23 Aralık 2011 Cuma

şemsiye kullanma kılavuzu

öncelikle burda bu bilgilendirmenin yer alacağı inancıyla hevesle okumaya başlayan zatlardan teker teker özür diliyorum. zira bu içerik bu kılavuzu görüntüleyemiyor. hiç bir şemsiyenin içinden bu kılavuz çıkmıyor. delirme sebebi! insanlar bilinçsiz. ve ben de bilinçsizim.
bi elimi şemsiyeye tahsis etmek genelde hep zoruma giden şey yolda yürürken bu bakımdan şemsiyesiz yürüyüp ıslandım çağlar boyunca. ama bunu yapabilen insanlar çok profesyonel duruyor. şimdi insanlık adına birinin bu kılavuzu yazmasını bekliyorum. rica ediyorum. bundan hem şemsiyeyle yürüyemeyenler nemalanacak, hem de sokakta hunharca şemsiye kullananlarda muzdarip olanlar.

ve eğer sevgili okuyucum sen de bu profesyoneller içindeysen, "yani bence çok kolay bi şey açıyorsun yürüyorsun" demeden, bütün sınıfın 15 aldığı bir fizik sınavında 90 alıp "niye hammallık yapayım attım kafaya beyin bedava" diyen insan olmadan, yada daha fenası, "abi ben de bilmiyorum sıktım tutmuş hepsi" gibi aşağılık söylemlerde bulunmadan bu işin inceliklerini bana anlat. aksi takdirde üstüne on bin kunduz laneti yağdıracağım, o ustalıkla kullandığın şemsiye bile koruyamayacak seni.






not: resmi şu blogdan aldım. altında ise şöyle bir açıklama vardı


"burası dublin'de bir şemsiye park alanıymış. hani yağmurdan sonra şemsiyemizde biriken suları süzmek için kapı önlerine park ederiz ya, işte dublin'de sürekli yağmur yağdığından kaldırımlarda yer kalmıyormuş. onlar da böyle bir çözüme gitmişler. "
sanırım bu kılavuz için ben irlandalılardan umutlanmalıyım.

21 Aralık 2011 Çarşamba

bananefaydasıvarcılık oynanır bizim burlarda.

bananefaydasıvarcılık dünyanın en kolay oyunu aslında. işin özü bu oyunu prensip haline getirmekte.
bi kaç ay önce başbakanlığın bir anketini yapıyordum hanelere. esenyurt civarında yaşadığım diyalogtan bir kuble sunmak istiyorum sizlere. esasen böyle diyaloglarla bir kaç kere daha karşılaştım. gerek esenyurt gerek  güneşli, güngören mahallesi.. çaldığım kapılardaki çamaşır suyundan az evvel çıkma eller kapıyı açarken yabancı birine aslında hep umutla bakıyordu. ama ben o beklenen kurtarıcı değildim maalesef. ben sadece içerden kimmiş diye sorulduğunda anketçi kız diye bahsolanım.


