hala..
sen hala ordasın.

zippo sesi.
ateş.
"bir silgi gibi tükendim ben. başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım: mürekkeple yazmışlar oysa. ben, kurşunkalem silgisiydim. azaldığımla kaldım..."

21 Ekim 2010 Perşembe

*

"efendim manita seni seviyorum evlenelim ayakları yaparsa önce, 100 mumluk ampule yarım metre mesafeden bakın.
sonra gözlerinizi ampulden ayırıp manitanın gözlerine dikin eğer halan cıvırın gözlerini görüyorsanız hemen onunla evlenin allaaana kadar sizi seviyor!"


ağır roman'a ve bana bu filmi izleten marlis'e saygılar, sevgiler..

günün şarkısı :

ezginin günlüğü-siyah gözler.

http://fizy.com/#s/1gr2rd


"fal baktım, yol çıktı.. bu gemi artık gitti gider.
fal baktım sen çıktın, bakışın hala deler geçer.."

20 Ekim 2010 Çarşamba

bu bir boşluklu yazıdır.

garip şeyler oluyor.












hakikaten garip ama bak.


















sezgiyle yürüyoruz bugün. laf ankaradan açılıyor. bi yer tarif edicem edemiyorum. bi sokak adı söylicem aklıma gelmiyor. her şeyin çakması olan pasaj diyorum da adını söyleyemiyorum. garip şeydi. böyle biri zihnime girip özenle isimleri silmiş gibi. resim gözümün önüne geliyor. isim yok.















--tamımlanamadı--





















sonra muazzam manzaralı bi terasa çıkıyoruz istiklalde. bi süre gülümseyerek bakıyorum denize. karşıya. sonra muahbbete devam ediyoruz. yine ankara lafı geçiyor. ankaradaki kafeler, barlar, sokaklar..

















unutmuşum!

















gelmiyor isimler aklıma!

















bir terslik var. ben ankarayı unutmak için gelmedim ki buraya. yani ankara kalmalıydı. ankarayı silmek gibi bir niyetim olmadı ki benim. gerçi unutmak istesem unutamazdım ya.. hep öyle olmaz mı? istenmeyen ot başında biter hikayesi. bir şeyi unutmak istedikçe tekrarlarsın sürekli zihnini sınav yaparsın unuttu mu diye. ama ben ankaraya hiç böyle şeyler beslemedim. ben ankarayı bırakıp gittim. sabah evden çıkar gibi. kitleyip çıktım. evde hangi eşya nerde bilmeden.. gitsem elimle koymuş gibi bulurum. ama böyle anlatamıyorum...















nargile söylüyoruz. bulunduğumuz yer en iyi nargilecilerdenmiş. canlı nargile diye bir şey. limonlu. ve 18 tl. evet fiyat dudak uçuklatıcı değil mi? sizin için bi repliğim var ama hiç panik yapmayın:


















"burası istanbul"


















hı tabi her yer öyle değil istanbul alternatifler şehri. biz biraz bohem yaşıyoruz. amaç manzara hem. limon dilimleri falan var hoş öyle.





























canlısı daha güzel bak bu resim bi garip. kazağım falan çıkmış köşeden. bi de şu beyaz bina olmasa pek halkülade aslında.



























şimi şöyle bir şey var ki ahali bi önümde böyle bi manzara, diğer bi yanda doğmaya çalışan bi ay:








çok dikkatli bakan gözlerden bulutların ordaki dolunay kaçmayacaktı bence. ilerleyen saatlerde daha net olmuştu ama üşendim çekmeye.








sonra kafamı biraz daha çevirsem eve gözlerimi kısıp hafif baksa gördüğüm çıkıntının galata kulesi olduğunu anlarım. sizlerde anlar mısınız?






gecekonduların içinden yükselen tarih ya da tarihin dibinde biten gecekondular. biz sezgiyle bunu tartışa duralım arkada bir güneş batıyor. onu çekemiyorum zira kalkamayacak kadar yorgunum ve oturduğum yerden çeksem insanlar onları çektiğimi sanabilir. hem güneşin batışı ankarada da var. vardır yani. var hala dimi?





