24 Ekim 2015 Cumartesi

Olağanüstü Genel Kurul





KÖTÜ BİR RESİM ASARIM KORKUSUYLA HİÇ RESİM ASAMAYANLAR
DERNEĞİ YÖNETİM KURULU BAŞKANLIĞINDAN

DUYURU

Derneğimizin olağanüstü genel kurul toplantısı, üyelerin kendine çeki düzen vermesi gerekliliği hasıl olduğundan, derneğimizin kuruluş amacı ve bunca yıldır büyük bir özveri ile baş etmeye çalıştığı kötü resim asma korkusunu, duvarlara bakma korkusuna dönüştüren üyelerimizin yönetim kurulumuzca tespit edilmiş olup, üyeliklerini gözden geçirme zarureti hissedildiğinden, 11/11/2015 tarihinde saat 20:30da boş bir duvar dibinde aşağıdaki gündeme göre , çoğunluk sağlanamadığı takdirde ise ikinci toplantı aynı gün 21:30'da aynı gündemle, aynı yerde yapılacaktır. Genel kurul üyelerimize önemle duyurulur.

Genel kurul gündemi
1)    Açılış, yoklama ve içkilerin açılması
2)    Başkanlık divanının teşekkülü.
3)    Boş duvarlara saygı duruşu ve "Tutunamayanlar"ın ilgili bölümünün okunması.
4)    Yönetim Kurulu ve Denetleme Kurulu faaliyet raporlarının okunması,
5)  Denetleme kurulu tarafından tespit edilen korkusunu değiştirmiş üyelerin görüşünün alınması
6)  Üyelik durumlarının müzakeresi ve yönetim kurulu ile denetim kurulunun ibrası.
7)    Bilânço, gelir ve gider hesaplarının müzakeresi.
8) ikinci parti içkilerin açılması
9)    Yeni dönem çalışma programı, üyelerin sorumluluk alanlarındaki boş duvarların tespiti, asılmaya korkulan resimlerin belirlenmesi ve tahmini bütçesinin görüşülmesi.
10)    Derneğin, yurt içinde ve/veya yurt dışında kurulmuş olan federasyonlara üye olması hususunun müzakere edilmesi.
11)    Derneğe taşınır, taşınmaz menkul ve/veya gayrimenkul, boş duvar bulamayan üyeler için boş duvar alınması, kafa karışıklığı ve korkuların büyümesi için daha fazla resim  satın alınması ve dernekte personel çalıştırılması konularında dernek yönetim kuruluna yetki verilmesinin müzakeresi.
12)    Tüzüğün derneğin adına ve yaptırımlara ilişkin maddelerinde değişiklik yapılmasının müzakeresi. 
13) Dernek isminde bulunan "resim" ibaresinin yanına "fotoğraf" ibaresi eklenerek korkuların büyütülmesi. 
14) Yönetim Kurulu, Denetleme Kurulu (varsa Disiplin Kurulu) ve derneği bağlı olduğu federasyonda temsil edecek asil ve yedek üyelerinin seçimi.
15) Hala kötü resim asarım korkusunu yitirmemiş üyelerin korkularının dinlenmesi, 
16)  Dilek ve temenniler.
17) Sarhoş olup ağlaşmalar,
18) "Bir keresinde bir resim asmıştım aslında" itirafları
19) Yaptırımların konuşulması
20) Pişmanlık affının müzakere edilmesi
21) Dilek ve temenniler (tekrardan)
22) Kapanış.

9 Eylül 2014 Salı

bana bi kahve, sade.

durduralım ve sündürelim. (süründürmeyelim)

sakızları artık çiğnemeyelim sadece uzatalım.

yeni şeyleri sevme nedenim eskiye devam edersem bok etme ihtimalimden korkmammış.

hiç bir şey hareket etmesin.
takip edemiyorum.
filmlerin en güzel sahnesi hangisi ise orda ekranı durdurun ve önüme koyun.
her şey sadece fotoğraf olsun.
kitapların sadece tek sayfalarını verin. fotoğraf gibi bakayım.

devinim ve devrimleri durdurun.

hareketli resimler olmasın. resimlerde çok renk olmasın. müzikte çok ses olmasın.
arkadan gelen şeyler beni heyecanlandırmıyor. midemi bulandırıyor.

bütün duyularıma hitab etmeyin.
tek bir şey seçin.
çağrışımlardan vazgeçin.

yanınızda yalnız kalmama müsade edin.

20 Kasım 2013 Çarşamba

yenisi.

yaralarım var benim.
görür müsün bilmem.
görünen yerlerimdeler mi bilmiyorum.
dokunma ama sen yaralarıma. sevdiğimden sakındığımdan değil
yaralarımdan korktuğumdan.
kabukları var üstünde.
yokladığımdan değil.
acımıyor. varlıklarını hala hissetmem acıdıklarından değil.
kabuğunu kaldırınca kanayacak mı bilmiyorum.
çok zaman geçince kaldırılan kabuklar kanamaz ya
ben ne kadar zaman geçti
kanamayacak kadar geçti mi bilmiyorum.
dokunma sen.
dokunamıyorum ben.

22 Mart 2013 Cuma

ve son olarak günün şarkısı bütün sevip de kavuşamayanlara gelsin,

flashbacklerke düşünmek,
seni,
bana,
getirmezki...

10 Mart 2013 Pazar

çevir dünyayı tersine dönsün!

8 mart kadınlar günü herkesin dilinde. çünkü bu topraklar her kesimden, her yerden kadın şiddet görüyor. türü eli sıfatı değişiyor ama o adam olamamış erkek her yerde bir kadının peşinde.

*beyaz atlı prens, döveceksen gelme.

*mutfaktaki tencere kimin umrunda, dünyanın yükü benim omzumda.
           