ben: iyi günler başbakanlıktan geliyorum. sizin haneniz belirtilmiş bir anket yapmam gerekiyor müsait misiniz acaba?
teyze: ne anketi?
ben: türk aile yapısı ve rehaf seviyesini ölçme amaçlı aile ve sosyal hizmetlerce hazırlanmış bir anket.
teyze: herkese mi yapıyon?
ben: başbakanlık tarafından rastgele seçilmiş hanelere.
teyze: neden biz?
ben: dedim ya teyzecim rastgele seçilmiş.
teyze: bu apartman mı seçilmiş?
ben: yok sizin daire bi de 8 numara.
teyze: 8 numerayı seçen bizi neden seçmiş uğursuz onlar. kira ödemiyorlarmış kaç aydır.
ben: yok teyzecim sizin şahsınızla alakalı değil bu seçimler rastgele hane olarak cadde sokak apartman falan.
teyze: hıı
ben: başlayayım mı?
teyze: ne işe yarayacak şimdi bu?
ben: türk aile yapısı ve refah seviyesini ölçmek için istatistik veriler hazırlanırken kullanılacak.
teyze: nasıl sorular var?
ben: evinizdeki eşyalar, sizin mutluluğunuz bu tarz sorular.
teyze: peh ne yapacaklarmış benim mutluluğumu al mutsuz yaz.
ben: baştan başlayayım isterseniz?
teyze: şimdi bunun sonunda bize yardım edecekler mi peki?
ben: nasıl bi yardım?
teyze: işte bize yardım. sonuçta durumumuzu soracan iş falan bulacaklar mı bize?
ben:....
teyze: yani benim iki oğlum var aslanlar gibi ikisi de işsiz onlara iş mi verecekler?
ben: teyzecim işte ona göre işsizlik oranı çıkar devlet ona göre bir politika izler.
teyze: devletinde çok da umrundaydı benim sümsük 2 oğlum.
ben: işte teyzecim sen ve oğullarınla bu anketi yapabilirsem bi nebze umrunda olabilir.
teyze: yok ben istemiyorum.
ben: ama:
teyze: yardım edecekler mi bize? yok iş bulacaklar mı yok, e ne anladım bundan ben?
ben: işte istatistik fala..
teyze: o kadar istatiasdfgbh arasından benim iki pısırık oğlumu görcek.  biri devlete gireydi.
ben: peki iyi günler.
teyze: bak hele sen başbakanlıkta mı çalışıyorsun.
ben: yok ben anket yapıyorum sadece.
teyze: dur sana oğullarımın numarasını vereyim de iş olursa devlette arayıver. onlarda bi senin gibi giriverse.
ben: ben devlette çalışmıyorum teyze.
teyze: ne diye başbakan diyip duruyon o zaman.
ben: başbakan demedim teyze başbakanlık dedim.
teyze: neyse vereyim de aklında bulunsun.
ben: peki ver teyze.

hakikaten sabırlıyım ben aslında. bugün ise sigarayla ilgili bi anket yapıyordum.aksaray bölgesindeeksik anket kalmıştı. bi tane çiçek satan teyzemle göz göze geldik güldü gel yaptı eliyle, çiçek satacam gülümsemesiydi o muhtemelen zira yok teyze çiçek alcak param ama gel senle bi sigara anketi yapalım dedim. o ne o dedi. sigaraya ilişkin bi anket işte teyzecim ne marka içiyorsun falan bi kaç soru soracam dedim. iyi hele gel sor dedi. sevindim. cep telefonun var mı ama dedim o lazım. dedi benim yok. olmaz o zaman dedim. kardeşimin var dedi bir hareketlenme oldu o sırada sonra çek şu oturacağı(pınar yoğurt kabından bahsediyor) da oturuver hele dedi. ve o enfes soruyu sordu:

-ne işe yarayacak bu anket?
-işte bi işe yaramayacak. kim ne sigara içiyo onu araştırıyorum.
-bana bunu (içtiği sigarasını gösteriyor) bıraktırcaklar mı?
-onu sen bırakcan teyze ben nasıl bıraktırıyım.
-ilaç mı vercek?
-kim?
-sen.
-nerden veriyim teyze ben ilaç eczaneden al bırak.
-hangi ilaç de bakim sen bana.
-onu bana değil eczacıya sorcan teyzem. madem bu kadar bırakmak istiyorsun at bırak.
-hee oluyodu öyle. de bakim ne ilaçları var.
-bilsem ben de içerim teyze ben de içiyorum sigara.
-(eliyle tuhaf işaretler)-
-neyse sana hayırlı işler teyzecim iyi bak kendine.
-güle güle gel çiçek vereyim bi tane sana.

bi gül veriverdi pembesinden. gülümsedim. nebleyim tuhaf işte insanlar. hepsi değil tabi. anket yaparken çay ikram eden yok mu o da var. ama böylesi bi tuhaf geliyor

16 Aralık 2011 Cuma

telefonu açtığından beri sesi bir mezardan geliyor gibiydi. beni burdan çıkarından ziyade üzerime biraz daha toprak atın dercesineydi. hoş beni burdan kurtarın dese de benim gitme yükümlülüğüm yoktu. içim rahat bir şekilde onu ölüme terk edebilirdim. garantörü değildim neticede. insan bir tek doğurduğunun garantörü olabilir. fatura yine adem ve havva çiftine kesilecekmiş gibi bir his var içimde.

