16 Mayıs 2011 Pazartesi

andriyan..

/uzun zaman önceydi hepsi. andriyan çok uzun zaman önce girmişti hayatıma. çok uzun süre önce yazmışımdır bunları. ama yine kurcalamaktadır aklımı. çünkü hala gelmemiştir. ve bu yazının şimdi yayınlanması bir nevi kayıp aranıyor ilanı niteliğindedir./


Işık söneli tam iki saat on üç dakika oldu. Çoktan hatasını anlayıp geri gelmesi gerekirdi. Kendini naza mı çekiyor yoksa gerçekten mi çok kızdı anlamak oldukça zor. Zaten kafam da allak bullak. Bizi neyin bu hal getirdiğini, neyin beni bu karanlıkta bırakacak kadar karattığını düşünüyorum son iki saat on dört dakikadır. Hiç bir soruma cevap bulamıyorum, soru işaretlerim ellerimde ufalanıyor. Bu kadar karmaşanın tozun içinde bildiğim tek bir şey var o da en uzun ayrılık bu bir tartışma sonrası yaşadığımız…

Daha önceleri de oldu minik tartışmalarımız hayatımızda hep bulundu. Fikirlerimiz uyuşmadı, birimiz doğuya gitmek isterken diğerimizin batı sevdası hiç bitmedi. Bazen hiçbir yere gidemediğimiz olurdu sırf bu inatlaşmalardan. Gerçi dinlediğimizde birbirimizi çoğu zaman ortak bir yön bulurduk. Karartmazdık hiç... Hatta bazen benim gökyüzüne gidelim diye tutturduğum olurdu. Bu ciddi adam için büyük çocukluktu. Bazen beni fazlasıyla çocuksu bulurdu, çocukları çok sevdiğinden aslında büyük bir sorun yoktu. Çocuk olduğumda bile beni hep dinler ama mutlaka dinler, anlardı. Hiç olmazsa anlamaya çabalardı. En olmadı anlamış gibi yapıp alaycı ama içten bir gülüş atardı.

Genel olarak konuşmalarımızda, -tartışmalarımızda- hep beni ikna etmeye çabalardı. Ona göre çocuk kabuğundan çıkartılıp büyütülmesi gerekendim ben. Ve o da bunu en büyük amacı edinmişti. Büyütmek zordu beni ama ikna konusunda oldukça başarılıydı. Özenle seçtiği kelimeler yalan yanlış bile olsa bazen sırf büyüsünden itiraz edemezdim. Çoğu zaman saatlerce konuşurdu ve bu konuşmanın çabanın ödülünü kabullenişimi büyük bir gururla izlerdi. Bana karşı kazandığı zaferleri-davaları- hep ayrı tutmuştu biliyorum. Ve aslında benim insafımlaydı. Bizim kurduğumuz mahkemelerde hakim de davalı da hep bendim. O en tatlı kelimelerini en saklı köşesinden çıkarır huzuruma delil olarak koyardı ki; o kendi davasına öle inanırdı ki, inanmış, ikna olmuş gibi yapar, gülümser, emirlerini yerine getirirdim.

Ama bugün Andriyan hiç olmadığı kadar sinirliydi ve ben onun hiç alışkın olmadığı kadar inatçı. Bugün ısrarla çıkarmadım üzerimden şımarık küçük kız kostümümü aslında benim değildi hiç yakışmamıştı da ama bugün… Çıkaramadım işte… Ve Andriyan için hayattaki en dayanılmaz kılıktı bu sinirli olduğu anlarda. Sakin zamanlarında olsa belki, belki o zaman uğraşırdı, hele hafif çakır keyifken, en nazlı şımarık kızın bile nazını çekerdi. Ama bugün… ah ben! Onu bu kadar iyi tanıyan ben… Çıkaramamıştım bu kostümü… Andriyan bu güne kadar benimle hiç tanıştırmadığı biri kılığındaydı… Gittikçe yabancılaşıyordu... Her zamankinden daha da kararıyordu… Uzaklaşıyordu…