       *dünya yeRiNdeN oYnAr KadInlAr öZgÜr oLsA!


*erkek vuruyor devlet koruyor
kadınlar her 8 mart gibi bu martta da bunları ve çok daha fazlasını bağırdı.
ama kadınlar hala ölüyor, şiddet görüyor, dinlenmiyor,o yokmuş gibi onun yerine karar veriliyor, onun bedeni üzerinde her türlü işlem yapılmasında beis görülmüyor.
en kalabalık en geniş yelpazeli eylem 8 mart eylemleri. alanlara sığılmıyor. çünkü herkesin peşinde. bütün kadınların peşinde.
istanbulun göbeğinde bile belli bir saatten sonra sokaktaki kadın sokakta olduğuna göre "bazı şeyleri göze almış" demek oluyor. en özgürü en eğitimlisinin bile en küçük sorunu bu.


bu güzel şarkı için bandistaya ne kadar teşekkür edilse az heralde.

8 mart emekçi kadınlar gününüz kutlu olsun.

6 Mart 2013 Çarşamba

mutluluğa boya beni

geçen senenin festivalinde vardı bu film. gidilcekler listesindeydi ama sonra vazgeçilenler listesine düşüvermişti bazı sebeplerden bugün izleyebildim keşke düşmeseymiş.
ne de güzel filmmiş.
her sahnesi apayrı bir zevk. mükemmel düşünülmüş, harika benzetmeler kullanılmış eğlenceli hüzünlü bol boyalı bir film. film bitince kanepede yanımdakine sokulup biz aynı resimdeyizdir dimi dedim.

filmi izlerken bazen neden eksik hissediyorum bitmemiş gibi hissediyorum onu cevaplandırdım. bazen herşey belki de bir ressamın kaprisidir, artık çizememesidir, unutkanlığıdır, bencilliğidir. ya da belki de ben ona göre tamamdım ona göre:
"ben onları terketmemiştim ki. onlara en temel gereklilikleri verdim. bazen; basit bir çizim, özenle hazırlanmış ayrıntılı bir resimden daha güzel olabilir." 

olabilir. olur.
devrimci ruhumu kaybedip-düşürüp-çaldırıp kendime ve herkese ihanet edercesine reformist olduğum bu günlerde bu film harika bir reformist filmdi. devrim yoktu filmde maalesef. ben içten içe bu halimle bile devrim olsun istedim bekledim ama o kendini başka bir yere bağladı.
olsun yinede çok hoş naif bir filmdi.

duygusal bakacak olursak da insan aynı filmdeki gibi eksiklikleriyle onu sevecek birini arıyor. onu o tamamlasın istiyor. ben istemem ama galiba. ben biraz daha frida gidibiyim. yaralarımla sevsin isterim gibi.
hani diego frida'nın yara izlerini öpüp kusursuzsun demiş ya. hayatında bundan daha fazla kıskandığım bir ilişki  olmayacaktır heralde.

"-sen ne için geldin?
-hiç, sadece seni görmek istedim.
-peki ya şimdi nereye gidiyorsun?
-seni çizeni bulmaya."

28 Ocak 2013 Pazartesi

istinat duvarı, hayatımızdaki yeri ve önemi

önce bir çatırtı duyuldu. ya etraf çok sessizdi ya da bu çatırdı epey gürültülüydü. sıcak borcamı soğuk ve ıslak tezgaha koydun mu sen hiç? koymadıysan işim zor. bu çatlama onun bir kaç beden büyüğüydü ama başka türlü nasıl tarif edilir güç...

"ben seni dinlemedim,
sen beni anlamadın."

buzullarım kalbini denedin mi sen hiç? buzullar sen tam stetoskopun ayaklarını kulağına ucunu buzula dokundurduğun an kırıldı mı?
en olmadı sıcak bir yaz günü kolaya buzluktan taze çıkmış buzu atmışsındır.
tutturuyorum bu sesi tanımlamak için çünkü sonrası yok.
sonra toz, duman, yıkıntı.
sonrası büyük bir gürültü.
sonrası pis. sonrası korku.

"gitmiyor,
gitmiyor,
gitmiyor,
gitmiyor,
git.."miyor"

hemencecik gürültü daha da arttı. polis itfaiye ambulans. hepsi bulunup geldi bütün sirenleriyle.
işleri güçleri yok muydu? daha başka sirenli ne vardı? başkası varsa ve unuttuysam affola ama kesin o da ordaymıştır. sirenden göz gözü görmüyordu. e dumanında etkisi vardı elbet.
sonra durdular. hiç birinin ilgi alanına girmiyordu. ölenyaralanankatilmaktülsuçluhırsızyangın yoktu. bir çöküntü vardı ama kurtarılacak kimsede yoktu. istinat duvarı çokmüştü. istinat duvarı yıkılmıştı. belediyeden birileri gelsindi de ne yapılacaksa yapılsındı. hemen aynı gecenin ana haber bültenlerine yetişsin diye haberciler koştu geldi. bir fasıl onların gürültüleri, ne oldular ne bittiler devle bize yardım etsinler..

akşam ajansta aşırı yağışlar nedeniyle yıkılan istinat duvarı vatandaşları mağdur etti.

