yolculuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yolculuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Eylül 2011 Perşembe

yol var ordayım.

yolda'yı okuyorum bu ara.
heveslendirmek şöyle dursun oturduğum yerden yoruyor.
eylül yazlık kapatma ayıdır. hayır hiç yazlığımız olmadı bizim. ama yinede öyledir. yerleşik hayata geçmektir. aşırı yerleşikken aşırı gezgin bi kitap okumak tuhaftır. o kadar gezme isteği vardı daha demin şurda nereye gitti diyorum. nereye koyduysan ordadır cevabı geliyor. baktım diyorum yok! siz nereyekoyduysanordacılar! dünya dönüyor, rüzgar esiyor bunu hep göz ardı ediyorsunuz!

sürekli bir şeyleri bir yerlere koyuyorum. ayırıyorum. istif ediyorum. sonra dünya dönüyor, müfredat değişiyor.
güncel kalamıyorum.


not: belki ilginizi çeker.


sarhoş x kişisi y kişisini arar. bir süre konuşur. y kişisi durumun vahamiyetini anlayıp gidip almak için sorar:
-nerdesin olum sen?
-yol.
-hangi yol?
-ne biliyim amk. yol var ordayım.
-ne var çevrende.
-direk araba ev.



gülmekten ne yapacağını bilememek var bir de.
not: sarhoş değilken de bazen insan o kadar bulunduğu yerden ayrı bağımsız oluyor ki. o zamanda yol var ordayım diyesi geliyor. tabi o güldürmüyor.

12 Eylül 2011 Pazartesi

yollu yazı.

yol beni yorar.
yoldan hoşlanmam. yolculuklar kimi zaman iyidir hoştur. dinlemece-dinlenmecedir. ama bilhassa şehir içinde bir yere varma amaçlı gidilen ama bir türlü bitmeyen yollar aynı melankoliklikte ve liriklikte değildir. halbuki mide bulantısı gibi sorunlarım da yok. kitap okuyabiliyorum çoğunlukla. yol beni tutmaz ama yorar.
hayatım boyunca çevremdeki insanlara oranla daha merkezi yerlerde oturdum.
"nerdesin?" diyen telefona balkona çıkıp "geliyorum yoldayım. 10 dakikaya ordayım" dedim. hakikaten 10 olmasa da en geç bi 15 dakikaya ordaydım.

şehir içi uzun yol beni ürkütür.

bi esaslı uzun yol hazırlığı yapamazsın. ama bir tuhaftır. şehir içi uzun yol ile ilk tanışmam fidan elvankente taşınınca olmuştu. su almıştık, bi iki de atıştırmalık bi şey diye hatırlıyorum sanki. çok zaman önceydi tabi. kestirmesi güç.

beni yola ikna etmek her zaman maharet istedi. trilyon tane bahane sunabildim her zaman. "sen gel" dedim hep. "sen gel." yaptım da çoğu zaman. "sen gel ben kahvaltı hazırlarım." "sen gel ben çay koyarım" "sen gel ben pasta yaparım".. cazip şeyler kişisine göre hep buldum.

dün bulamadım, bahçeşehire gittim. çift katlı otobüs konforu hiç bir şeyde yok. wirless bile mevcut. tuvalet bile olabilirdi. sormadım ama olsa şaşırmazdım. şarjın biterse şarj ediyorlar falan. %100 müşteri memnuniyeti. gerçi normal otobüs parasına elde edemiyorsunuz bu konforu. 3 küsür lira. ayırca aylık akbil geçmiyor.

uzun yoldan daha kötüsü tam olarak ne kadar olduğu bilinmeyen uzun yoldur. 10 dakikada bir kaç dakika kaldı diye soruyorum sadece 5 dakika oynuyor. bir terslik seziyorum.
hiç bilmediğim yerlerden geçerken açıkcası inanılmaz müsterihtim. yolu baştan kabullenmiştim. durak kaçırma gibi bi ihtimalim yoktu. hele şu ilk saati bi geçirelim öyle inip sorucam muavine gölet durağını. plan bu.
1 saatin sonunda aşağı inip muavine gölet durağını sorduğumda ise rahatlama diz boyuydu.