bu sırada yine söz ankaraya geliyor. sezgiye bi yerden bahsediyorum. ama yine adı yok! dei oluyorum! güneşin batışı oluyor diyorm sahlep oluyor diyorum. sıcak şarabı tarçın ve elma ile servis ediyolar diyorum ama bir türlü ismini bulamıyorum. yerini tarif ediyorum. köşede diyorum. daha fazla dayanamayıp bu özellikleri ipeke mesaj atıyorum. anlıyor hemen ve kısacık bir cevabı yollayıveriyor:


"tenados."





nasıl unuturum ki? bildiğin bi şarkının ortasındaki lafı unutmak gibi bir şey bu. istemezdim böyle olsun. neden oluyor onu da bilmiyorum. tamam ankarayı böyle bi ortamda hatırlamam özlemem zor farkındayım ama bu kadar ani ve hızlı silmem saçma değil mi? masıl yaparım bunu? 12 senem geçmiş adeta. 12 senemi gömmüşüm her yanına ve bak şimdi unutmuşum. şaka mı bu?





ankaraya gelmeli sanki. gezmeli sadece unuttuğum yerleri tekrarlamalı. altını çize çize okumalı? -ya da okumamalı?- sonra gitmeli. hayır hayır, yahya kemale atıftan bulunacak değilim. biliyorsunuz onu zaten hepiniz.





sadece şunu diyebilirim ki keşke ankarada olsam dediğim bi an yok, ama keşke ankaradan bir şeyler burda olsa dediğim an çok!









**çiçekli istanbul:








18 Ekim 2010 Pazartesi

hastalık!!

evet evet! bu bir hastalık olmalı.

istanbula geldiğimden beri kitap okuyamıyordum.
başlayıp 5. sayfada, 9. sayfada, 17. sayfada bıraktığım kitaplar yığını büyüdükçe büyüyordu.
soruna ne odaklanma problemi diyebilirim ne de ilgi eksikliği. tamamen aman bana ne havası çökmüştü üstüme ki iş kendimden nefrete varabilirdi. ösese senesi denilen illete bile kitap okumayı ihmal etmemiş bi insanken boşlukta sadece aylak aylak dolaşmayı iş edinmiş olmak çileden çıkaran bir şeydi beni.
işin bir diğer boyutu film de izleyememek.
peki ne yapıyorum ben o zaman ipek'in hayatından film ve kitabı çıkarırsak geriye ne kalır?
bakalım bu sokak nereye çıkıyor oyunu!
evet istanbula geldiğimden beri tek yaptığım şey bu. bir de emine'ye yürümek..

bu işe bi çözüm bulmalıydı. ben roman bile okuyamazken anayasa hukukunu nasıl okuyacaktım?
önce derin derin nefesler aldım. zorlamanın alemi yok. oyunlarıma devam ettim. tehlikeli değildiler. sonra usul usul eski kitaplarıma yaklaştım. sanki kimseleri sevemiyormuşum artık sevmeyi unutmuşumda eski sevgilime gidiyormuş gibi tutunamayanlara uzattım elimi.
nasıl seviyorduk söylesene dedim.
oğuzcuğum atay, nasıl tutunamıyorduk biz? haydi anlat bana.. en başından..
iyi gidiyoruz şuan. eski bir şeylere tutunma isteğim varmış demek bak. tutunamayanlara tutundum ben. sanki ilk defa okuyormuş gibi. şarkı bölümünü biraz hızlı geçtiğimi itiraf edebilirm zira bazı mısralar hala ezberimdeymiş.

kimi yerler aklımdan çıkmış ya da daha evvel okuduğumda bu kadar gözüme çarpmamış, ya da o zaman okuduğumda aklım ermemiş. yeni yeni şeyler keşfeder gibi okuyorum bugün. bugün hayatımda ilk defa kitap okur gibiyim.
bu gün sanki ilk defa aşık olmuş gibi..

canım oğuzcuğumatay..