"kurnaz oyunların,
çıkma bu yolların,
al senin olsun."

sonra gitti herkes. yavaş yavaş kaymaya başladığımı hissettim. yada duvarın tuttuğu bütün yer başıma yıkılıyordu. zaten bir çarpışma olduğunda kimin hangi yönde hareket etmiş olduğu mühim değil ki. bir ayrılma olduğunda yol yollar olduğunda yönün ne önemi vardı ki?
aslında en önce o duvarın yerinde esen soğuğu hissettim. sol yanım baştan aşağı ürperdi. sonra gözlarim kapandı. bu sefer herkesin hemencecik bilebileceği bir gümbütü koptu.

herşey tuzla buz oldu.
gökten toprak ve cam parçaları yağdı.
kumdan kaleleri dalga ham yapmış gibi oldu.
ertesi gün haberciler yine bildiriyordu.
istinat ve istirahat duvarının çökmesi ile birlikte yakınlardaki  i.a. dün gece büyük bir gümbürtüyle yıkıldı. şu an eskiciler ve çingeneler tarafından yağma ediliyor. dün ana baba yeri olan bu bölgede bugün herhangi bir görevli yok. i.a. kaderine terk edilmiş gözüküyor.


3. sayfalarda arıyorum bazen ismimi, göremeyince rahatlıyorum. sonra bazen uzanıp sağ ayak baş parmağıma bakıyorum. herhangi bir isim bağlı mı diye.

6 Aralık 2012 Perşembe

yastık adam

ankaraya kısa bir süreliğine gittiğimde hemen tiyatro biletleri alınmştı. en sevdiğim hayatımda sanırım en özel olan sahne şinasi de. oyunla ilgili hiç bir fikrim, ön bilgim yoktu. aslında bu oyuna tam da böyle gidilmeli.
o yüzden bu oyuna gitme ihtimaliniz varsa, bu yazıya devam etmeyin.

ankara seyircisine değinmek istiyorum ilkin.ankara seyircisi hem çok güzel hem çok kibar. böyle tiyatroyu sosyal etkinlik olarak bir tüketme amacı olarak değil de gerçekten saygı duyulan bir iş olarak niteliyorlar, önemsiyorlar ben de bunu çok seviyorum. istanbulda maalesef bu pek yok.

tıklım tıklım bir salonda güç bela herzamanki gibi önde gelmeyen kişilerin yerine geçtik. sahne açıldı.
oyunculuklar muazzamdı. istanbulda üst üste çok da başarılı olmayan oyunlar izlemiştim yastık adam hepsi üstüne bir sünger gibi kuruldu karşımda. oyunculuk için hiç bir şey söyleyemiyorum ama asıl benim söylemek istediklerim metine.
eşsiz bir metin. evet oyunculuk, dekor hepsi çok güzeldi ama metin.. ben ne kadar içten pazarlıklı bencil bir insanmışım onu anladım. benim o kadar güzel hikayem olacak hepsini de bir oyunca kullanıcam. peeh ben resmen türk dizi senaristi gibi her sezon birini işlerdim ne diyeyim. o ara hikayeler o kadar kusursuz o kadar güzeldi ki birine bu oyundan başlayacak olsam direk hikayelerden başlıyorum. hikayelerini o kadar seviyorum ki ana konuyu unutuyorum. oyun çok yüksek bir yerden başlıyor. ve sen daha fazla tırmanamaz derken nerede olduğunu şaşırıyorsun. katuryan'a üzülüyorsun, sonra abisine sarılıp ağlamak istiyorsun. fareler ve insanlar geliyor aklına. leninin çaresizce george bakıp yaptıklarını düzeltmesini istemesini hatırlıyorsun. aynı iç çekişle.
katillerin suçlu olmadığı bir oyun bu. bulunamayan bilmeceleri olan. kafa kurcalayan, tırnak yedirten.

zor bir oyundu. izlemesi gerilimi oynaması her şeyi zor bir oyundu. beklenmeyendi. büyüleyendi adeta. hiç bir abartısı, göze sokması olmayan elini üstünde gezdirdiğinde bir gram çapağı olmayan son zamanlarda izlediğim en güzel oyundu.

en içime dokunan da sanırım, en sevdiğim, yastık adam michal'e geldiğinde michal'in o boktan hayatı sırf bu hikayeleri sevdiği için yaşamayı kabul etmesi olmuştur.

5 Aralık 2012 Çarşamba

herkesin bildiği sırlar

geceleri pek fena yağmurlar yağıyor bu ara.
gündüz de yağıyor ama işi gündüz yağmak olduğundan değil. sanki gece her şeyi bitirememiş de ertesi güne sarkmış gibi. bazen insan öyle kavga ediyor. içinden bişiler demiş de sonu kavgaya denk gelmiş gibi. başını hiç bilemediğimizden, (bilemediğinden bilemediğimden bilememesinden) barışamıyoruz. barışmak bir yana kavgamız büydükçe büyüyor.




herkesin ilişkisinde sırları var. bu sırlar çevresinden sakladığı değil. sevgilisinden sakladıkları. bal ayında içi atmakta sıkılınmayan ama zaman geçtikçe içte büyüyen minik sırlar. bu oyun bunlara dairdi. çok güzel bir oyunculuk vardı. çok güzel gidememe vardı. çok güzel sarhoşluk vardı. özlediğim tiyatro gibi tiyatroydu. küçük sahneyi ben ayrı bir seviyorum sanırım. ordaki oyunları hep bir beğeniyorum. 

kavga ederek tutkularını yaşatan çiftler var. biz de onlardan biriyiz. kumandalar gibi tekleyen eski tüplü televizyonlar gibi vurunca düzelen her şey gibi. kavga ettikçe rahatlıyoruz. ama işte hani diyor ya sen karşındakinin hayalindeki olmadığını anladığında ya da kaşındakinin hayalindeki olmadığını anladığında işler sarpa sarıyor. araba freni boşalmışcasına bir duvara tosluyor. bundan sonra iki yol var. ya hurdacı ya da ordan burdan parçalarla tamir etmek. ve sonra elimize aha şimdi doğan bir eskisi gibi olmaz sorunsalı. 

ve daha da güzeli eskiden nasıldı ki sorusu aslında..


