19 Eylül 2011 Pazartesi

bir de









15 Eylül 2011 Perşembe

yol var ordayım.

yolda'yı okuyorum bu ara.
heveslendirmek şöyle dursun oturduğum yerden yoruyor.
eylül yazlık kapatma ayıdır. hayır hiç yazlığımız olmadı bizim. ama yinede öyledir. yerleşik hayata geçmektir. aşırı yerleşikken aşırı gezgin bi kitap okumak tuhaftır. o kadar gezme isteği vardı daha demin şurda nereye gitti diyorum. nereye koyduysan ordadır cevabı geliyor. baktım diyorum yok! siz nereyekoyduysanordacılar! dünya dönüyor, rüzgar esiyor bunu hep göz ardı ediyorsunuz!

sürekli bir şeyleri bir yerlere koyuyorum. ayırıyorum. istif ediyorum. sonra dünya dönüyor, müfredat değişiyor.
güncel kalamıyorum.


not: belki ilginizi çeker.


sarhoş x kişisi y kişisini arar. bir süre konuşur. y kişisi durumun vahamiyetini anlayıp gidip almak için sorar:
-nerdesin olum sen?
-yol.
-hangi yol?
-ne biliyim amk. yol var ordayım.
-ne var çevrende.
-direk araba ev.



gülmekten ne yapacağını bilememek var bir de.
not: sarhoş değilken de bazen insan o kadar bulunduğu yerden ayrı bağımsız oluyor ki. o zamanda yol var ordayım diyesi geliyor. tabi o güldürmüyor.

ya insanlar birbirlerine çok fazla benziyor.
ya da ben insanlara artık dikkatli bakamıyorum.

(bu cümlede vurguyu "insanlara" mı vermeliyim yoksa "artık"a mı diye düşündüm. gerçekten.
ama sonra farkettim ki artık her türlü dikkati üstüne çekiyor.)

12 Eylül 2011 Pazartesi

yollu yazı.

yol beni yorar.
yoldan hoşlanmam. yolculuklar kimi zaman iyidir hoştur. dinlemece-dinlenmecedir. ama bilhassa şehir içinde bir yere varma amaçlı gidilen ama bir türlü bitmeyen yollar aynı melankoliklikte ve liriklikte değildir. halbuki mide bulantısı gibi sorunlarım da yok. kitap okuyabiliyorum çoğunlukla. yol beni tutmaz ama yorar.
hayatım boyunca çevremdeki insanlara oranla daha merkezi yerlerde oturdum.
"nerdesin?" diyen telefona balkona çıkıp "geliyorum yoldayım. 10 dakikaya ordayım" dedim. hakikaten 10 olmasa da en geç bi 15 dakikaya ordaydım.

şehir içi uzun yol beni ürkütür.

bi esaslı uzun yol hazırlığı yapamazsın. ama bir tuhaftır. şehir içi uzun yol ile ilk tanışmam fidan elvankente taşınınca olmuştu. su almıştık, bi iki de atıştırmalık bi şey diye hatırlıyorum sanki. çok zaman önceydi tabi. kestirmesi güç.

beni yola ikna etmek her zaman maharet istedi. trilyon tane bahane sunabildim her zaman. "sen gel" dedim hep. "sen gel." yaptım da çoğu zaman. "sen gel ben kahvaltı hazırlarım." "sen gel ben çay koyarım" "sen gel ben pasta yaparım".. cazip şeyler kişisine göre hep buldum.

dün bulamadım, bahçeşehire gittim. çift katlı otobüs konforu hiç bir şeyde yok. wirless bile mevcut. tuvalet bile olabilirdi. sormadım ama olsa şaşırmazdım. şarjın biterse şarj ediyorlar falan. %100 müşteri memnuniyeti. gerçi normal otobüs parasına elde edemiyorsunuz bu konforu. 3 küsür lira. ayırca aylık akbil geçmiyor.

uzun yoldan daha kötüsü tam olarak ne kadar olduğu bilinmeyen uzun yoldur. 10 dakikada bir kaç dakika kaldı diye soruyorum sadece 5 dakika oynuyor. bir terslik seziyorum.
hiç bilmediğim yerlerden geçerken açıkcası inanılmaz müsterihtim. yolu baştan kabullenmiştim. durak kaçırma gibi bi ihtimalim yoktu. hele şu ilk saati bi geçirelim öyle inip sorucam muavine gölet durağını. plan bu.
1 saatin sonunda aşağı inip muavine gölet durağını sorduğumda ise rahatlama diz boyuydu.