NOT:

17 Ekim 2010 Pazar

bu bir hayranlık hikayesidir.

hastayım.
hasta olduğumda burnum akar. ve bununla beraber duygusallaşırım. hemen her şeye ağlıyor gibi oluyorum. aslında burnum nezleden ötürü akıyor ama ben sanki üzülüncek bir şey var ondan burnumun direği sızlıyor sanıp koyveriyorum göz yaşlarımı. ha bir de ateşten oluyormuş. göz yaşarması.
bugünkü göz yaşarmasının bununla ne kadar alakası vardı bilmiyorum ama kontrolsüz olduğu kesindi.
başa dönmem gerekirse cuma gecesine değinmek isterim. yo hayır istemem. o gece bir kaç kişi arasında kalacak kadar özel.

cumartesi sabah akşamdan kalma bir şekilde uyanıp muazzam bi kahvaltının tadına varırken ablamla bir anda gözgöze geldiğimiz andan almak istiyorum. saat 12 idi. ve bizim günler öncesinden almış olduğumuz 3 de beykoz da oynayan oyuna biletimiz vardı.

ankaralı dostlarım için belirtmek istiyorum ki bu iş elvankentten aküne gelemeye bile benzememekte.
kısa bir yol haritası çizecek olursam:
tramvayla eminönüne. ordan vapur üsküdar. ordan otobüs.

evet şimdi bu dile kolay yol haritasına bir de dillere destan istanbul trafiği eklemenizi rica ediyorum. ve sizin daha fazla hayal gücünüzü zorlamadan anlatmaya devam ediyorum.
süslenme faslının uzamasıyla 13:20 vapurunu kaçırdığımıza emindik. 13:40 vapuruna tav olmaya karar verdik. çünkü telefonda konuştuğumuz bayan üsküdardan beykoza giden otobüsün 45 dk. ya da 1 saatte geldiğini söylemişti. 2 de üsküdarda olmak hayal. olsun yinede umut diyoruz. belki yanlış bakmışızdır. oyun 15:30dur diye biletleri kontrol etmiyoruz falan.
tramvay iptal.
taksi!
ama trafik!!
13:40 vapuru da iptal. 14:00 vapuru?
taksiden iniyoruz 14:02... evet bir şeyler yakamızı bırakmayacak ama şanssızlık demeye varmıyor dilim.
14:15 vapurunu belkiyoruz. artık ikinci perde umudumuz var. ama oyun tek perde!
14:33 da iskeledeyiz.
bayanın söylediği otobüs saatte bir falanmış ve maalesefki kaçırmışız. başka bi otobüse atlıoruz.
çengelköy!!
aman allahım bi ara otobüsten inip sigara içmeye gidecektim. öylece durdu herkes. hiç ilerlemeyen anlar yaşadık. saat 14:55. akademi durağı!
biraz yürümek. sonra hey taksi!
taksiciye meramımızı anlatınca adeta taxi filmindeki taksici gibi nitroyu falan açtı sanırım. kırmızı ışıkta geşti . el freniyle u dönülmez yazınından u döndü falan. actiondı epey. en son adeta drift yaparak tiyatro önünde durdu.
15:04
ve reddediliş...
erken gelseydiniz diyip neden geç kaldınız bakayım edasıyla azarlayn bir adet saim kaptan!!!o kadar üzüldüm ki. adam neyse yarın erken gelin alıcam sizi oyuna dedi. ve sanırım bir paket dünyaya benim oldu. sonra çileli bir geri dönüş. ama sadece iskeleye kadar.
günün devamında moda iskelede harika bi manzara. bağdat caddesi mantı falan var ama bu yazıda onlara değinilmeyecek.
ertesi sabah. ya bu seferde yetişemezsek telaşının yanınbaşında neyseki anadolu yakasındayız rahatlığı var ama yine bir nebze. zira bugün pazar. ve pazar demek çok trafik az dolmuş otobüs demek. bunun yanısıra bir de bugün avrasya olduğunu düşünücek olursak. evet sanırım avuçlarım terlemeye o an başlamıştı.
avrasyayı gözden çıkarmıştım.
zaten köprü üstünde yürümek 28ime kadar ertelediğim planların su üstüne çıkmasına neden oluyordu. bir de yine yeni yeniden sümükler kraliçesi olmam ise durumu iyice zor ihtimal kılıyordu. herneyse. avrasya seneyede vardı. ama bu son oyun gibi gözükmekte idi.
ikinci beykoz sanat çıkartması bu sefer kahvaltıdan yine apartopar kalkma ile 13:10 da kozyatağından start aldı.
hedef 14:00daki iskeleden kalkacak olan otobüse yetişmek.
dolmuş beklemece..
dolmuş beklemece..
dolmuş!
evet nihayet!
ama ah. ahahha.
sinirleri bozan o trafik!!! insanı deli eden o trafik!! insanı katil edebilen!!
daralıp inmek ki bu sularda saat 13:55.
14:00 otobüsü kaçtı kaçacak.
koşmak...
koşmak..
koşmak.
koşmak!
durağa vardığımızda saat 14:07 idi. otobüs kaçmıştı.
dünkü otobüsten bulduk yine. plan aynı. bin akademi de in hey taksi!
ama süre.ç bu sefer o kadar kolay olmadı..
bugün pazar!
ve geçtiğimiz yer bir numaralı pazar kahvaltısı noktası..
yine hayatın durduğu noktadayız. gitmeyen arabalar..
yine o saim kaptan tipli adam geliyor gözümün önüne bu seferde azarlarsa ve geç kaldınız derse ağlayacağımdan kokuyorum. zaten burnumun içindeki sümük denizi kabarmış vaziyette.
oturup kahvaltı yapalım o zaman fikrini atıyor ablam. yetişemicez yine. mutsuzum. ama tamam diyorum.
orta kapı!
kapı açılıyor. ama abla ya yol açılırsa??
bi bakıyoruz yol açık. geri biniyoruz. son sürat gidiyor sanki otobüs. yol inanılmaz boş. nereye gitti onca araba?
iniyoruz. taksi!
bu sefer o kadar cevval değil taksici ama izi daha ara bi yoldan götürüyor sanki.
yine koşmaca.
adama bütün bu hikayeyi anlatırım eğer yine almazsa.
bu düşüncelerle giriyoruz içeri. daha başlamamış!
14:59 falan saat.
hiç kimse yetişemiyormuş meğersem. salonda epeycene boşluklar var. adam istediğiniz yere oturun diyor. 3. sıraya oturuyoruz. hem de orta.
oyun başlıyor..
karanlık.
biliyorum. her yer karanlıkken sahneden bakınca parlayan gözler seçilebiliyor. gözlerimi kocaman açıyorum karanlığa. ve ışıklar..
yetkin dikinciler..
oyunu kelime kullanarak anlatmam mevzubahis bile değil. harika desem bile öyle sönük ki sanki.
hem zaten yetkin dikincilerin ses tonu başlı başına bir göz dolma sebebi. oyunda hapşuruğumu tutmaktan ölücektim sanki. ama bir iki yerde ağlarken doya doya burnumu çektim. yanımdaki kadından özür dilemeyi bir borç bilirim.