 oyun gayet sade, yalın sıcaktı. dekoru güzeldi. kostümleri güzeldi ifadeleri güzeldi. bir de o kadar gerçekti ki oyunun oyunluğu hakkında yorum yapamıyorum. tabiki aslında çok klişe bir konu. zaten adı üstünde herkesin bildiği sırlar. ama yine de insanı dürten konular. fotoğraf banyosu ile ilgili benzetme çok güzeldi mesela.
"bir fotoğraf çekersin, karanlık odaya gidersin, banyo edersin ilacı dökersin heyecanla bi de bakarsın istediğin bu değildir."
hani o da güzeldir kötü değildir. ama senin çektin sandığın şey o değildir. bozuk değildir. sadece sen başka bir şey çektin sanmışsındır. bu kadar basit.
ilişkilerde haklı haksız yoktur. suçlu suçsuz yoktur. sadece kendini ifade edememe. ve bizim büyük çaresizliğimiz beklentilerimiz vardır. o kimselere söylemeden içten içe beklediklerimiz. bize sunulan şeyleri bile göremeyecek kadar çok yolunu gözlediğimiz şeyler.





22 Kasım 2012 Perşembe

sergei trofanov.
yıllar sonra bana tekrardan resim yapma isteği getirmiş adam kendisi. 4b 5b kalemler almak lazım bak şimdi. doğru çizgiyi bulana kadar hafif hafif karalamak lazım. doğruyu bulana kadar denemek lazım. doğruyu bulunca tam ne oluyor peki? kilit gibi düşün işte. şifreli kilitler gibi. doğru kodları girince kendiliğinden açılıyor ya hani. öyle.
kararlar alıyoruz. sonra sıralıyoruz. bazı şeyleri erteliyoruz. erteledikçe isteksizleşiyoruz. erken yatıp erken kalkmak lazım. ben bunu bilir bunu söylerim.

14 Kasım 2012 Çarşamba

kaplumbağalar da uçar



gergedan mevsiminden önce diğer filmlerini bi izlemek lazım dedi sezgi. benim okula gidesim yoktu zaman geçmek bilmiyordu ben de onlayn izlersem izleyeyim diye oturdum. kalkamadım. 
nasıl bu kadar gerçek bu kadar yakın zamana dair, bu kadar geride, bu kadar ilkel ve bu kadar ironik bir film  yapılabilmiş çok merak ediyorum. o kadar ince bir konu ki bahsolan. çocuklar ve hatta savaş kapıyı iki defa çalmadan önceki çocuklar...
filmin görüntüleri, tabloları, diyalogları her şeyi kusursuzdu sanıyorum. hiç bir duygu sömürüsü içermiyordu. dokunuyordu ama bütün gerçekliğiyle dokunuyordu. kurşundan yapılan kolyesiyle, olmayan kolla göz yaşını silmekle, görmemekle, kırmızı balıklarıyla her şeyiyle kaplumbağalar ne zaman uçar diye sordurtuyor. 
bahman ghobadi'nin aklına bu isim edindiğim bilgilere göre savaş sırasında bombaların etkisiyle havalanan kaplumbağalardan esinlenerek gelmiş. ya da başka bir rivayete göre uçmak isteyen bir kaplumbağanın hüzünlü bir hikayesinden.
her nasılsa ismi cismi her şeyi etkileyici ve özenilmiş bir film.
oyunculara gelince, nasıl oynatılmış o çocuklara bütün bunlar bilmiyorum. tüm oyuncular amatör demeye gerek yok sanıyorum. mayın dendiğinde benim hep gözlerim dolar. "çünkü mayından kahpesi yoktur" demiş yılmaz erdoğan bir mektubunda. daha mayın dendiğinde benim gözlerim yanmaya başlarken kolu bacağı olmayan çocukların mayın topladığını görmek sabah sabah beni inanılmaz hırpaladı. sırf gerçeklere götümü dönmekten hoşlanmayan biri olduğum için filmi kapatmadın sanırım. o kadar içim acıdı ki. 
savaş savaş diye tükrükler saçan insanlar geldi aklıma. dilin ne önemi vardı ki söz ettiğimiz insan olduğunda. bu uğurda daha hiç bir şeyi bilemeyen sormayı bile akıl edemeyen çocukların annelerinin dillerinin ne önemi vardı? 
savaş her yerde en çok en anlamayana zarar vermiyor muydu?

sanırım bir savaş üzerine yapılmış en güzel en gerçek savaşa beş kala filmi benim için. bir de bambaşka bir boyutu var filmin... agrin.. o küçük güzel kız. elinde bir çocuk. herkes için kardeşi. 
dokunmak bile istemediği bir çocuk.
dokunmamak için kendini öldürmek istediği.

"intihar etmeden önce son bir kere soyunmak" agrinin uçuruma yürürken terliklerini çıkarması. yaklaşık 3-4 hafta önce bir kadının metro raylarına atlamadan önce elindeki şeyleri perona bırakması. köprüden atlamadan önce adamın montunu çıkarması. son bir kere bir şeylerden kurtulma isteği. halbuki ne önemi var ki?

13 Kasım 2012 Salı

The Fantastic Flying Books of Mr. Morris Lessmore



sevgili murat bunu izlersen bana haber et.
sevgili muratla haberleşme şansı olan kimse bunu izlersen murata haber et.

düğün şarkısı


tek kişilik oyunları ayrı bir seviyorum ben. bir gün mutlaka sahnede tek başıma olma hayalimde var hani. tek başına bütün derdini bi başına anlatmak. tek başına oynadığında her şey senin elinde. bakacağın noktalar, replikler... aslında en çok tek kişilik oyunlarda 4. duvar duvarlılıktan çıkar. çünkü partnersizliğini seyirciyle paylaşırsın. bunu dozunda yaptığında hoş dururken abarttığında tiyatroluktan çıkar.
düğün şarkısı ise her yönüyle tam, eksiksiz, ne fazla ne az bir oyundu. dolu dolu bir oyunculuk, bir jack daniels dolusu, daha meydana dökülmemiş ama kursakta her an bırakıverilcek hıçkırık, bir avuç göz yaşı ve bolcana  mutsuz kendini kandırmaya çalışan kadın kahkahası.
ben onu daha ilk görüşte tanırım. hayal kırıklığını sahnede, sokakta, otobüste, durakta, facesta partide hemen anlarım. boyasanız da anlarım yapıştırsanız da.

