31 Ocak 2012 Salı

hırkaya bağlanmak

hırkalara bağlanmak aslında. ama teker teker.
büsbütün bütün hırkalara bağlanmak gibi değil. çok eşlilikle ilgili cümleler dilimde hep. huyum hep tek eşli. hırkaları bile aldatamıyorum.
bir hırka giyiyorum. hiç çıkarmamacasına. sanki çıkarırsam bir daha asla onu bulamayacakmışım gibi bir his.
başka bir hırka gelene kadar, başka bir hırkaya bağlanana kadar en sevdiğim hırkam ve ben.
en sevdiğim ler oldu benim hep. hem en sevdim. o anlık da olsa. hemencecik. en seviverdim.
hırkaları da öyle yaptım.
bu bir aldatma sayılmaz.

26 Ocak 2012 Perşembe

Dali



"daliyle deli arasında tek bir fark vardır. o da dali deli değildir." Salvador Dali.



çocuğuma 5 yaşından itibaren dali resmi gösterip yorumlatıcam.
bugün msgsm de şahit olduğum bir diyalog:
"bu resimde insanlar var bunda içinden çekmece çıkan adam bunu anlamadım bunda kafadan uydurmuş bence." (maksimum 5 yaşında bir erkek çocuğu)

25 Ocak 2012 Çarşamba

One night can make everything olrayt!

travis dinlemek her derde deva.
şarkı önerisi yapamayacağım. fizyi açıverin travis yazın bırakın hepsi baştan sona çalsın.
aşırı anlamsız bir hafta geçiriyorum. zaman kavramını her yönlü olarak kaybettim. saate baksam bile saatten emin olamıyorum. haftasonuna yaklaştık sanırken telefonda bugün günlerden ne diye soruyorum salı cevabını alınca yaşadığım şok gibisi yok. gün içinde parça parça uyuyorum. her uyuduğumda suçluluk duyuyorum. saçma sapan bilgisayar oyunu oynuyorum sinemaya gitmek varken.
melankoli
zenne
demir leydi
kar beyaz.

bunlar gidilip görülmesi gereken filmler ama muhtemelen ben burda yorgunluklar arkasında uyuklarken hepsi vizyondan kalkacak.
küçük değişiklikler peşindeyim. telefon melodisini değişirtirdim şimdilik en fazla. önümüzdeki hafta içimdeki derya baykalı çıkarmayı planlıyorum.
baharı özlüyorum.
hava sabahları güneşli olunca pek bi nisan gibi geliyor burnuma öğleden sonra avcunu yalarsın diyor. sonra why does it always rain on me çalıyor. neyse ki only me değil diyorum.
kelime oyunu yapma bana diyor.
oyunlarla yaşayanlar var diyorum.
hepsi tehlikeli oyunlarda öldü diyor.
ölmedi ki diyorum. o piyes gereğiydi. oyundu o.
ben de oyunda öldü diyorum diyor.
susuyorum daha itiraz etmiyorum. düşüncemi sadece 3 cümle savunabiliyorum. sonra kabulleniyorum. bırakıp gidelim diyorum. gideyim demiyorum. gidelim diyorum. bu ara bi şeylerle uğraşamıyorum. puzzle yapayım diyorum. yarım puzzle başlamak istemiyorum. sıfırdan puzzle açmaya cesaretim var da eskisini bozup kaldırmaya kıyamıyorum. puzzlelar başıma bela oldu hep.

çarşamba borçlar perşembe boş sonra cuma milletlerarası. sonra haftasonu.
sürekli tüketmeye çalışıyorum.
bi kaç gün sonra şubat. şubat zaten kısa biter hemen sonra martta bitse nisan pek sevmem ama hava sınır derken mayıs cıvıldayıverir.



yoksa sizde çıplak ağaçta öten kuşa aldananlardan mısınız?


not: travisle ilgili bir uyarı çok da dinleyince bütün şarkılar birbirinin aynı gibi geliyor. beyinde bi karıncalanma hasıl oluyor. her şeyin çoğu zarar.