aslını isterseniz, toprak kazmak bana göre değildi. hele yeni manikürlü tırnaklarıma göre hiç değildi. zaten neden aramıştım onu da bilmiyorum. yakın zamanlarda gerçekten bir mezara girerse cenazesinde içim rahat olsun istiyordum belki.

kurcalamadım. kurcalamayı sevmem. telefonu kapatmadan bir sorumlulukmuş gibi bir istediğin var mı diye sordum. ya da senin için yapabileceğim bir şey var mı gibi bir şeyler geveledim. halbuki bu soru bu tip insanlarda  neden daha derine gömmedik seni gibi bir anlam ifade eder. keşke daha derine gömülseydin de bu imil imil sesin bile sızmasaydı dünyaya. dünya içinde yok ediverseydi seni.

haksızlık bu yaptığım. çirkin tırnaklarıyla toprağı eşelediği yada ansızın parmaklarını mezarın dışına geçirip doğrulmaya çalıştığı yoktu. ben kendim kaşınmıştım. kendim arayıp yoklamıştım. yapmalıydım.
yok dedi. hiç bir zaman var demezdi. iyi bak kendine dedim. hiç aynam kalmadı dedi. konuşmayı uzatmaya çalıştığını düşünüp huysuzlandım. bu insanların en boktan özelliği buydu. bütün konuşma boyunca susar tam kapatacakken apır sapır laflar etmeye başlarlar.

gülümsedim. mizah anlayışını hep çok severdim zaten diyerek hayatımdaki yeri çok derinmiş gibi davrandım. bir isteğin olursa mutlaka ara dedim son bi telefonu kapatma gayretiyle ama için için yeni bir lafla beni yine hayatımda ona biraz daha yer açma külfeti altına sokacağını hissediyordum. yapmadı ama. hiç ses etmedi. ne tamam ne de başka bir cevap. kapatmadı da telefonu. alo dedim bir kaç kere yine cevap vermedi. al işte bu sefer de başka bir numara yapmıştı. sanki masa örtüsünü camdan aşağı silkelerken tam bir fotoğraf çekilmişti. hiç bir şey yere düşmeden. bütün ekmek kırıntıları, unutulmuş bir peçete, lekelerinden sıyrılmış domates çekirdekleri. hepsi beyaz masa örtüsünden ayrılmışlardı ayan beyan gözüküyorlardı. her şey donmuştu. ben ısrarla örtüyü defalarca silkiyordum ama çoktan üstünden düşüp havada asılı kalmış ekmek kırıntıları, unutulmuş bir peçete, lekelerinden sıyrılmış domates çekirdekleri bu masa örtüsünün bırak rüzgarını tokatlarını bile önemsemiyordu.

onlar öylece havadayken hiç bir şey olmamış gibi pencereyi kapatıp içeri de giremiyordum. tam anlamıylar herşeyle askıda kalmıştım. batamıyordum. çıkamıyordum. telefonu kapatamıyordum. evden çıkmam gerekti çıkamıyordum. öylece yaşamaya başladım. o mezarındaydı ve ben telefonda. dinleyebileceğim mercimek çorbası kokan nefesi dahi yoktu. çok kereler evine gitmeyi düşündüm ama lanet olasıca ahizesi spiral spiral yuvasına bağlı telefondan aramıştım. komidinin üstüne mıhlanmıştı yuvası ve ahizesi kulağıma. yapılacak hiç bir şey yoktu. küfürler ediyordum gecelerce, sabahlarca, gözümü kırpmadan öylece duruyordum. ondan başka hiç bir şey dinleyemiyordum. telefonum sürekli meşgul çalıyordu muhtemelen. kapım çalıyordu sık sık açmaya gidemiyordum.
yavaş yavaş yaşlanıyordum telefonun başında. o ise hızlı hızlı susuyor.