"ne yaptın aşilyus bize ne yaptın?"

bu konumuz değil. aşilyus bir erkek ne yaparsa onu yaptı. şaşırtmadı.
bizi karşımızda mükemmel türkçesi ve enerjisiyle harika kostümler içerisindeki kadının hayalleri de şaşırtmadı.
bir kadın geldi. güzelcene pofuduk bir yatağın üzerine oturdu ve bize her şeyi en başından anlattı. ben de anlatmak istiyorum bazen. çayın altını kısıp gelip her şeyi en baştan. sonra biraz karıştırıp dur şimdi sen şu ipin ucunu bi tut ben bi koşu diğer tarafları anlatıcam demek istiyorum. anlatırken karıştırınca ama çok karıştırınca bi yandan da çözebilecekmişim gibi çözemeyince bir yerleri uydurup inandırıp inanacakmışım gibi. ofelya çözebildi mi bize anlatırken? bilmiyorum şuan sanırım sonunu bile hatırlamıyorum oyunun. ama bize her şeyi en başından nasıl anlattığını nasıl her şeyi aşilyusla ilk bakışmalarından,  dünkü kına gecesine kadar.. kına gecesinde özgür bıraktıkları kuşlara kadar her şeyi sanki bizzat bende ordaymışım gibi hatırlıyorum. her şeyi o kadar güzel mimledi ki berrin akhasanoğlu sahnede tam olarak neler vardı neler var gibi davranılmıştı çıkaramıyorum.
gerçekten bi adamla mı dans etti yoksa manken miydi o? ben gerçekten birine sarılmışım gibi hissettim.


aşilyusu affettik mi? hayır affetmedik. korkakları biz hiç bir zaman affetmeyiz çünkü. kaçanları, öyle olması gerekmişti çok özür dilerim insanlarını, ceplerinde her zaman her durum için mazeret taşıyan insanları ölünce bile affetmeyiz. aşk olsun diyip geçemeyenlerdeniz. bu sebeple biz ofelya gibi her fırsatta papatyalarla süslü at arabasına kadar tahayyül edilmiş hayaller taşımıyoruz. ne zamandır taşımıyoruz?


neyse bu son paragrafı geçelim oyundaki ani duygu değişimlerindeki başarı her ne kadar oyuncununsa monologlardaki akıcılık, ikircilik ve tek kişilik bir oyunda, sahneden bir sürü karakteri bu kadar gerçekci geçirmek de sanırım civan canovanın oyun metninin başarısı.
"hayat bütün planlarımıza rağmen sürüp giden şeydir." çok acımasızca.
planları alt üst eden ne?
aşilyus mu? yoksa aşilyusu tanımadan hayal kuran ofelya mı?
aşilyusu ofelya mı tanımadı, aşilyus mu yanlış tanıttı?
ben neden sürekli bir tanık bir sanık arıyorum? bazı cinayetler faili mechuldur, bazılarınınki maktuldur.



"“Benim minik kuşum…” demişti babam, evlendiğim gün. “Demek uçuyorsun?” Ama ben… 
Uçamadım."

17 Ekim 2012 Çarşamba

açıl kafam açıl

geçen cuma gittik bu oyuna cevahir sahnesinde. tam da cevahir sahnesinin genişliğine göre bol alanlı güzel bir müzikaldi. müzikal kısmı pek haraketli eğlenceli insanı oyundan koparmayan cinstendi. oyunculuğunu ben biraz abartılı bulduk açıkcası. aslında metinde biraz abartılıydı. tamam tiyatro toplumun aynasıdır ama ben aynaya baktığım anda kafamın arkasını da görmüyorum mesela. biraz fazla ve yalın mesaj kaygısı oyunu basitleştirmiş. oyunun girişi çok başarılıydı. sanırım girişinden evvel dekor başarılıydı demek lazım. otel ve odalar başarılı bir şekilde yansıtılmış. her yerde bir hareket olması daha bu başlangıçtan insanı daha bir başka beklentiye sokmuştur aslında. o odalar sanki hep dolu olmalıydı da unutuldu gibi hissettim. ben öyle insandan dekorları seviyorum.
oyunda maskeli balo sahnesini sevdim sanırım en çok. klasikti ama güzeldi.
artık her yere konu olan meşhur devlet daireleri sahneleri de güzeldi ama çok benzerlerine benzerdi.

12 Ekim 2012 Cuma

hayvanat bahçesinden kartpostallar

benim bu filmi sevmem lazımdı. çok sevmem lazımdı. alıp sarılmak istemem lazımdı. olmadı. hayvanat bahçesi vardı. güzel kadın vardı, kovboylu sihirbaz vardı, zürafa vardı. zürafanın karnına dokunma hissi vardı. ne de güzeldi halbuki.
evcil dünyadan vahşi doğaya salıverilen hayvan değil de insan olsun bu sefer denmiş. insanı kısmen korunmalı bir bölgede büyütüp sonra insanlığın içine salıverilince ne olcak denmiş gibi. ama bi tarzan değil. zira filmde minik kızımızı yine insanlar büyütüyor. ama evcil hayvanlarla büyüyor, minik kaplanlar, aslanlarla, uzun bacaklı zürafalarla sadece onlar hakkında bir şeyler bilerek ama çok iyi ve ayrıntılı bilerek büyüyor. ama insanlığın içine hatta bir masaj salonuna geldiğinde bile göze batan bir bocalama yaşamıyor. hemen uyum sağlıyor. sadece hayvanları yıkamaya, masaj yapmaya alışmış elleri erkek bedeninde biraz hoyrat kalıyor.