19 Ocak 2012 Perşembe


16 Ocak 2012 Pazartesi

taksirle hayat yaşamak.


Balkonda üstümde utkunun montu ayaklarımı demirlere dayamışım ceza çalışmaktan bunalmış, kanunların mütemadiyen katili aklamaya yönelik olduğunu fark edip sinir olmuş bir şekilde sigara içiyorum. Gecenin bi vakti. Hava soğuk.

Montu kokluyorum ara ara. İçime camel, İstanbul soğuğu ve utku kokusu çekiyorum.

Sokağa bakıyorum. Derken bir adam çarpıyor gözüme. İtinayla lacivert arabasını sarı bir bezle siliyor. Elinde eldiven dahi yok! Paranoyaklaşmış beynim hemen hırsız katil sapık senaryosu yazıyor. Kesin arabayı çalacak diyorum. Kapıyı nasıl açacak onu bulmak için oyalanıyor. Arabayı temizliyormuş gibi yapıyor, zaman kazanıyor. Zira adam bir yandan da mütemadiyen kapıları yokluyor. Hızlı hızlı sigara içerken adamı kesmeye devam ediyorum. Başka biri var mı diye gözlerimi kısıp bakıyorum. Polisi mi arasam diye düşünüyorum.

Bi yandan sınavlara kaç gün kaldığını hesaplamaya çalışıyorum. İşin içinden nasıl çıkacağımı düşünüyorum. Bunca yıl dört ayak üstüne düşmüşlüğün heyacanıyla bu seferde hallederim inancını papaz her gün pilav yemez gibi saçma sapan bi söz baltalıyor. Adamı incelemeye devam ediyorum.

Ama adam benden manyak çıkıyor. Kış vakti. Ocağın ortasında. Daha 7 saat önce hunharca kar yağmışken, heran yağmur yağabilecekken, onuda geçtim sabaha camların kırağı tutma ihtimalı varken(yoksa o bi Ankara da mı oluyor?) adam özene bözene arabasını sildi. Kapılarını tek tek 85 kere kontrol etti. Karşı binaya yürüdü. Döndü arkasını son bi kez bir daha baktı. Sonra apartman kapısını açtı girdi.

Vay arkadaş dedim.

Sigaramı camel yazısı silinmeden aşağı yolladım. İçeri girdim. Taksirle nasıl adam öldürülürmüş onu öğrendim. 

12 Ocak 2012 Perşembe

elma hırsızları/bir ceza avukatının anıları

geçen sene istanbulda afişlerini görmüştüm ama sanırım görmezden gelmiştim. ankara da şinasi de izledim. şinasinin benim için yeri ve önemi zaten büyük, burda sahnelenen her oyun ise benim kendimde en çok eleştiri hakkı gördüğüm.
bu oyun başkaydı ama. belki gerçek anıların sahibi faruk eremin kitabından uyarlama olduğu için.
hukuk felsefesi üzerine yoğunlaşılmış, ceza ne kadar cezadır, suçlu ne kadar suçludur sorularıyla oyuncular kah seyircinin eline hakim tokmağı tutuşturdurlar, şu sandalyeye tekmeyi basıverceksiniz dediler kah şu ipi boynunuza geçiriverin de yormayın bizi diye rica ettiler. bütün bu hikaye değişikliklerinde çatlayan sahneyle birlikte daha birinde öldürdüklerimizin acısını yaşayamadan diğer hikayede kurban olduk.


direk aklıma kazınan bölüm ise idamlık aziz.. şartlanmayla mahvolan bir adamın hayatından, adaletin gecikmesinden hepsinden daha acıklısı bütün bunların "o zamanın şartları" zırvalıklarında meşru kılınarak belki bilinerek yapılması. aziz'e sanki var mısın yok musun da kutu açılıyormuş gerilimi yaşatmaları... iyi niyetli düşünemiyorum çoğu zaman hele iş hukuk olunca bütün iyi niyetimi kaybediyorum.