12 Aralık 2011 Pazartesi

gelecek uzun sürer.

"savaş bir gün biterse kendimize şunu sormalıyız, peki ya ölüleri ne yapacağız, neden öldüler?"


filmden sonra otobüste gölgesizleri okuyordum.



"hatta böyle bir karşılaşma için her an hazır tutmuştu kendini; önce hiç kıpırdamadan görüntüsüne alışsın diye ata bir kaç dakikafırsat verecek, sonra parmaklarının ucuna basa basa yaklaşıp burnunu okşayacak ve çenesinin altına namluyu sokup birdenbire ateşleyecekti. at, beynine saplanan kurşunla birlikte şahlanacaktı tabii, ardından, karanlığa fışkıran kanını bile görmeden yere devrilecekti. belki kuyruğunu birkaç kez sallayacaktı o sırada, yekinmek için bacaklarını bir kaç kez hareket ettirecekti ama kesinlikle kasılıp kalacak ve ölecekti."


hasan ali toptaşın öldürdüğü atla filmde ölen at çok başka nedenlerden ölmüştü tabii. ama aynı betimlemeyle. acaba aynı şekilde öldükten sonra neden önemsizleşebilir mi?

hem realist hem romantik bir filmdi. akım olarak. 25 yıl sonrasına dair hayaller kısmı hele.. gerçi o karadenizi bisikletle gezmece falan. neyse ben en çok afişteki sahneyi sevdim ama. yağmurla uyanmaca. hoştu.

bir de:
"ne korkunç, bir başına düşünmek şimdi seni 
daha da korkunç, bir başına değilsen oysa 
şeytan öylesine doyumsuz bir güzellik vermiş ki sana 
ne acı bu denli geç rastlamak sana 
ve böylesine erken ayrı kalmak sonunda."

(andrey voznesenski)


aslında düşündüm de bu şiirin başını ahmet okumadan önce sumru kütüphaneye bakarken tellenen sigarayı hepsinden çok sevdim.

11 Aralık 2011 Pazar

celal tan ve ailesinin aşırı acıklı hayat ağacı

perçembe saat 11:45te utkuyla el ele sinemajestiğin önünde 11:30 filmlerine geç kalmışlık nefesinde gişeye "hangi film başlayalı daha aşırı fazla olmadı" derken başladı herşey. iki seçenek vardı. the tree of life ya da celal tan ve ailesinin aşırı acıklı hikayesi. ikisini de görmek istiyordum. gişedeki adam the tree of life bileti kesti bize koştur koştur salona girdik. 
film başlamıştı. sean penn cam asansörden aşağı doğru iniyordu yakaladığımda. o asansörden epey bir süre indi gerçi film süresince. 
belgesel faslı başlamamıştı. bu filmden önce bana biri hayat ağacı dese aklıma ilk gelen film the fountain olurdu muhtemelen. darren aronofsky bu filmi izledikten sonra yemin ederim benim aklıma gelmişti demiş midir bilmiyorum. ama ben darren aronofsky bu filmi izlerken yan koltuğunda oturan kadın olsam seninki de farklı bir bakış acısıydı görsellikten diyorsan adam sana fena çakmış derdim. o da muhtemelen ben sıkılıyorsunuz diye o sahneleri uzatmadım bilsem ben de daha çok kıl köküne kadar sokardım o kameraları derdi. ah darren aronofsky ah.. sus da filmi izleyelim derdim. bu arada darren aronofsky ile asla ismen hitab edeceğim kadar samimi olmak istemediğimi fark ettim az önce. zira ağzımı doldura doldura aronofsky demek benim için büyük bir zevk.
the tree of life dönecek olursak bi aşağıdaki videoyu açın siz.filmin anlattığı geyiklere değinmeyeceğim hiç baba oğul ve kutsal ruh demeyeceğim. ben filmin bana hissettirdiklerinden bahsedeceğim. zaten açıkcası o ölüm haberinden sonrasını izleyebildiğimiz için o faslı kaçırdım ve tam olarak ölen hangi oğul bilmiyorum. salonda önümüzdeki adam büyük oğul öldü dedi ama sean penn büyük oğlun orta yaşlı versiyonu. bütün bu akıl karışıklıklarını çözmeden film için "orta direk amerikan ailesinin yaşayış ve çocuklarının masumiyetlerinden sıyrılışlarına parmak basıyordu" diye şeyler söylemem. zaten düşündükçe bu film öyle bir yorum istemiyor. başka şeyler anlattım ben size onlardan bahsedin diyor. 