filmde çok çok hoş sahneler, anlar vardı ama sanki daha başka çok güzel şeyler varmış da o sahneler yanmış o yüzden bunlarla idare etmemiz lazımmış gibi bi hava vardı. böyle tuhaf sahne değişmeler insanın içinde bi tamamlanmamışlık hissi uyandırıyordu. hani böyle bi rüya bitmeden uyanmış gibi. sanki hep giriş bölümünde kesilmiş gibi.

bunun yanı sıra hayvanlarla olan çekimler ve özellikle kızın kaplanla diyaloğu çok sevimliydi. kadına zürafayı en güzel hayvan olarak belirleme hususunda yüzde yüz katılıyorum. bir de aslında bu yarı korunaklı insanlıktan kısmen uzak hayvanat bahçesinde bile güzelliğin belli kalıplar içinde olduğunu anlatılıyordu aslında lana bir yandanda. "kadının uzun inca bacaklısı ve uzun boyunlusu güzel olur" tıpkı zürafa gibi. bunu zürafayı sevdiği için mi kadına bu özellikleri yakıştırıyor yoksa kadına bu özellikler yakıştırıldığı için mi bütün bu özelliklere aşırı da olsa haiz olan zürafayı güzel buluyor biraz muallak. zürafanın bu zarifliğine karşı aslında ne kadar sorunlu olduğu o incecik bacaklarının üstünde kelimenin tam anlamıyla bir ömür geçirdiğini bilmek ise aslında bu filmden öğrendiğim bir şey değildi. yekta kopanın daha önce tanışmışmıydık adlı kitabındaki bir öyküsünde rastlamıştım.
"Bomboş bir bahçede zürafalar görüyorsun. Dişi zürafa dünyanın en
hüzünlü canlılarından biri. Hüzünlü olduğu kadar çaresiz. ince uzun
bacaklarını kırarak oturamadığı ya da yan yatmayı baþaramadığı için
doğum sırasında oldukça yüksekten düşecek olan yavrusunu
kaybetme korkusuyla geçiriyor hamilelik dönemini. Sonra doğum anı
geliyor. Yüzyıllardır süren gelenek değişmiyor ve doğanın zürafaya
verdiği kabiliyetsizlik sonucunda yüksekten düşerek doğmak zorunda
olan bebek zürafa, ilk nefesinden itibaren bir yaşama savaşına
başlıyor. işin acısı bu ilk savaşında düşman bir anlamda annesi.
Doğum sırasında anne zürafanın altına bir ağ gerilmesi gerektiğini
düşünüyorsun. Sonra bir anda kendini göbeğinde bir kordonla
düşerken görüyorsun. Hafif ıslak, şaşkın ve çırılçıplak, aşağı doğru
süzülüyorsun. Altında ağ yoksa düşüp ölebilirsin. Kısa bir an tepende
ne olduğuna bakıyorsun, sonra gözlerin ya ağ yoksa korkusuyla aşağı
doğru dönüyor ve aşağıda..…" 

filmde en sevdiğim şey hızlı değişkenli elbiseydi ondan bulup almalı. böylelikle sabah okula akşam tiyatroya gece asmalıya eve hiç uğramadan gidilebilir.
bir de su aygırının olduğu havuza yağmur yağışı vardı ki o benim en sevdiğim. en bayıldığım yerdi.

filmin konusu zaten tamamen kitapçıkta bahsolan kadar. dönmeye çalışması gibi bi şey yok ama. varsada filmdeki yanan sahneler arasında onlarda varmış. ben böyle daha bir o masumiyeti kaybetme falan gibi bir şey bekliyordum ama olmadı. ya da belki ben anlamadım hatta sonunda zürafanın karnına dokunurken tekrardan o masumluğu saflığı kazanıyordu da ben bilemedim.


4 Ekim 2012 Perşembe

filmekimi-düşler diyarı-no-onur savaşı

youtube ta hangi yeni türkü şarkısına bassam hüzünlü çıkıyor. yeni türkü dinleyicisi diye geçinirken bilmediğim bir sürü şarkıları olduğunu farkettim. canım acıdı.
ben şarkının sözlerini dinlerim. sen melodisini.
ben sahnelere bakarım sen repliklere.

bozuk para tamircileri dükkanlarını daha yeni kapatmışlardı. halbuki nöbetçileri olmalıydı. nöbetçi bozuk para tamircileri olmalıydı bu şehirde. nöbetçi mahkemeler vardı ya mesela. onun gibi. her sorunda nöbetçi mahkemeye gidilmez ama. neyde gidilir bilmiyorum geç kaldım o derse. 12:30 dersine geç kalmakla ünlüyümdür ben.
evi dinliyorum. ev çatırdıyor. huzursuzlanıyorum. dudak ısırtacak dost çatlacak bir filmekimi serisi yapamadım ya ona yanıyorum.
ilk 3 filme aynı gün gitmem sanırım bunda etkili.
düşler diyarı,
no,
onur savaşı.

kafamda bu üç film şehirden uzakta yaşayan bi grup insan içinde küçük kızı babası cesur olması için gaza getirir kız o kadar gaza gelirki şiliye gidip referandumda no der akabinde kızın babasının en yakın arkadaşı kıza tecavüzle suçlanmaya başlar ve kız bunu onur savaşı haline getirir.