en çok bir gün elinde bir evrak çantası ve koca bir bavulla "luka" benim de kapımdan içeri girsin istedim. girsin ve kaybettiğim bütün her şeyimi arkamdan toplamış olsun bana geri getirmiş olsun istedim. bu bi gün okulu asıp gittiğim sinemada kaybettiğim atkımda olur. tekini düşürdüğüm eldivende. çaldırdığım bir bıçak da.. anıları ve replikleriyle birlikte getirsin bana da. ve ben ona canım luka diyeyim. sarılayım. bir yerlerde uydurup unuttuğum ne kadar hikaye varsa çıkarsın bana da.

"kafka, wilde, aristo, camus, sartre, kundera.... ben bunları hep senin üye olduğun istikbaratın elebaşları sanırdım.."

"ben seni takip ettikçe, seni dinledikçe, kendimde yeni bir adam yaptım. oysa sen kendini fitursuzca harcadın. tükettin. bak işte bu 4 cilt kitap ve bu bavul senden kurtarabildiklerim.."

"bir gün oğlum baba polisler neden bu edebi metinleri de korumuyor? sigara dumanı ve alkolde yol olmasına izin veriyor dedi. ve biz o gn bu kitapları yazmaya başladık."

oyun bittiğinde gözlerimden yaşlar boşalıyordu ve nedenini bilmiyordum. içimdeki yetkin dikinciler hayranlığı bambaşka bir boyutta seyrediyordu.
kocaman cüssesiyle bir adam incecik bi iş işlemişti sanki karşımda.
bir gün bir adama aşık olacaksam o adam yetkin dikinciler olmalı bence.
çıkıştaki konuşmamız ise o kadar özeldi ki onu burada yazacak değilim ama bi önceki cümlemin altnı bir kez daha çizmek yerinde olacak sanıyorum ki.
o ses tonu.. evet sanrım birazdan gözlerimi kapatıp "mavi gözlü dev"i izleyeceğim.