avukatın söylediği "adalet, insanın elinden gerektiğinde geri veremeyeceği şeyleri almamalı" sözünü ise o büyük çağlayan adliyesinde tombiş bacaklı eli maşalı gözü görmez iki hatunun arasına çarşaf gerip yazmalı. 


ertuğrul özkökten pek haz etmesem de geçen yaptığı bir tespit acıklı olmakla birlikte doğruydu.
insanları tutuklu aylarca, yıllarca tutup sonra bir anda salıveremezsin, salıvermeye cesaret edemezsin, biz sizi çok yüksek suç ihtimaliyle 5 yıldır burda sakladık ama yokmuş aslında öyle bir şey demeye dilin varmaz o sebeple adama isnad edecek suç bulana kadar dava ertelersin, zaman geçirirsin, bi çay demlersin...


istanbul üniversitesi ceza kürsüsü hocalarından füsun sokullunun her öğrenciyi ilk duyduğunda mutlaka sarsan ama zamanla anlam verilen bir sözü vardır, " bir masumun ceza almasındansa bin suçlu beraat etsin."
etraf sapık katil dolsun demek değil bu. milyonlarca "pardon" filmi çekilmesin demek. ferhan şensoyla ağlanacak hala güleriz eyvallah da  "eve dönüş" filminde ne yaparız? nereye saklarız gözlerimizi?




bir diğer dekoru ve içimi çatlatan hikaye ise polisin hikayesiydi. hikaye kabaca şöyle yoksul olduğu için karısını ve iki çocuğunu öldüren bir adamı polis yakalamak üzeredir. elinde tabancasını polise doğrultur ateş eder, o sırada panikleyen polis de ateş eder, adam vurulur son anda farkeder ki adamın tabancası boştur. adam boş tabanca çekmiştir polise. son nefesindeki açıklamasını ise kurşun hesabını yanlış yapmışım, karımı çocuklarımı kurtardım bana kurşun kalmadı beni de sen kurtardın diye yapar. 
polisin hukuk önünde aklanmasına rağmen kendi vicdanında hesaplaşmasının hiç bitmeyişiyle devam eder hikaye. avukatına her mektubunda her konuşmasında sorar.. defalarca sorar.. "sayılmıyor değil mi?"


insanın en büyük sorunu kendi kendine karşı kendini aklayamaması sorununu da bir polisin içinden anlatmıştır oyun.  günümüzde 1 mayısa kominist dövmeye giden polislerin olduğu, bir eylemde daha doğmamış bebeğin katili olup hiç de oralı olmayan polislerin konuşulduğu düşünüldüğünde bu iç hesaplaşmanın bir yerlerde gerçek bir polisçe adaletin affedip, polisliğini geri vermesine rağmen bir zamanlar bile yapılmış olması daha da değerli geldi bana. 


en son, hiç sigara içmemiş bir idam mahkumunun son sigarasını içişiyle bitti oyun. masumdu o da. ben biliyordum, bakkal biliyordu, komşu teyze biliyordu, annesi biliyordu, belki siz de biliyordunuz ama yetmemişti, kurtulamamıştı o sıcak bir ağustos günü ilmeğin boynuna geçirilivermesinden.


"çıkış günü her yerde aynıdır, kalpte ümit ciğerde tüberküloz."


not: mesela kelimelerin sıralanışı da önemlidir aslında. ne değişirdi bu şarkıda önce ciğerde tüberküloz, sonra kalpte ümit var dese..o zaman daha umut dolu olurdu belki.. ama böyle. 
insan son zamanlarda daha bir umutsuz aslında.