tamam tamam abartıyorum. durum bu kadar da kötü değil. düşler diyarı çok hoş tatlı bir filmdi. filmdeki oyuncuların hiç biri oyuncu değilmiş. halktan kimselermiş. ama çok iyiydiler. doğaldılar. bilhassa hushpupy film de ısrarla cimcime olarak çevrilmişti pek bir sevimliydi. filmden sonra berkayla arby'se gittik. kıvrık patatesleri yerken çocuğumun saçları böyle olsun istiyorum dedim. berkay perma yaptırırsın dedi. perma yıpratır sen hiç bi şeyden anlamıyorsun dedim. halbuki perma demesine şaşırmam gerekirdi. belkide hepsi benim zihnimde olup bitti. filmde küçük kızın babasına ölsen hiç üzülmem hatta mezarının başında koca bir pasta yerim diyişi vardı ki oy oy oy dedim.

no ise kimselere söylemedim burda söyleyeyim bildiğin kapitalist bir filmdi. yani kapitalist ağır oldu tamam geri alıyorum. kapitalizmi kapitalizm silahıyla vuran bir filmdi o zaman diyelim. bir de ben o adamo çok seviyorum diyelim. hem de epeyi.

bu ara belgesellere sardım. mısırda geçen bir adamın gölgesinde bir diye bir belgesel izledim. sonra irandaki devrim sürecinde insanların nasıl baskıya alındığını sinemaların o dönemde nasıl değiştiğini neden nasıl yakıldığını anlatan bir belgesel izledim. bir de üstüne bu no. delirecek gibi oldum. her yerde aynı hikayeer var. ben insanların aynı hikayeleri yaşamasına sinir olurken bir de her ülkede aynı sorunlarn aynı şekilde cerayan etmiş olmasına çıldırdım. insan her yerde bu kadar aynıyken sorunların her yerde çözümsüz olmasına üzüldüm. tarihin tekerrüründe un olmaktan korktum. filmde tahminen şöyle bir replik vardı:
"evet efendim 15 dakika evet propagandası 15 dakika hayır propagandası yapılacak. ama endişelenmeyin aslında 15 dakika hariç hep evet propagandası yapılacak"
pazarlama diye bişey var ben ona inanıyorum bu filmde tam onu diyor.

onur savaşını sevmedim. yani isveçin manzaraları dağları negzelmiş dedim. erkeklerinin tersi pismiş dedim. içmeyi bilmiyorlarmış dedim geçtim o kadar. ha sıkılmadım izlerken ama beni mutluda etmedi hani. gitmesem de olurmuş.


pttkitap.com diye bir şey var. kargo ücreti almıyormuş. 10 lira üstündeki siparişlere. dibimde kitap festivali varken gittim ordan sipariş verdim 2 kitap ne desem kendime bilmiyorum. evde kitap koyacak yer yok diye ders kitaplarını almıyorum. odamdaki geçen seneden kalma kitapları toplamaktan itina ile kaçınıyorum. pencereleri kapama mevsimi geldi ama pencereleri kapamıyorum.


agent dash var bi tane. her derde deva.

27 Eylül 2012 Perşembe

her paragraf bir halaydır.

filmekimi için çılgın planlarımız vardı ama olmadı. sözde cuma gecesi taksimde sabahlanacak beyoğlu önünde kahvaltı yapılacak biletleri alıp eve gelip sızılacaktı. onun yerine saat 4 civarı curcuna'nın tuvaletine işemek akabinde gelen jager shot'un 10 lira olduğunu görüp ayol ingiltereden 5 tanesi 10£ görgüsüzlüğü yapılıp eve dönüldü.
saat 11'de bilgisayar açıldı zibil gibi bilet olduğu görülüp yea bitmez bunlar yea kalır denip normal yaşantıya devam edildi.
pazartesi akşam üstü beyoğluna gidildiğinde ise sukut-u hayal ete kemiğe bürünüyordu. bütün biletler tükenmiş ek seanslara en önce boyun felç tehlikesine karşı uyarıyla yer bulunabiliyordu.
sonuç olarak sadece 5 filme bilet bulabildik.
hayvanat bahçesindne kart postallar
düşler diyarı
no
itaat
onur savaşı.

amour zaten aralıkta vizyona geleceğmiş dedik. meleklerin payıda keza o yüzden üzülmedik. vodefone indirimini kanımızın son damlasına kadar kullanıp çok deli ekonomi yaptık.

3 vakte kadar sahaf festivaline gideceğim. liste yapıyorum. kitap ekliyorum.

anna dostoyevskinin dostoyevskiyi anlattığı kitabı yaz başında okumuştum. ama ne hikmetse son 20 sayfasını okumamıştım. dostoyevski ölüyor diye okumamıştım aslında. onu okudum. dostoyevki öldü. sanki gerçekten dün gece benim odamda öldü.

sabaha karşı çok tuhaf bir rüya gördüm. rüyamda kütüphane gibi bir yerde oğuz atayın oyunlarla yaşıyanlarını ve günlüğünü çalıyordum öğlen okula gittiğimde sıranın altından bir bilim adamının romanı çıktı. tuhaf bi tesadüf gibi geldi bana. kitabı orda bıraktım. alsa mıydım?

semerkant'a başladım. bu ara sanki hayatımda ilk defa kitap okuyor gibiyim.
camus'un yabancısınıu kalıcı hafızamda tutamıyorum. hep ben o kitabı okumadım diyorum. sonra biri bi şey söyleyince a evet okudum diyorum. tuhaf hep bunlar.

kolumda kabuğu tam koparılmalık oynanmalık bi yara var. yapmıyorum ama. büyüdüm ben. oynarsam iz kalır. bu güne kadar oynadığım ve iz kalan yaraları düşünüyorum. üzülmüyorum. hiç bir şey hissetmiyorum. iz insana ne hissettirir ki zaten. sadece hatırlatır. ben yabancıyı bile hatırlamıyorum.