13 Ekim 2010 Çarşamba

topuk tıkıtrısı konseri

“evim demiştim adamın tekine. Evimsin sen benim. Ondan sonra oldu zaten her şey.
Birini sevmek aşık olmak başka birine evimsin demek bambaşkadır. Kendinden apayrı birine evim demek ise kimi zaman fazlasıyla abestir.
Karşısına oturur sigara yakardım. Sigara içmemden nefret ederdi. İğrenerek bakardı bana. Sonra işine döndürürdü gözlerini. İncelerdim onu öyle saatlerce. Bakardım. Nesini seviyorum bu adamın? O benim neyimi seviyor. Hiçbir şey konuşamıyoruz çoğu zaman. Benim ilgilendiğim şeyleri boş bulurdu. Ben de onun ilgilendiği şeylerden hiç anlamazdım. Kitap okumayı sevmezdi. Halbuki ben hep uzun gazete okumalı Pazar kahvaltıları ve ardından saatlerce kitap okuyabileceğim bir adam hayal etmiştim. Yeşil panjurlu kırmızı evle birlikte.. Film zevklerimiz apayrıydı. Yine de oturur izlerdik bir şeyler. Yarıda ya ben dayanamaz kapatırdım ya o. O bana bakmazken saatlerce sövebilirim aslında. Ama sonra gözlerini gözlerime dikip efendim derse. Susar kalırım. Bazen günlerce çıkmazdık evden. Yemek yer televizyon izlerdik. O bir şeyler yapardı ben kitap okurdum. Gelir kitabımı alır atar saçmalık der beni kucaklayıp dışarı çıkarırdı. Arabaya biner saatlerce giderdik. Sadece beraber gitmek için. Bensiz sakın gitme derdi tek konuşmamız bu olurdu belki.
Yine böyle benim sigara yaktığım bir gündü. Gözlerini devirip bulmacaya başladı. Sürekli bana soruyordu. Ben çözüyordum o yazıyordu sanki. Sonra bi süre sustu. Ben yine onu inceledim. İçimden 5 kere küfrettim. 4 kere ayrıldım. Hepsi içimden oldu. Sonra gittim kucağına oturdum. Bulmacayı bıraktı. Göğsüne yaslandım. Kucağında küçücük kalırdım. Sarıldı bana. İlk o zaman dedim ona. Evimsin benim dedim. Sende yaşıyorum ben. Sende uyuyup sen de yemek yiyorum. Güldü. Böyle romantik cümleleri sevmezdi. Öptü beni. Anlamamıştı. Ne demek istediğim hakkında ufacık bi fikri yoktu. Bi insanın evi olmak ne demekti nasıl bir sorumluluk gerektirirdi bi haberdi. Evi olmadığı için değildi bu cahilliği. Kocaman bir evleri ve her daim imrendiğim bi aile yaşamları vardı. Düzenli, bağlı. Aslında sanrım bu yüzden ne dediğimi anlamamıştı. Ev onun için normal bir şeydi. Ev hayatında sorun nedir bilmezdi. Bazen bir şeylerin yokluğunu bilmeyen insana varlığını anlatamazsın. O da öyleydi. Hiç evsiz kalmamıştı. Her bayram kurulan sofraları hiç boş kalmamıştı. Amacım felsefi konuşmalar yapmak değil aslında. Lise kitabından fırlamış her şey aslında zıddıyla var, Varlığı tanımlayan yokluktur gibi cümleler belki fazla klişe ama duruma tanı koymada bire bir. Bir insanın evinde sorun yoksa evinin değerini bilemez. Onda ev kavramı oluşmaz. İnsan çoğu şeyi hayal ederek, özleyerek tanımlar aslında. Arayarak. O hiç aramamıştı böyle şeyleri. Bu yüzden suratıma anlamsız bakması yadırganamazdı aslında. O gün öylece kucağında uyumuştum. Sonra beni kaldırıp yatağa yatırmış.
Birkaç kere daha yinelendi bu. Bu cümlenin bu benzetmenin benim için önemini anlasın istedim ama anlamadı hiç. Canım deyip öptü. Saçlarımla oynadı. içi boş bir sevgi gösterisiydi.
Bütün bunlardan bi zaman sonra da çekip gitti. Ama evimdin dedim. Umursamadı. Gitme evsiz kalırım dedim. Onun için hiçbir şey ifade etmedi. Uykusunun en güzel yerinde üstünden yorgan çekilmiş fukara gibi açıkta kaldığımı hissettim. Aslında sadece yorgansız da değil. Evsiz kalmıştım! O gitmişti ve benim evim yıkılmıştı. Sokakta kalmak. Aylak aylak dolaşmak. Ondan başka ondan sonra hiçbir ev beğenmemek. Ağlamak. Yüzünün göz yaşlarından çirkinleşmesi. Kapatmak için makyaj yapmak. Artık hiç bi evde duramamak.. Böyle evsiz kalan kadın bir süre sokaklarda dolaşır. Acısını saklamak için yaptığı makyajı dile düşer üstüne bir adet etiket yapışır. Sonra da sokak kadını olur…”