5 Ocak 2012 Perşembe

bir zamanlar anadolu'da

"kasabalarda hayat, bozkırın ortasında sürdürülen yolculuklara benzer. her tepenin ardında "yeni ve farklı bir şey" çıkacakmış duygusu, ama her zaman birbirine benzeyen, incelen, kıvrılan, kaybolan veya uzayan tekdüze yollar.."




iki ay önceydi heralde. fitaş afm 21:00 seansına gitmiştik. 12 de çıkmıştık. karanlık bir yol filmiydi. bir ceset peşinde 3 araba, 2 arabada beşer kişi, diğerinde 3 asker 3 saat yol gittik. arada durduk, kazdık, çiş molası verdik, sinirlerimiz gerildi, top gibi bir ağaç aradık. ders aldık, ders verdik, bu işler senin bildğin gibi değil dedik, bir muhtara konuk olduk, muhtarın sıkıntılarını dinledik, bittabii morg şu ahir hayatta en önemli şey dedik. belki de birileri ölmeden asla kıymetini bilemeyeceğimizi fısıldadık kulaktan kulağa, sonra muhtarın kızı geldi, tekne kazıntısı olan, güzelliğine 13 erkek bir de biz bakakaldık...


çıktığımda dolmuşa bindiğimde kulağımda hala cast akarken ki otopsi yapma sesleri vardı. ve neden diri diri gömüldüğünü sakladı sorusu..


2 gün önce zafer tunaya kültür merkezinde oynuyordu. saat 19:30 seansına tekrar gittik. ikinci kez film izlemek çok adetim değildir esasen. ama bu filme gitmem gerekiyormuş. zira kaçırdığım bir sürü "detay" farkettim ki bahsettiğimiz yönetmen için film demek detay demek. bu detayları kaymaktan sıkıldığım içinde farkettmedim. yine elmanın yuvarlanışını hayran hayran izledim, ama bu sefer elmanın sınırı zorlayışını hissettim. ama gidemedi. gidip gidebileceği en son nokta o ağacın köküydü son bir aşırtma çabası boşaydı. o sadece biraz önceki yerde kalmamanın sevincini yaşayabilirdi gerçi eninde sonunda çürüdükten sonra nerde çürüdüğünün ne önemi vardı? nerde çürüdüğünün bir önemi yoktu da giderken yaşadığın maceranın tadı mühimdi. 


sonra muhtarın evindeyken kazmaları olmadığı halde sürekli kazma kürek diye bahsolan ikili. hani şu "otomatikman" koşmaları gereken. onların dışarda, arabanın yanında, arkada, arada derede yaptıkları muhabbet, onlara savcının şöyle bir bakışı. bunu ilk izlediğimde görmemiştim, görsem de önemsememiştim mesela. 


utku mütemadiyen sen kırmızı ışıkta durmaya bile dayanamayan bi insansın bu filmlerin nesini seviyorsun diyor. bunu diyen bir sürü insan hatrına nuri bilge ceylan filmlerini savunma saiki olmadan şunu demek isterim. çok gerçek. yani doktorun otopsi öncesi odasında bekleyişi, uzun uzun bir oraya bir buraya bakışı beni filmin içine alan yanı. çünkü o boşluk anında ben düşünmeye başlıyorum. ben o doktor olsam, şuan o odada napardım? iki şey arası olan o daracık müphem boşlukta insan ne yapar? sen ne yaparsın? açıp facebooktan iki fotoğraf mı beğenirsin? 3 5 tweet mi okursun? bütün gece aradığın cesedi birazdan otopsi yapıcaksın, uykusuzsun ve önünde hiç bir şey yapmaya değmeyecek olan dakikalar var. gece boyunca sana verilen "burlarda adet böyle doktor" demeçlerini düşünürsün. "burda gerekirse göbek bağını kendin keseceksin, yok kesemem dersen alırlar iki dakikada çapını" laflarını çınlatırsın kulağında, komser nacinin saf çocuk diyişini düşünürsün, hakikaten saf mıyım dersin belki, dokunduğun diğer 12 insan hayatına bir göz atarsın, savcının anlattığı başından tahmin ettiğin şu dehşet güzel kadını düşünürsün, çocuk hakikaten katilin çocuğu mu dersin, komserin çocuğunu düşünürsün, kendi çocuksuzluğunu sonra elin istemsiz fotoğraflara gider, eski fotoğraflara, özlenen anılara, artık olmamasının nedenini sen bilirsin, bize anlatmazsın. çocuk istemedim zaten dersin. 