Andriyan kapıyı çarpıp beni karanlığa emanet edeli iki saat kırk altı dakika oldu.
Geri dönmeliydi. Özür falan beklediğim yok. O kara adam hiçbir zaman özür dilemedi. O kara adam kapkara ceketi ardına saklanır, az evvel evrene attığı kapkara sözlerin affı için hiç uğraşmazdı. Özür kelimesi yoktu sözlüğünde, yerine hep hazır kullanılmayı bekleyen sağ cebinde sessiz kelimeler taşırdı. Suskunluğu sayılabilirdi bu kara adamın en büyük özrü… Onun dışında özür kelimesi hiçbir zaman sesli harfleriyle dökümlememişti dilinden. Hep aksi bu kara adam hep çatık kaşları… Ama yine de…

Ben Andriyan’ı anlamayı çok önceden öğrendim. Daha ilk gördüğümde tanıdım onu ben. Karanlığıyla beraber ilk anda sevdim. Beni seçsin, en güzel kelimelerini benimle yazsın en güzel çizgilerini benimle bıraksın istedim…

Aylarca o masanın sağ tarafındaki komedinin ikinci çekmecesinden izledim onu. Her an daha fazla hayran oldum bu kapkara adamın kapkara duruşuna. O görmezdi beni belki hatta burada olduğumu bile bilmezdi, fark etmemişti.

Bazen bütün gece yazar, çizer, olmaz istediği kelimeleri seçememenin aradığı cümleleri kuramamanın siniriyle kâğıtlara saldırırdı. Hepsini buruşturur atardı. O denemelerinde, buruşturduğu kâğıtlarında ne yazdığını bir tek kendisi ve o an elinde olan kalem bilirdi. O kalemin en büyük cakasıydı. Hiçbir şekilde anlatmazdı andriyanın sıkıntısını. Sırrını hep saklardı. Bu nedenle andriyana çok nadir gelen o anlarda aradığı bulmak istediği kelimeleri, o an onu o kadar sıkan hikâyeyi hiç bilemezdim. Sadece o anların verdiği sıkıntı okunurdu yüzünden. Aslında ben en çok o anlar isterdim andriyanın elinde olmayı. Andriyan öyle gecelerde fazlasıyla sinirli olurdu, kimse ona yaklaşmak istemezdi. Ama ben o kadar emindim ki onun aradığı kelimeleri bulacağıma, onu o kadar iyi anlamıştım ki…
Bu kara adamın ardında, en dış duvarın az içinde, merkezden fazlaca uzakta gri bir sis vardı. Kendini öyle saklardı ki, bu sise ulaşmak, görmek, dokunmak bile büyük maharetti hem siz ölümlülerin dünyasında hem de bu çekmece halkı arasında.

Onun beni ilk tanıdığı gece mesela… Herkes o geceyi o geceki andriyanı fazlasıyla sıradan bulmuştu. Ama ben kapıyı açmasıyla anlamıştım büyük bir terslik vardı o gece. Çekmecenin aralığından gözüme giren ışıktan zar zor seçebildiğim kadarıyla kara adamın yüzünde gördüğüm manzara onun en kara hallerindendi. Belki de en karasıydı. Gözlerinin etrafında her zamankinden de derin bir belirsizlik vardı. Ve yine kızgın mı kırgın mı şaşkın mı hiç anlaşılmıyordu. Bin bir duygunun bin bir kıvrımı vardı yüzünde ve o gece hepsi sözleşmiş gibi kırışmıştı.
Sanki sabah Andriyan çıktıktan sonra derin bir uykuya dalmışım, yüzyıllık bir uyku uyumuşum, yüz yıl sonrasının gecesine uyandığımda bu karşımda duran yüzyıl yaşlanmış Andriyan!