Konuşmaya başladığından beri ilk defa gözlerini diktiği yerden çevirdi, çorabını dizine çekti. Bu hareketi o kadar kanıksamış yaptı ki sanki hikayenin hep burasında çorabını çekiyor gibi bi hali vardı. Adam koltuğa mıhlanmış gibi hissetti kendini. Sanki bu kadına bütün bunları yapan oymuş gibi bir savunmaya gerek duydu. Sonra silkelendi.
“neden anlattın bana bunları?” dedi.
Bu sırada kadın öbür çorabını da kaçırmamaya özen göstererek çekti. Ayakkabısını geçirdi ayağına. Ayağa kalkıp bileğini oynatarak siyah topuklu parlak rugan ayakkabısına ayağını yerleştirdi.
“sorarlar da genelde” dedi. “bu sefer sormadan anlatayım dedim.”
Adam bir sigara yaktı. Gülerek.
“hepinizin var mı böyle hikayeleri” dedi. Bu cümlenin içindeki aşağılama herkes tarafından fark edilecek gibiydi. Bir şey demedi kadın.
“böyle hikayeler anlatıp mesleğinize ki bak meslek dedim saygı duyuyorum kılıf uydurunca içiniz mi rahatlıyor?” kadın cevap vermedi. Cevap veremeyeceğinden değil. Sadece hikayenin doğruluğundan o bile emin olmadığı için sustu belki de. Belki de işin en eğlenceli kısmı her gece başka bir hikaye uydurmaktı. Aynanın karşına geçti. Kırmızı rujunu sürdü.
“kızmadın inşallah.” Dedi. Kadın aynaya öpücük atarak rujunu yaydı. Adama yoruma açık bir bakış attı. Tam olarak nasıl bir anlam çıkması gerektiğine kendi bile karar veremeyerek. Bir süre sessizlik oldu. Adam yarı çıplaktı. Bacak bacak üstüne atmış koltukta sigarasını içiyordu.
“başka müşterin var mı bu akşam” dedi. “yoksa kal.” Kadın yine cevap vermedi. Rimelini sürdü. Adam pür dikkat kadını izliyordu.
“peki” dedi adam. “hikayene dönelim. Güzel kadınsın. Hatta çok güzelsin.kültürlüsün de heralde mesleğinden beklenmeyecek bir şekil de. (burada güldü.) başka biri gelip senin evin olmayı teklif etmedi mi? O evin kadını yapacak adam çıkmadı mı bi daha hiç?”

Kadın son kez aynaya bakıp saçlarını kabarttı. Çantasını aldı. Kapıya doğru yürüdü.
“insanın bir kere evi yıkıldı mı bir daha otel odasında bile kalamıyor.”
Adama son sözü bırakmadan kapıyı açıp çıktı. Adam sigarasından bir nefes alıp başını geri attı. Kadının koridorda yankılanan topuklarının tıkırtısını konser dinliyormuş gibi dinledi. Konseri bölen telefonu oldu. Açtı.
“geliyorum Aysel.”
Kapattı.
Aysel karısının adıydı.