doktor anlattı bize bu hikayeyi, arabın sözünü dinledi ve elektiriklerin kesik olduğu bir gece hepimizi etrafına toplayıp bir zamanlar anadolu'da diye başladı lafa. sonra, "Gene yıllar geçecek ve geride benden bir iz kalmayacak / Yorgun ruhumu karanlık ve soğuk kuşatacak" dedi hikayenin bir yerinde hepimzi efelendik, "naptın doktor dedik, ölmeden mezera koydun bizi" hiç birimizin aklına gelmedi o saatte o karanlıkta o cesedin nerden çıkacağının belli olmadığı topraklarda ağaca elma için zıplamak ama arap zıpladı. biz hepimiz neden adamı bağlamışlar diye tırnaklarımızı yerken, arap iki üç kavun buldu eve götürmek için. lpgli bagajına sokmak istemediği cesedin yanı başına kavunları bıraktı pıtır pıtır. arap alem adamdı, sıkıntısı bol adamdı. ama işini bilen adamdı. yani hangi ayıya nasıl dayı denir bilirdi. anlamasa bile ki çünkü bazı insanlar anlatmaz sadece bağırır hemen hak verirdi. ama arkandan da lafını esirgemezdi. "ölü parası, diri parası demeden" fazla mesaileri toplayıp evinin ikinci katını insan bedenlerinden, suçtan çıktığını söyleyiverirdi.


bir de işin kurgu günlüğü kısmı vardı. ilk seyredişim günlüğü okumadan önceydi, günlüğü okuduktan sonra şu şu şu sahnelere bir daha dikkat edeyim demiştim ama açıkcası pek dikkat edemedim. günlüğü okurken bir filmin senaristi yönetmeni olup da kurguyu başka birine bir insan nasıl emanet eder onu anlamaya çalıştım. kurguda film bambaşka bir yöne bile kayabiliyor çünkü, bunu yapan yönetmenlere biraz daha mesafeli durmaya karar verdim. zira günlükte bir çok sahnenin yer değiştirdiğine değiniliyor. bir çok sahnenin zaman sebebiyle atıldığından ve sesle ilgili sıkıntılardan bahsediliyor. sesle ilgili sıkıntıları ilk izleyişimde çok farketmemiştim ama ikinci de belki dikkat ettiğimden genelde olmasa bile bir kaç yerde gözle görülür bir ses problemi hissediliyordu. (bkz.gözle görülür şeyleri hissetmek)


üstüme hiç vazife olmadığı halde teknik konulara girmişken renklerden de bahis açmak istiyorum. zira bu filmde beni en çok ısıtan şey sanırım renklerdi. en çok kullanılan sarı renk ve tonları o karanlıkta boz kırda salınan otlar.. biri piyano çalarken hiç içine baktınız mı? tokmakların tele vuruşunu izlediniz mi? ben de o hissi uyandırdı. ya da gizli bir el o otlardan arp yapmış da onu çalıyor gibi...


demem o ki, bence hala daha sinemada oynuyorken, ve zafer tunaya kültür merkezinde 2 lira iken gidin izleyin.


ha bir de savcıyla ilişkin.. sırf doktoru şaşırtmak için başladığı bir hikayede..
dediği gibi, kadınlar bazen çok acımasız olabiliyor...






not: dolmuşta düşündüğüm soruya bir kaç cevap buldum esasen,
belki, çocuk ilerde gerçek babasını öğrenirse çok nefret etmesin diye,(nefret çoğalıp azalan bir şey midir ey okuyucu?)
belki, diri diri gömülmesi cinayetin mücavir alan dışında işlenmesi sonucunu doğuracak, ve bütün prosedür jandarmanın üstünden tekrar başlayacak diye,
ya da belki de sırf bir günde 2 ölüm nedeni aydınlatmak ağır geldiğinden... 
belki bir günde iki ölüm aydınlatmak ağır geldi doktora?