Ne olmuştu Andriyan'a. Ne bu hale getirmişti onu? Şu azıcık aralık çekmeceden de hiçbir şey gözükmüyordu ki… gerçi kimse de ilgilenmiyordu andriyanın yüzündeki kırışmış çizgilerle. Ansızın vurmuş, andriyanın karanlığını daha da çok karalayan gölgeyi kimse fark etmiyordu. Fark etseler bile hiç kimse aldırmıyordu. Bir bendim meraklı o gece… 
“biraz itsek, açılsa şu çekmece..” 
            ama hiç biri yanaşmamıştı. Andriyanın karanlığındaki karartıyı pek umursamamışlardı. Aslında ben yeni sayılırdım o zamanlar aralarında. Hepsi daha önceden andriyanın yüzlerce halini görmüş olmalıydı. Benden önce ben bu çekmecedeki rolüme kavuşmadan önce defalarca karanlıklar tutulmuştu andriyanın karanlığında ve artık sıradandı birçoğu için bu kopan fırtına…

“ama bu başka biliyorum… Hissediyorum… andriyanın, bu kara adamın karanlığındaki sis bile karanlık bu gece görüyorum…”

Odanın tam ortasında birkaç dakika duraksamıştı andriyan. Odayı aydınlatan ışıkla arama girince daha rahat görmüştüm. En güzel o an inceleyebilmiştim onu. Sonra tam tahmin ettiğim gibi gelip oturmuştu masanın başına… Gözlerinde belirgin bir dalgınlık vardı. Her zamanki gibi sigarasını ceketinin cebinden çıkarıp masanın üstüne bırakmıştı. Yeni bir paketti! Günün ilk paketi değildi, yüzünün hüzünlü kıvrımlarndan biri fısıldamıştı, çok sigara içiyordu bu ara. Vakit geçirmek ister gibi paketle bir süre oynayıp döndürmüştü. Yaptığının saçmalığını kısa sürede fark edip paketi özenle açmıştı. İçinden ona göz kırpan bir tanesini kırpılan gözü hiç fark etmeden seçip dudaklarıyla kavuşturmuştu. Çakmağını ceketinde unutmuştu. Pek şaşırtıcı bir dalgınlık değildi. Ceketini aramak zor gelmişti, ya da kırmızı büyülü siyah çakmağından ilk paketini bitirdiği sıralarda ayrılmış olmalıydı. Kaybetmiş olması daha olasıydı. Bunu ona sorma fırsatını hiçbir zaman bulamadım. En sevdiğim çakmağıydı o andriyanın, gece karanlığının üstündeki minik yıldızların kırmızı parıltısı gibiydi. Andriyan için o kadar da özel değildi büyük ihtimal çünkü yokluğunun pek üstünde durmamıştı. Aslında bu gün üstünde durulacak daha önemli şeyler olduğundandı belki de. Kırmızı büyülü siyah çakmağını unutmuştu.

Çekmeceden bir kibrit alıp duraksamadan yakmıştı. Kibritin ucunun zavallıca yanışını bir süre izlemiş sonra dudaklarına değen sigarasına bakmıştı. Nedensiz bir kıskançlık doğurmuştu bu bakış içimde… neyseki ömrü benden fazlaca kısaydı. Ömründen ilk nefesi çalarak yakmıştı andriyan sigarasını. Gözlerini bir süre belirsiz, benim göremediğim bir noktada oyaladıktan sonra ne yapacağını bilemez bir havada aniden pencereyi açmıştı.

Mevsimin kararını kıştan verdiğini unutmuş olmalıydı andriyan o gece. Kar soğuğu taşıyan havayı doldurmuştu odaya. Titremiştim aniden. Tutmaya çalışsam da bir hapşırık sesi kaçmıştı çekmeceden. Andriyan duymuş olamazdı. Bir ölümlü duyamazdı bizim hapşırıklarımızı, tıpkı kahkahalarımızı, çığlıklarımızı, hıçkırıklarımızı duyamadıkları gibi… Ama o aniden dönüp bana –çekmeceye- bakmıştı. Sanki üşüdüğümü duymuş, hissetmiş anlamış gibi pencereyi kapatmıştı.