12 Ekim 2010 Salı

gitmek.

gitmek bağımlılık yapan bir şey. kaçmak. tabiki de amaç kendinden kaçmak gibi basmakalıp bi cümleye sığınmıcam. ama bazen bir gitmek yetmiyor. daha çok gitmek istiyor insan. gittiğin yerin bi önemi yok. bilmiyorsun da gideceğin yeri. alsında sonsuz bir çok gitmek isteği. ama onu durduran daha çoğun ne olduğunu bilmemek değil. daha çoğunu bilse de oraya gidince o gitmeninde yeniden yetmeyeceğinden korkuyor.
gitmek.
hep gitmek.
arkana bakmadan.
bir yere çok alışmadan. yada az alışıp gittikçe belki 2 önce terk ettiğin yeri unutabilecek olmak.
ama ya unutmaz da terk ettiğin yer acısını büyütürsen?
henüz bunu düşünme zamanı değil. şimdi haritadan yer seçme vakti.

sen böyle bir insan değildin.

11 Ekim 2010 Pazartesi

mandalin(a)

peki mandalin mi yoksa mandalina mı? bu konu aklımı karıştıra dursun ben bunu düşünürken 5 tane mandalin(a) soyar yerim.

laleler çıkmış olabilir mi? lale gördüm sanırım bugün. lale güzledir. gelincik ya da yaseminin yeri apayrı olsa da malum elinden tutup getiremem onu evime. köklerini özlergillerden.
peki ben?
pek de kökümü özlergil miyim? yoksa mevzuyu lale negzel lale kadar güzel olsam diyip geçiştirmeli miyim?

7 Ekim 2010 Perşembe

bugünü kim organize etti bakalım?


hayır hayır kesinlikle beni çok iyi tanıyan ve beni canından çok seven birirnin parmağı olmalı bu işte. koca şehre set kurmuş ben sırf yeditepenin herbiri ayrı filim dedim diye. bütün gün nerden geçerim naaparım bilmiş de ona göre oyuncuları iyi serpiştirmiş. ne ilgimi çeker benden iyi bilmiş. yağmuru bile o mu yağdırmış?

tamam baştan alıyorum.


1 haftadır falan koşuşturmacalardan olsa gerek kendimi istnbulda hissedemiyordum. bi mutsuzluk hakimdi. ve bu anayasa hukuku dersleriyle daha da tırmanıyordu. bugün çıktım ve herkese gideceğim çok mühim yerler ve çok acil işlerimin olduğunu söyleyip okuldan çıktım. tam öğle vakti bu okulda kıyamat kopsa farkedilmez. binlerce kişi oluyor sanki bi anda. neyse bu mahşer günü provasını atlatıp atıyorum kendimi dışarı. güzel bi hava. değilmiş. bak insanların şemdiyeleri var. demek yağmur yapıyor. gerçekten mi? ben neden ıslanmıyor muşum? bence yağmıyor. playback mi yapıyor? neden olmasın. bak bak tam söylemiyor dudaklarını oynatıyor. kızın saçları uçuşuyor. benim neden uçuşmuyor. şu çocuk üşür gibi kavuşturmuş önünü. ben neden etkilenmiyorum. bana neden olmuyor böyle şeyler. yoksa ben burda yaşamıyor muyum??


sözde paso çıkartmaya gidiyorum. karaköyden çıkacak. ama yanımda öğrenci belgem yok büyük ihtimalle bugün git yarın gel diyecekler. olsun. ben sadece gitmek için gidiyorum zatem.


adımlarımı hızlandırdım. tramvayın yanında koşuyormuş gibi bi halim vardı. sonra zönk diye durdum. sihirli daireler satıcısı! tezgahı açmış bi yandan yapıyor. o kadar ciddi ki. ve o kadar mutlu. (bakınız resim)



bunun için mi okuyorum yani ben dedim. bu kadar mutlu olsam yetmez mi? kıskandım. o kadar harika bi mutluluk ki. kaç para dedim. 5 dedi. hımm dedm. 4 olur dedi. dönüşte bakayım dedm.
şimdi alırsan 3 dedi. ya o kadar param bile yoksa dedim cüzdanından ne çıkarsa abla dedi. ve 1.80tlye aldım.