1 Ocak 2012 Pazar

içimdeki meyve

herkesin içinde bir meyve vardır. yahut meyveler. bu meyveler başka başkadır ya olgunlukları da öyle. kimi hamdır, kimisi içini yemiş. ikisi de ayrı derttir. hangisine dokunsan ayrı bela. her şeye hazırlıklı olmak lazım. insan içi bu. insan mahremi. bilemezsin ne çıkacağını. dış kabuğundan bakarak anlayabilir misin yemyeşil karpuzun içinden kıpkırmızı cennet sularının fışkıracağını? peki kiviye ne demeki? bir de ananas belası var başımda ki en sevdiğim. ananasın güzeli nasıl olur bilir misiniz?

yılın son sinemajestik macerasında full fragman reklam izlemeyi başardım. evet yine 15:30 seansına koşa koşa gittim ama bu sefer geç kalmadım. hedef ise nar dı. içinde nar olan insanların hikayesi.


dürtme içimdeki narı 
üstümde beyaz gömlek var.
(birkan keskin)

filmin en başından biliyorduk asumanın bir derdi olduğunu, bu derdinde haklı olduğunu. nasıl onun kızı kadar deli olduğunu biliyorduysak, bunu da bal gibi biliyorduk. sormak istediğim bütün soruları film kendi içinde sordu. madem bu kadar iyi falcı neden cinler karşındaki sema değil de deniz demedi?
çünkü cinler sorulara cevap vermez. ansızın "mannak noni" der giderler. mannak noni neymiş kimmiş açıklamazlar. 

muazzam bir gerilimdi ilk yarısı. serra yılmaz köşe bucak kaçılası bir kadınmış meğersem arçelik reklamlarındaki o yemek yapan tatlı haline aldanılmamalı. ne diyorum ben. ümit ünal'ın bu kadınla bir derdi var. 9'daki serra yılmaz bakışları bire bir taşınmıştı nar'a. denizin aşkının sema olduğununu o gerilimle biraz geç anladık aslında. bir nefes alaydık. daha ilk telefon konuşmasından acilde işin çıktığını tahmin ettim diyaloğuyla semanın doktor oluşunu birleştirebilirdik ama serra yılmazın fer fecir gözleri, doğrulttuğu silah, tutmayan bacaklar hepimizin aklını aldı. 

lafı yarı kesilen, dinlenilmeyen, ilgilenilmeyen, geçiştirilen kapıcının ise hikayeye girişi sonda söylediği vicdanın, insanlığın ilk göz kırpışıydı. polis çağırma alarmını çalıştırmak için yaptığı üç kağıt ise yüze en temizinden bir gülümseme yerleştirendi. 



hiç beklenmeyen ise asumana o kadar giydiren denizin asumanla bu kadar özdeşleştirilmesi. "şu kadarcık dünyan var senin" cümlesinin ne kadar görecelidir? 
dünya ne kadardır?
dünya herkesin midir? yoksa herkesin başka dünyaları mı vardır?

filmin sonundaki karakter değişim triği ise kazananın asla değişmeyeceği düzene ayak uyduranın hep düzende kalacağını göstermekten ziyade bence bu dünya meselesini dürtüklüyordu.



nar en sevdiğim kış meyvesidir. 
ama güzeli. 
koyu renklisi.

"... anam her kışın en karanlık noktasında, eve girerken bir nar atardı yere, bütün gücüyle; parçalanıp iyice dağılsın diye. evin beti bereketi niyetine... ardından hızla süpürüp silerdi ortalığı. bir iki gün sonra, narın patladığı yerden çok uzakta incecik bir çıtırtı duyduğum olurdu ayağımın altında. ne kadar dağılmışsa nar taneleri, o kadar iyiydi. topladıktan sonra söylerdim anneme, sevinsin diye."
(bilge karasu)


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...