Sigarasının ömrünü biraz daha kısaltarak defterine gitmişti eli. Masası fazla düzenli sayılmazdı ama en azından kullanabileceği kadar bir boşluk vardı önünde. O gece her zamankinden çok istemiştim beni seçmesini, o gece herkesten fazla dilemiştim hikâyesini bana anlatmasını. Aklındaki kelimeleri benimle yazmasını. Hikâyesini ilk önce ben bilmeliydim…

Andriyan garip bir isteksizlikle çekmeceye bakmıştı. Yavaşça eli çekmeceye ilerlemişti. Eli bakışlarından daha hevesliydi yine de büyük bir tereddüt vardı yüreğinden yansıyan.

O an bütün çekmece halkı nefeslerini tutmuştu. Fazlaca heyecanlı bir andı. Hiç kimse kıpırdamıyordu bile. Herkes merakla andriyanın kararını bekliyordu.

Hızlı bir dedikodu furyası başladı. Birkaç haftadır gözdesi olan şu yeşili mi seçecekti yine? Belki andriyan farkında değildi ama haftalardır hep eli ona gitmişti. Yeşil kaleme sorarsanız tartışmak yersizdi. Bu gece de yine aynı şey olacaktı. Şüphesi bile yoktu andriyanın kararından. Andriyan bu heyecandan ve bekleyişten habersiz. Hızla açmıştı çekmeceyi.-kısa bir baş dönmesi- hiç birimizin heyecanını duymamıştı, görmemişti. Onun suçu değildi bu tabi ki de. Hiçbir zaman görmemişti ve göremezdi de zaten. Rasgele bir kaleme sürüklenmişti eli. Fazlasıyla umursamazdı. Ve dokunduğu kalem ben değildim. Andriyan büyük bir hata yapmıştı. Beni seçmeliydi!
O gece o sisi karartan, içindeki karartıyı bile karalayan, gölgeleyen hikayeyi bana anlatmalıydı andriyan ben bulmalıydım ona en güzel, en doğru, en büyülü kelimeleri. Benimle yazmalıydı hikâyesini!
Ama o, o gece fazlasıyla eski birini seçmişti. Eski bir dosttu belki de bu gece aradığı ve ben yeni olduğum için hiç aldırmamıştı bana. Onun beni tanımıyor bilmiyor olması benim onu anlamayacağım anlamına gelmişti bir anda. Ya da belki de andriyan bunları hiç düşünmemişti. Zaten fazlaca umursamazdı o gece.
Karar andriyanındı nedeni ne olursa olsun. Elimden hiçbir şey gelmemişti. Çekmeceyi ittirdiğinde benim dışımda bütün çekmece halkı kendi işlerine dönmüştü. Ama ben o minicik aralıktan andriyanı izleyen gözlerimi çekememiştim.
Andriyan’ın yüzündeki öfke kıvrımı daha belirginleşmişti. Sigarasından derin bir nefes alıp defterinin sıradaki sayfasından çok sonraki bir sayfaya dikmişti gözlerini. Ve o lacivert kaleme sarılıp anlatmaya başlamıştı hikayesini. İçimde öleli-söneli- birkaç dakika olmuş ama hala sinsi özlemi –dumanı- tüten sigarasına duyduğum kıskançlıktan çok, çok daha büyük bir duygu oluşmuştu o lacivert kaleme karşı.
Ona dokunuyordu. Elinin bütün sıcaklığıyla ona sarılmıştı. Onunla konuşuyordu.

Andriyanın kaşları daha da çatışmıştı birkaç dakika sonra andriyan birkaç kelime yazıp karalamıştı. Devam etmek istemiş yine olmamış bu sefer öfkeyle buruşturup atmıştı. Sıradaki sayfalarında kaderi hep benzer olmuştu. Andriyan hepsinin başına bir kaç kelime yazıp terk etmişti. O an içimdeki kıskançlıkla birlikte acıma uyanmıştı. Andriyan fazlasıyla sinirliydi. Uzun zamandır olmadığı gibi. Hiç huyu olmamasına rağmen lacivert kaleme fazlasıyla yükleniyor hatta eziyet diyordu. Kelime bulamıyordu andriyan. İçindeki her neyse onu dökemiyordu. Bulamadıkça daha da çok sinirlenmişti.
Aslında şimdi düşünüyorum da, o gece andriyanın zulmüne acıma melodisi altında bile o lacivert kalemi suçluyordum. Andriyanın kelimelerini yazamayan oydu! Andriyan’da değildi suç. Andriyan anlatıyordu ama o lacivert kalem fazlasıyla yeteneksizdi. Bulamıyordu andriyanın kelimelerini. Oysa ben olsam andriyanın elindeki… Yazardım. Zihnimdeki en güzel kelimelerin tek tek kapısını çalıp, En büyülüleriyle bana bahsettiği hikâyeyi, düşlerini, o geceki öfkesini, karartısını… Hepsini anlatırdım.