sonra yürüdüm. otantik bi dükkana girdim. küstüm ve marlis görse bayılırlardı. ve adam rumdu sanırım. izmir kemalpaşa dedi ama allhım o ne güzel bir rum şivesidir öyle. sorduğum çantayı bana satmak için elinden geleni yapsa da ah lakin param yoktu. elbiseler falan pek hoştu ama. zengin bi dönemde uğramalı.


deri çanta! ne güzel o ulak çantası dediğim çantalar ama ne pahalı lan. ben bi çantaya o kadar para versem içine ne koycam??

her neyse devam ediyorum istanbuldaki insanları seviyorum. o eski istanbul ayaklarını yapanları değil ama. böyle istanbula elinde bi bavul dolusu hayal ve umutla gelmiş. bi kapağı atalımda büyük şehire gerisi kolay diye düşünmüş sonra içi umut hayal dolu bavulu açınca hiç bi şey olmadığını bavulun boşluğunun ancak para ile dolabileceğini görüp ekmeğini bimitle sokağa açtığı bi tezgahtaki el emeğiyle, sigarasıyla kovalıyan insanları seviyorum.


defter satan bir çocuk. ciltli ama. ne güzeller öyle. duvar kağıdından yapıyormuş. bana sırlarını anlatıyor. sonra tam giderken küçük yeşil bi defter hediye ediyor. tanrım. ne tuhaf gün. bütün bunlar olamaz ki. kesin biri ayarlıyor.

sonra yürüme dericilere çanta sorma aktivitesi devam. eminönü! evet deniz. sadece bu deniz için yürüdüm ben aslında.



iskelenin oraya ayağımı sallandırıp oturuyorum. deniz. evet dünyanın sonu. her şeyin bittiği her şeyi arkanda ırakabileceğin bir yer. sonsuzluk. bu his için geldim ben buraya. bu his için her şeyini bıraktım. ve evet ben bu hissi sevdim. martılar geçiyor. vapurlar. denizinde ayrı karasında ayrı trafik var. ama duruyorum orda bi süre dünyaya arkamı dönüp. oturuyorum. sonra diyorum ki ben denize dönükken dünyanın sonu evet. ama denize arkamı dönersem ve şehre bakarsam işte burası o zaman dünyanın başı olur. dönüyorum ve baştan başlıyorum. bi şarkı söylüyorum. bı mırıldanma. sözlerini sanki ben yazmışım. yağmur yağıyor. artık hissediyorum. galata köprüsünün üstünden geçiyorum. bu köprüden geçerken mutlu oluyorum hep ben. oltaların arasından boğaz köprüsüne bakıyorum. arabaların insanların arasından galata kulesine. bi süre durup denize bakıyorum. sadece. öylece seviyorum. sonra gözüme tutulmuş balıklar ilişiyor. işte diyorum. ankarada böyleydim. avlanmış. ve kapana kısılmış. sürekli bi yere toslayan. bi çukarda kalmış ve hiç kaçamayan. kaçamadıkça sinirlenip sürekli duvara toslayan. eğer biraz daha dursaydım. şöyle bi görüntü olacaktı muhtemelen ki hakikaten tüyler ürpetrici bak..









neyseki ben tam zamanında denize sıçradım. koca bir deniz. kocaman ve kocamanlığının her yanını dolduracak bir kalabalık!

karaköye gidiyorum sonra beklediğim cevabı alıyorum. gönül rahatlığıyla tophaneye doğru devam ediyorum. bu srada yağmur epey şiddetleniyor. epey bi yürüyorum. nereye gittiğimi tam bilmiyorum ama ayklarım cezayir sokak gibi devam ediyor. alnımda süzülen bi yağmur damlası burnumun ucundan düşüyor. sonunda geliyorum. giriyorum. yücel abi bu ne hal diyor. hemen beni ufonun kollarına emanet ediyor. ucsuz bucaksız bi sohbet. sıcak çikolata içiyorum. sigara getiyor bana. yağmur dinene kadar kalıyorum. yağmur ne zaman diniyor? hiç bilmiyorum.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...