24 Eylül 2012 Pazartesi

to do list desem değil sussam gönül razı.

yatmadan önce ertesi gün için plan yapma sezonu resmen açılmış bulunuyor.


  • kalkabildiğin kadar erken kalk.
  • saçını yap.
  • montu iade et.
  • taksime git.
  • bilet kalmış filmekimi filmlerini tırtıkla.
  • sonra okula git.
  • kitapları öğren.
  • piyasa araştırması yap.
  • yeni kitaba başla.
  • matbaa araştır.
  • fiyat al.



hepsinin yarın içerisinde yapılması mümkün değil. o yüzden çeşit çeşit elekler kullanıyorum. olduğu kadarlarlarla yetiniyorum. hayırlısı be gülüm diyorum.
gül demişken bugün gülcü teyze çıkarmasından kaçamadık. utku yok teyze biz gül sevmiyoruz ot veriyoruz birbirimize dedi. kadının o andaki azarlaması ise dillere destan idi. "ot mu be abim bu kız? gül gibi kız, gül al."
uzun uğraşlar sonucunda o kazandı. utkuda bozuk olmaması sonucu çantamda bulduğum 1 lirayı teyzeye vermemle beraber kendi gülümü kendim almış özgür kız imajımla kadıköy semalarında adeta havam bin 500 idi.

kadıköy demişken şu istanbulda en sevdiğim yer moda sanırım. ayrıca istanbulda güneş de en güzel ordan batıyor hani.

13 Eylül 2012 Perşembe

bugün çok uzun zaman sonra beyazıttan eminönüne yürüdüm.
istanbul o kadar güzeldi ki bugün, gidip bi yere oturamadık.
galatadan geçerken tam ortasında bi sigara yaktık.
sonra vapurla kadıköye geçip, inmeden geri geldik.
deniz anlaşılmaz dalgalıydı. muhabbet bile fark edilmesine mani olamadı.
ezilenler okuyorum. dostoyevski senden adam olmaz diyorum. rulet masasında her şeyimi bırakıp dönerken bütün sokak lambalarını bir bir kırıyorum.



not: ansızın çıkan toolbarlar var ya, allah onun belasını versin başka da bi şey demiyorum ben.

12 Eylül 2012 Çarşamba

Azraili Beklerken

Jeki bud, JEKI nabud..

bu filmi festivalde kaçırdığım için epey üzülmüştüm. vizyona gidince adeta koştur koştur gittim. istanbulda sadece beyoğlu sinemasında oynuyordu. ve salonda iki kişiydik.
mükemmel bir filmdi. uzun süredir bir filmden bu kadar etkilenmemiştim. üstüne bir şeyler yazmak istedim ama ne yazıkki anca 3 ay sonra yapabiliyorum.
ingilterede bir arkadaşla konuşurken filmin gerçek adının " Poulet aux prunes" erikli tavuk olduğunu farkedince bir afalladım. sinemada izlerken buna dikkat etmemiştim.ne alaka yahu dedim. geçen gün izlerken erikli tavuğun Nasar Alinin en sevdiği yemek olduğunu gördüm. ama ben azrail'i beklerken ismini daha çok sevdim.

film başlar başlamaz elini uzatıyor insana. hadi bakalım gel şimdi burda olan burda kalsın biz senle şöyle bir geziye çıkalım diyor. adeta alice'in bir tavşanı izleyip de gizli dunyalar keşfetmesi gibi sigara dumanının büyüsüyle insan ayaklarının yerden kesildiğini çok başka bir yere gittiğini hissediyor. açıkcası ben de her insan gibi bu filmi persapolis referansıyla izledim. ancak persapolisten çok farklı bir havası vardı. bazı eleştirmenler animasyon olmasa da persapolisi tekrarlamaktan öteye geçmemiş gibi yorumlarda bulunmuş onlara ne desem bilemedim.


filmin hangi sahnesi aklıma gelirse gelsin gülümsüyorum. sahnelerinin büyüleyiciliğini düşündükçe mest oluyorum. küçük çocuğa hayran oluyorum. amerikan aile babasına karnıma ağrılar girinceye kadar gülüyorum. lilinin yorumlarına bayılıyorum. sonra lilinin yüzüme üflediği bir sigara dumanında kafamı tutamıyorum.

 filmi dün internetten izledim bir kez daha. sakın siz yapmayın derim. çevirisi berbat. mesala bu yandaki sahnede esasen "hayat... bu konuda ne düşündüğümü bir bilseniz.." diyor. ki benim için filmin en güzide en içime dokunan sahnesiydi. öncesinde lilinin hayatını anlatan kısım ise hiç bir şekilde anlaşılmayacak biçimde çevirmiş. çevirenin gözlerinden öpüyorum.


filmde beni bir diğer derinden etkileyen sahne, -düşünce ne desem bilemedim- annesinin nasser ali'ye yeter artık benim için dua etmeyi bırak ölemiyorum senin yüzünden demesi. filmi internetten izlerseniz o sahneyi de anlamanız mümkün değil. zira çevirmen adeta benim için sadece dua et gibi bir şey diyerek her şeyi mahvetmiş. annesinin cenazesindeki mezarın üstündeki duman ve o sıradaki diyaloglara ise ne desem bilemiyorum. çok uzun süredir bu kadar şeyi barındıran bir film görmemiştim sanırım. 
nasser alinin kimse tarafından anlaşılmayan aşırı melankolik dramı, sanatçı naifliği kırılganlığı ve tahammülsüz canavarlığı arasında gidip gelişi. muzip çocukları.. ve lanet karısı! normalde üzülürüm ben öyle insanlar içinde ama bu kez o lanet karısına hiç üzülmedim. hiç affetmedim. 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...