"ablası son durak ora."

son durakta inmek can sıkıcıdır. tamam durak kaçırdım nerdeyiz derdi yoktur ama sanki evsizmişim gibi. işsizim de şehrin en sonuna kadar gidiyormuşum gibi.


istanbulun her yeri farklı. ama kenarlar ve ortalar arası uçurum. dönüşte bindiğim otobüste wirless falan yoktu. kitap da okumak istemedi canım. etrafa bakındım. herhalinden büyüyünce düzen takıntısı olacağı belli bir çocuğun legolardan yaptığı bir kent gibi duruyordu önümde. fazla düzenli. kuleler kuleler kuleler... çıplaklık hissi uyandırıyor bende. sanki içleri hep boş. gelecek yüz yılın insanları için şimdiden yapılmış uzun uzun binalar. yapay. benim estetik anlayışımdan uzak.

ben küçükken legolardan kule yaparken hep bi tık bi tık kaydıra kaydıra yapardım. ağırlık merkezini hiç ayarlayamaz, en sonuncuyu koyduğumda devrilmesine hayretle, pişmanlıkla değil ama biraz buruklukla bakardım. benden mühendis olmayacağı kesindi zaten. merdivenli şeyleri severdim ben. amaçsız basamaklar, amaçlı basamaklar. amacı aya çıkmak olan yıldızlardan düşen basamaklar. altını doldurmazsan sağlam olmaz o basamaklar. altını doldurmaya hep üşendim pratikte. okula başladığımda teoride boyadım ama. çöp adamlara hep daha fazla önem verdim. onların can güvenliği mühimdi. güneş parlarken bacadan duman çıkardım. sonbaharda değil de, ilk bahardaki güneş hiç bi işe yaramazdı çünkü.

konu bu değil gerçi konu düzenli kentleşme. anlık şatafat seven, kimi zaman barok esintilerle mest olan biri olsam da genelde sadeliği severim. bunu bu ara bilhassa odamda farkediyorum. çok kalabalıkmış gibime geliyor. kütüphaneler üstüme üstüme geliyor. halbuki hep bir sürü raflı bir oda hayal etmiştim. ama bu ara odamda büyük bi kavga içindeyim eşyalarımla.

ben şehir bölge planlamacı olsaydım bahçeşehirvari yerler yapmazdım. her ne kadar başım götürmüyor desem de ben o Galata'nın abzürdlüğünü seviyorum mesela. ağzımı doldura doldura söylediğim iki kelime: çarpık kentleşme! bu hoş bir şey değil tabi ama yine de eminönünden kadıköye giderken bir sürü abuk subuk yapı arasından el sallayan bi Galata Kulesi bence güzel. uzun cam binalar arasında mı kalsaydı?
mahremiyeti hiçe sayan engebeli arazilerde teraslı balkonlu yerleşme ise beni bir diğer eğlendiren şey aslında. balkondan baktığında yan çapraz binanın terasında asılmış çamaşırları sayabildiğin bi karmaşa. güvenlik sıfır. düzen sıfır. ama bir emir kusturica filmi tadı. samimi bir ortam. ankarada en bariz örneği ise demirtepe.
demirtepede emir kusturicayı alıp biraz yüksek bir yere çıkarsanız onu bile şaşırtacak şeyler görebilirsiniz. birbirinin terasına kuşbakışı bakan evler, terasta horoz tavuk besleyenler, daireye girmek için balkonu yıktırıp balkon kapısını kullananlar gibi gibi gibi.. hayat koşulları ve üşengeçlik insanların pratik zekasını geliştiriyor. iddia ediyorum benim diyen mühendisten çok daha parlak fikirleri olan adamlar fotokopi çekiyor demirtepede.

ah! gerçi birbirine yakın evlerden de nefret ediyorum. penceremi açıp sigara yakacakken karşı binadaki kadının sanki onun balkonuna çıkmışım gibi dik dik bakmasından boğuluyorum. açıklık istiyorum. yükseklik istiyorum. bağ bahçe istiyorum. teras balkon istiyorum.... -dıt dıt dıt dııııt-


iş bu yazıda tutarsızlık sezenlere ne desem bilemiyorum. evlenilcek kişi eğlenilcek kişi ayrımı var ya ondan esasen bu yazının özü. eğlenilcek yapılaşma-evlenilcek yapılaşma.

8 Eylül 2011 Perşembe

google'a "irtifa kaybediyoruz" yazınca bir filmden replik çıkıcak sanmıştım ama çıkmadı.
hatta şöyle bir şey hayal etmiştim.


"-irtifa kaybediyoruz kaptan.
-çabuk pencereleri açın ve ağırlık yapan her şeyi atın.
-ama bu çok tehlikeli kaptan kabin basıncı...
-bazen risk almak gerekir evlat."

evet tam olarak böyle bir şey hayal etmiştim ama irtifa kaybetmeyi çok fazla özümsediğimizden bir uçak içi muabbetten ziyade ruhsal, ekonomik ve seviye betimlemelerinde kullanır olmuşuz.
tam bu satırları yazdıktan sonra bir de irtifa kaybediyoruz kaptan yazdım ki bi nebze hayallerime yaklaştım.