Saatin akrebi on ikiye veda edeli fazlasıyla olmuştu. Andriyan hala net bir şeyler yazamamıştı ve paketindeki sigaraların yarısından çoğu tükenmişti.

Odanın havasından sıkılmış olacaktı ki önce camı açmıştı sonra bununla yetinmeyip -yetinemeyip- pencereyi kapatmaya gerek duymadan içeri gitmişti. O odadan çıktıktan sonra birkaç kar tanesi geçmişti pencerenin önünden. İçeri sihirli bir rüzgâr süzülmüştü eski perdeyi havalandırarak. Önceleri sakin görünen bu esinti lacivert kaleme yaklaşırken uzun süreli bir öfkesini anlatıyor gibi hırçınlaşmıştı. Lacivert kalem minik rüzgârın bağırtısına hazırlıksız yakalanmıştı, dayanamamıştı ve hızlanarak masanın ucuna doğru bir yolculuğa çıkmıştı. Rüzgârın son çığlığında kendini boşlukta bulmuştu.

Yere fazlaca sert vurmuştu. Rüzgârın çığlığını bastırmasa da iç acıtıcı bir feryat duyulmuştu. Lacivert kalemin yere çarpma sesi duyulduktan kısa bir süre sonra birkaç kar tanesi daha süzülmüştü pencereden ve en sonuncusu sanki bana göz kırpıp havada erimişti. O an hiç fazla ciddiye almamıştım. Sadece içime bir ışık saçmıştı o kar tanesi.

Rüzgâr bütün hırçınlığını toplayıp yerine tatlı hoş, yaz esintisi gibi beni bile üşütmeyen bir serinlik bırakıp, perdeye son bir kez daha dokunarak gitmişti. Rüzgârın bu sevgi solu vedasından hemen sonra andriyanın ayak sesleri duyulmuştu koridorda.

Elinde şarap şişesi vardı. Derin bir iç çekiş eşliğinde masaya oturmuştu. Ona bir şeyler anlatmasına izin vermeyen kırışıkları doldurmak için birkaç defa su çarpmıştı yüzüne. Damlaları hala saç diplerindeydi. Şarap şişesini dudaklarına götürüp yitirdiği çakmağın büyüleri rengindeki şarabı büyük bir açlıkla yudumlarken, saçlarından ona hayran bir damlayla vedalaşmak zorunda kaldı. Bu vedalaşmadan andriyanın haberi olamadı tabiî ki. O hikâyenin çok kısa bir bölümüne tanık olmuştu ve asla bilemeyecekti sonunu. Andriyan onun hüzünlü vedasını hiç duymadı. Damla yere düşüp daha küçük damlalara kırıldığında andriyan şişeyi masaya bırakmıştı, gözlerini defterine dikmişti.

Boş bir sayfa açıp onu diğerlerinden ayırmıştı. Andriyan o gece çevresindeki çığlıklara karşı oldukça duyarsızdı. Hiç sormamıştı o yaprağın diğerlerinden ayrılmak isteyip istemediğini. Merak etmemişti çünkü. Çünkü aslında hiçbir şey önemli değildi o gece andriyan için.