 
''neredeydin? bir çocuğun ölmesine göz yumdun. her şey senin elindeydi. sen iyi değilsen, ben neden olayım?''

ben size özellikle ilk yarısının bana adeta bir meditasyonmuş gibi geldiğinden bahsedeceğim. film ben de ekrandaki her şeye dokunma ihtiyacı uyandırdı. bütüm o kımıltılara hareketlere, balonlara, köpüklere, dumanlara... bazen perdedeki herşeyi avucuma alabileceğim kadar küçülttü zihnim. o hareketlerin elimin ayasını gıdıkladığını hayal ettim. bazense kendimi gördüğüm her patlamanın bulutlanmanın içinde düşerken hissettim. benim her şeye dokunma hissim doruklarda iken şöyle bir şey fark ettim ki elim ayağım titredi. film müzikleriyle bana dokunuyor. o an aşırı derecede tuhaf hissettim. hala dinlediğimde sahnelerin gözümde döndüğünü hisssediyorum. yavaş yavaş yakınlaştığım ve en küçük yapı birimine kadar indiğim nesneler geliyor gözümün önüne. patlamalar en baştan beynimde patlıyor sanki. dünya yeni baştan evrenin vajinasından kurtulup soğuyor, defalarca..

öğleden sonra 15:30 seansına da celal tan ve ailesinin aşırı acıklı hikayesine gittik. daha bir kaç hafta önce güneşin oğlunu izlemiştik. o sebepten midir nedir bir bülent emin yararın üstünden başka türlü bi entrika bekledik. nebleyim mesela utku vurucu bir konuşma bekliyordum dedi. ben o yemek masasındaki konuşmasını beklenen konuşma diye nitelemiştim ama beklenen konuşmaydı işte. beklenen şeylerdense beklenmedik şeyleri tercih edergillerdeniz biz. 

Bazı insanlar yaşadıkları dünyadan sıkılırlar ve dünyayı değiştirmek isterler, dünyayı değiştiremeyince dünyalarını değiştirirler.

onun dışında hoştu. aile doğuştan biz daha bilmeden istemeden kaydımızın çat diye yapıldığı bir müessesedir görüşünden yola çıkılmış katilin maktulün herkes tarafından bilindiği ama cezayı kimin çekeceğinin sonuna kadar didik didik aranan hoş bir kara mizahtı film. sanırım onur ünlü filmlerinin en çekici yanı da bu. ha bir de ben en çok kamuran ninenin intihara teşebbüsünü sevdim. o giderken perdeyi açan polisteki doğallığa ise bayıldım. 


not: leyla ile mecnun izlemiyorum. 
not2:her şey iyi hoş da the tree of life le ilgili şunu itiraf etmezsem gözüme uyku girmeyecek. ben filmi izlerken 3 kanallı bir film de zap yapıyor mış gibi hissettim. bir kanalda belgesel, diğerinde amerikan dream ötekinde yorucu iş hayatını ele alan bir film yayınıyla cumartesi gecesi tv8i. paralelliği tartışılır bu üç kanal ben isterdimki geçişleri olsun. kelime oyunlu cin cümleler gibi karesel geçişler barındırsın. bu konuda the fall gibi şeyler olsun. nebleyim anne kelebekle oynarken kelebek kanadından bir deniz dalgalansın. bebeğin ayağındaki çizgilerden çöller doğsun gibi şeyler isterdim. 
not3: ben dünya oluşumu ve gelişimi sırasında her patlamada, her köpürmede, her ateş topunda milyon tane insan yüzü gördüm. 3 kişi ve onuların alt üst soylarından ibaretti. karl marx, dostoyevski, oğuz atay.