    "-Göstergelerde problem var. Dikey hızı göremiyorum. Galiba irtifa kaybediyoruz. Kaptan’a haber verelim.
    Kaptan Marc Dubois: Neler oluyor
    Bonin: Hızı göremiyorum. Galiba irtifa kaybediyoruz.
    Dubois: Denizden ne kadar yüksekteyiz
    Bonin:  Ne demek denizden ne kadar yüksekteyiz... Anlaşıldı, hızı azaltıyorum
    Dubois: Kanatları dengede tutun
    Bonin:  Ben de bunu yapmaya çalışıyorum.
    Robert: Tırmanışa geçiyoruz
    Dubois:  Hayır... hayır sakın yükselme
    Robert: Kontrolü bana ver
    Dubois: Yukarı çekerken dikkat edin
    Robert: Dikkat mi etmeliyim
    Dubois: Evet dikkat etmelisin, 4 bin metredeyiz
    Uçağın bilgisayarı: İniş seviyesi
    Dubois: , Hadi çekin
    Bonin:   Çekiyoruz... çekiyoruz
    Dubois:  10 derece eğim..."

şimdi teknik bilgim olsaydı da bunu tamamlayaydım. pek isterdim açıkcası.

yaşanmış bir diyalogmuş. "ne demek denizden ne kadar yüksekteyiz.." den sonra ve hatta sırasında hiç bir küfüre suya sabuna dokunmadan bir nefes alıp "anlaşıldı hızı azaltıyorum" demek bambaşka bir şey olsa gerek.

kendimi bangi campink yapmış gibi hissediyorum. ben o kadar hızlı düşmüşüm ki iç organlarım bana yetişememiş gibi. onlar yukarda kalmış. ya da farklı frerkanslarda titreşiyoruz gibi. içimde organlarımı kontrol eden bir kontrolör gurubu olsa idi böyle bir konuşma yapsınlar isterdim.
bugün sabah işe gelirken tıklım tıklım otobüste adamın teki kalkıp beni oturttu yerine. inecek hemen sandım yok taksime kadar gitti. o kadar mı kötü gözüküyorum diye düşündüm bütün yol. birazında da uyukladım.
bir kaç gündür az uyuyorum. ondan olsa gerek. bi insana çok lazım bi şey varsa o da uykudur.


"-rüya gibi.
-rüya olsun ister miydin.
-evet."

tuhaf bir diyalog. hadi itiraf edelim. ama üstünde konuşmalayım. bazen üstünde konuşmayı sevmem.bazen çöpe atmayı severim. ama çöpü çıkarmayı sevmem. eve bir misafir geldiğinde en çok o veda anında eline çöp tutuşturma anını severim.
"ben çöpe attım. hadi sen de çöpü at."

bir yerlerde ciddi çeviri hataları yapıyoruz. elin adamı tek kelimede anlatırken biz paragraflar döşüyoruz. uzattıkça uzatıyoruz. huyumuzdur, uzattıkça konudan sapıyoruz. sonra bir anda "o değil de" koşuyor imdadımıza konuyu komple siktir ediyoruz. çöpe atıyoruz. çöpü dışarı çıkarmadığımızdan çöp kokuyor. her yeri bok götürüyor.
temizlemekten hoşlanmayanlar için benzin öneririm. ha bir de benzini alevlendirmek için zippo ile yakılmış sigaranın son nefesini tek geçerim. ama bu benim tercihim.

bence hayatın en büyük eksikliği "save" tuşunun olmayışı. bundan daha önce bahsetmiş miydim? o zaman zippoyada benzine de gerek kalmazdır. çöpler kokuşmazdı. hatta kokocak şeyleri çöpe bile atmazdık belki. ders almak değil de. hadi onu gördük bi de böylesini görelim deniyelim düşüncesi.

5 Eylül 2011 Pazartesi

nokta hikayesi

nokta koymam gereken bir sürü yeri boş geçtim.
üşengeçlikten mi bilmiyorum. ama koymadım.
hepsi elimde kaldı. hepsi birikti. ceplerimde kurşun kurşun ağırlaşıp kaldı.
bütün bu noktalardan kurtulmam gerekiyordu.
olur olmadık yerlere koydum bende. rehberimdeki insanların isim soyisim arasına boşluk yerine nokta koydum. (hayır tabikide bu durumun nokiadan önce siemens kullanmış olmamla ilişkisi yok değildi) sonra bir gün bir baktım rehberime birini kaydederken ok demeden evvel el çabukluğuyla noktaya basıveriyorum. hiç anlamı olmayan.
sonra bi baktım. blog da bazı yazıların başlıklarının sonuna da nokta koyuyormuşum. sırf bolluktan. yoksa başlık sonuna nokta konmaz. bilirim. bitireyim de rahatlıyayım diye uğraştım hep bilinçli, bilinçsiz.
ama elimde o kadar çok nokta vardı ki, böyle tek tek biticek gibi değildi.
dedim romantik bir cümle kurup sonuna diziveriyim...
3 ten fazla konmuyordu.
ucu açık manalı bir cümleye bitmemiş efekti vereyim dedim...
gene sadece 3 tane azalıyordu.

sözün bittiği yere hiç gerek yokken 3 nokta koydum...

...ve bambaşka bir şeye sırf arta kalan noktalar yüzünden başına 3 nokta koyarak başladım.
arası kopuk.

sayfa numarası hiç bir zaman koymadım. huyum değil. o yüzden okuyanlar hep aradan sayfaların kaybolduğunu, koptuğunu düşündüler. halbuki sadece malzeme fazla vardı. laf az. ondan böyle bir oyuna gidilmişti.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...