Ama ayırdığı yapraktan onu fazlasıyla onurlandırarak özür dilemişti andriyan. Yine sessizliğini konuşturmuştu. Karanlık bakışlarını bırakmıştı yalnız ona. Hiç konuşmadan yazmadan bir araca ihtiyaç duymadan kâğıdın boşluğunda bir süre gezdirmişti gözlerini. Kâğıda dokunmuştu. Bir süre huzur dolu bir sıcaklık hissetmiş sonra eli yanmış gibi bir ifade gelmişti yüzüne. Söndürür gibi buruşturup atmıştı. Sanki hiç kalemsiz anlatmıştı yazmaktan belki yazarsa somutlaşmasından, canlanmasından korktuğu bir anı sadece gözleriyle. Sonra hiç olmamış saymak adına yırtıp atmıştı. Şimdi yaşanmış anlardan uzak minik hikâyeler uydurma vaktiydi.

Gece andriyan için yeni başlamıştı…

Şarabından bir yudum daha almıştı, sonra lacivert kaleme bakınmış ama fazla aramamıştı. Yokluğundan pek etkilenmemişti. Lacivert kalem biraz içerlemişti bu duruma bu kadar çabuk unutulmak ağırına gitmişti ama yapacak bir şeyi yoktu. Onu o kötü rüzgâr bulunamayacağı bir köşeye saklamıştı.

Andriyan fazla düşünmeden çekmecesine bakmıştı. Aslında kızmıştım bu kadar vefasız olmasına ama sonra o kalemin yeteneksizliği gelmişti aklıma ve andriyana karşı bir dava da daha kendime karşı andriyanı savunup kendi dava düşürtmüştüm.

Andriyanın beyaz elleri yine aynı melodiyle bu sefer yalnız biraz daha aceleci çekmeceye yönelmişti. Ancak bu sefer çekmecedeki heyecan fazlasıyla sönüktü. Çekmece halkı alışkın olduğu hatta artık sıkılmaya başladığı bu manzarayla hiç ilgilenmemiş, izlemeye değer bulmamıştı. Çoğu akrep 12’ye daha yeni veda ederken derin bir uykuya bırakmıştı kendini.

Sanki çekmecede benden başka kimse yokmuş gibiydi. Kalp atışlarım yankılanmıştı

Andriyanın eli üstüme doğru gelmeye başladığında yürek çarpıntımın diğerleri uyandıracağından korkmuştum. Andriyan hiç bakmıyordu aslında şarabından bir yudum daha almıştı o sırada. Ama beni seçmişti parmaklarıyla, bana dokunuyordu… belki ilk görüşünde beni, Sadece baktığı anda fark edememişti beni. Açıkçası göz alıcı bir güzelliğim yoktu. Hatta çirkin bile sayılabilirdim. Yeşilin o kadar yıl geçmesine rağmen eskimeyen parlaklığı yoktu bende. Olmamıştı da hiçbir zaman. Umursamazca uzatmıştı elini bana, ama ellerinin sıcaklığıyla buluştuğumda hissetmişti beni. Minik kalp çarpıntılarımı duymuştu sanki. Anlamıştı heyecanımı, hissetmişti titreyişimi. Titremiştim onun dokunuşuyla çünkü “birine dokunmak evrenin ruhuna dokunmaktı” ve o benim evrenime dokunmuştu. Belli belirsiz bir tebessüm geçmişti yüzünden. Çok az şarap kalmış daha çok hüzünle dolmuş şişeyi masanın üstüne bırakırken yüzündeki hüzün kırışıklığı da bana göz kırpıp, bir yıldız gibi kayarak veda etmişti andriyana.
Andriyan bir kez daha gülümsemişti sanki hoş geldin diyordu bana. Ben de gülümsemiştim ona sonra fazla rutin ama olağan üstü büyülü bir ritimle açmıştı sayfayı. Beni nazikçe kavuşturmuştu sıradaki beyaz bir yaprakla… andriyanın eli tütün kokuyordu.

Güneşin ilk ışıkları şehre deyip gecenin karalığıyla savaşan, dağıtmaya çalışan sokak lambaları sönene dek andriyan en güzel hikâyelerini fısıldamıştı bana ve ben o hikâyelere layık en güzel kelimeleri seçerek bırakmıştım cümleleri bana-bize- ayırdığı sayfaya…

Anlattığı hikâyeler öyle güzeldi ki onları sayfalara anlatmak bile yeterince heyecanlandırmıştı beni. Hayallerindendi bütün hepsi. O gece o günkü karanlığından hiç bahsetmemişti ve ben de hiç sormamıştım.