10 Aralık 2011 Cumartesi

aralığa dair düşüncelerim

hele bi otur soluklan yiğenim.

7 Aralık 2011 Çarşamba

isyan!

sol anarşik grupların saman altından yürüttüğü sular artık adeta artezyan kuyusundan fıştırır gibi fışkırıyorlar. sol göz ve sol dişlerin aktif görev aldıkları eylemlerde beyin büyük hasar görürken bölge ahalisi bu kardeş kavgası bitsin serzenişinde bulundu.

küfrede küfrede bağrıma bastığım baş ağrıları varken bir de yumurtadan çıkar gibi göz ve dişten kaynaklı baş ağrıları peyda oldu. çevremdeki her şeye tahammülüm bu ağrılarla ters orantılı olarak bir grafik çiziyor.

görmüş olduğunuz resim direk röntgen sonucudur. kırmızı yıldızlı noktalar tahmini ağrı merkezleri olup dallanıp budaklanarak dağılım şekildeki gibidir. bugün dişçinin "kulağına vuruyor mu bu ağrılar?" sorusuna "yöe" demem üzerine çok geçmeden kulak içi ağrı komuta birliklerimin "beyler ağrı yapmamız gerekiyormuş toparlanın hadi ayaklanıyoruz" demesiyle iş çığırından çıktı. doktora gidip "diş sinirlerimi alın! hepsini alın hepsini!" demek istiyorum. nerden öğreniyor bu çocuk böyle şeyleri derlerse tezer özlünün alınmıştı o bi nebze rahat etti. ben de rahata kavuşmak istiyorum derdim. o kim yavrucum mu derdi dişçim bana yoksa ah ah evet o da çok çekti der uzak denizlerin uzağında 7 cücelerin yaşadığı toprakların ötesinden bir derenin en dibine dalar orda yaşayan incisi bol midyelerde birinin kulağına eğilip tezer de çok güzel kadındı mı derdi bilemem tabi. ama bu işi çözsün isterdim. kökünden!

bir ay önce falan okudum heralde yaşamın ucuna yolculuğu. tezer özlünün Berlin-Hamburg-Berlin, Batı-Berlin-Doğu-Prag-Viyana-Zagrep-Belgrad-Yugoslavya-Bulgaristan-Niş-Trieste-Torino boyunca yolculuğu, sürüklenişi, altını çize çize yaşarken onun diş ağrısına üzülürken belkide kendi diş ağrımı örtpas etmiştim. bazen olur. insan başkasının hikayesine o kadar çok kaptırır ki kendini kendi hikayesini unutur. o yüzden acıklı hikayeler dinler insan ister istemez. içten içe bir keyif alır. benden daha kötü durumdakilerde varmış bak der kendi kendine başkasını parmakla göstere göstere. bu yüzden acun ılıcanın yaptığı "hayata dair iç burkan detaylı insan hikayeleri"ne sahip programlar inanılmaz izleniyor bu topraklar üstünde. dur bakayım şurda daha bok çukurana batmış bi insan varmış biraz ona hayıflanayım da iyi gelir belki.


ben öyle yapmadım ama. ben ben zaten showu izlemem ki. kendi diş ağrımı unutmak için tezer özlüyü kullanmadım böyle bir iftirayla başa çıkamam. uzak denizlerin uzağında külkedisinin kötü kalpli üvey annesinin yaşadığı toprakların çok çok ötesinde okyanuslar dibinde bir deniz atı bulur onla yaşarım daha iyi. hem deniz iyi gelir. deniz ağrıları kaldırır. ben suyun dibinde ağrısız yaşarım. 




nereye varmak istediğimi bilmiyorum. kelimeleri toparlayamıyorum. evde hiç kelime kalmamış. komşular açmıyor kapıyı. halbuki elimde bir tabak aşure. aşure sevmem ben. siz severseniz bütün aşureler sizin olsun bana kelimelerimi verin. cümleler yapayım onlarla. bir yerlere uzanan cümleler. bir rafın üstünden kavanozu bana verivericek olan cümleler...




  


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...