Andriyanın hikâyelerini ilk ben dinliyordum. En büyük hayalimdi ve şimdi andriyanın sıcacık tütün kokulu ellerindeydim. Hikâyelerinden bir rol kapma fikrinin oldukça uzağındaydım o zamanlar zaten ben basit bir kalemdim.

Hayır! Andriyan bana dokunmadan önce evrenimi onurlandırmadan önce basit bir kalemdim. Artık ben adriyanın kalemiydim!

En güzel yazılarını, hikâyelerini birlikte yazdık. Yazacağız da! Andriyanın kalemim ben! Hala kalemiyim onun.

Biz sadece ufak bir tartışma yaşadık fazla abartılmaya lüzum olmayan.
Biliyorum gelecek birazdan andriyan.

Beni kısa bir süreliğine emanet ettiği bu karanlıktan alacak. Ellerinde avutacak hiçbir şey yazmadan sadece tutacak. Suskunluğunu süslemek adına Belki ufak bir desen çizecek. Ama mutlaka susacak. Özür kelimesi yerine suskunluğu seçecek ve ben asla naz yapmayacağım bu sefer kara adama! Başladığı deseni bütün gücümle güzelleştireceğim. Ve dilediği kadar susmasına izin vereceğim.

Ah kara adam!
Bu oda ve karanlığıyla beni baş başa bırakalı tam dört saat yirmi iki dakika oldu.
Geri gel kara adam!
Ben hala senin kaleminim.
Ben hala andriyanın kalemiyim!
Hala andriyanı bir tek ben anlayabilirim onu ve hikayelerini yalnız ve yalnızca ben anlatabilirim sayfalarca…

5 yorum:

Xibalba dedi ki...

okumaya başlayınca Mathilda-Leon hikayesi canlandı gözümde.Sonra biraz ilerleyince hikaye; ''çekmece halkı'' ile ne demek istediğini merak ettim.Cevabı öğrenince bir gülümseme oldu,hiç beklemediğim şekilde ters köşe oldum hikayedeki bakış açısı yüzünden.
Benim de kalem takıntım vardır,kalem güzel yazarsa,yazmaktan zevk alırım mesela,çirkin yazarsa,kalemi de atarım yazdıklarımı da.Bu hikayeden sonra kalemlerimi sevcem sanırım:)

kırmızı dedi ki...

her ne kadar kalemlerin yerini klavyeler aldıysa da kalem bi başkadır.:)

Xibalba dedi ki...

tabi onun yerini hiçbişey tutmaz.zaten yakın zamandan beri blogta yazıyorum ama defterler arasında kalmış yazılarım daha çok hoşuma gidiyor.gerçekten ben yazmışım gibi hissediyorum.
bazen döneyim deftere diyorum ya bakalım,bir hevesle bloga yazıyoruz..
ve şu sınavlardan bir kurtulayım blogunu baştan sona okuyacağım,içinden neler konuştuğunu merak ediyorum:)

kırmızı dedi ki...

ben de eskiden daha cok kalem kullanırdım. Hatta hikaye yazacagım zaman hala daha kagıt kalemle kurgulamak daha cok hosuma gider. Ama sonra bilgisayara gecirmeye hep üşeniyorum. Umarım sen de deftere geri dönsen bile bloga aktarmaya üşenmezsin, ben keyifle okuyorum yazılarını:)
Sınavlarında da kolay gelsin.

Xibalba dedi ki...

evet o aktarmak olayını ben de yapamıyorum.Yazdığım,yazdığım yerde kalıyor.
Aslında ilk defa yazdıklarımı açıyorum,defterde olduğunda pek kimsenin okuması mümkün olmuyor, tabi ordakilerin içeriği de farklı oluyor biraz.Beğenmene sevindim yazdıklarımı,birilerinin okuduğundan bile şüpheliyken:)
Ve sınav dileklerin için teşekkür ederim..

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...