"ablası son durak ora."

son durakta inmek can sıkıcıdır. tamam durak kaçırdım nerdeyiz derdi yoktur ama sanki evsizmişim gibi. işsizim de şehrin en sonuna kadar gidiyormuşum gibi.


istanbulun her yeri farklı. ama kenarlar ve ortalar arası uçurum. dönüşte bindiğim otobüste wirless falan yoktu. kitap da okumak istemedi canım. etrafa bakındım. herhalinden büyüyünce düzen takıntısı olacağı belli bir çocuğun legolardan yaptığı bir kent gibi duruyordu önümde. fazla düzenli. kuleler kuleler kuleler... çıplaklık hissi uyandırıyor bende. sanki içleri hep boş. gelecek yüz yılın insanları için şimdiden yapılmış uzun uzun binalar. yapay. benim estetik anlayışımdan uzak.

ben küçükken legolardan kule yaparken hep bi tık bi tık kaydıra kaydıra yapardım. ağırlık merkezini hiç ayarlayamaz, en sonuncuyu koyduğumda devrilmesine hayretle, pişmanlıkla değil ama biraz buruklukla bakardım. benden mühendis olmayacağı kesindi zaten. merdivenli şeyleri severdim ben. amaçsız basamaklar, amaçlı basamaklar. amacı aya çıkmak olan yıldızlardan düşen basamaklar. altını doldurmazsan sağlam olmaz o basamaklar. altını doldurmaya hep üşendim pratikte. okula başladığımda teoride boyadım ama. çöp adamlara hep daha fazla önem verdim. onların can güvenliği mühimdi. güneş parlarken bacadan duman çıkardım. sonbaharda değil de, ilk bahardaki güneş hiç bi işe yaramazdı çünkü.

konu bu değil gerçi konu düzenli kentleşme. anlık şatafat seven, kimi zaman barok esintilerle mest olan biri olsam da genelde sadeliği severim. bunu bu ara bilhassa odamda farkediyorum. çok kalabalıkmış gibime geliyor. kütüphaneler üstüme üstüme geliyor. halbuki hep bir sürü raflı bir oda hayal etmiştim. ama bu ara odamda büyük bi kavga içindeyim eşyalarımla.

ben şehir bölge planlamacı olsaydım bahçeşehirvari yerler yapmazdım. her ne kadar başım götürmüyor desem de ben o Galata'nın abzürdlüğünü seviyorum mesela. ağzımı doldura doldura söylediğim iki kelime: çarpık kentleşme! bu hoş bir şey değil tabi ama yine de eminönünden kadıköye giderken bir sürü abuk subuk yapı arasından el sallayan bi Galata Kulesi bence güzel. uzun cam binalar arasında mı kalsaydı?
mahremiyeti hiçe sayan engebeli arazilerde teraslı balkonlu yerleşme ise beni bir diğer eğlendiren şey aslında. balkondan baktığında yan çapraz binanın terasında asılmış çamaşırları sayabildiğin bi karmaşa. güvenlik sıfır. düzen sıfır. ama bir emir kusturica filmi tadı. samimi bir ortam. ankarada en bariz örneği ise demirtepe.
demirtepede emir kusturicayı alıp biraz yüksek bir yere çıkarsanız onu bile şaşırtacak şeyler görebilirsiniz. birbirinin terasına kuşbakışı bakan evler, terasta horoz tavuk besleyenler, daireye girmek için balkonu yıktırıp balkon kapısını kullananlar gibi gibi gibi.. hayat koşulları ve üşengeçlik insanların pratik zekasını geliştiriyor. iddia ediyorum benim diyen mühendisten çok daha parlak fikirleri olan adamlar fotokopi çekiyor demirtepede.

ah! gerçi birbirine yakın evlerden de nefret ediyorum. penceremi açıp sigara yakacakken karşı binadaki kadının sanki onun balkonuna çıkmışım gibi dik dik bakmasından boğuluyorum. açıklık istiyorum. yükseklik istiyorum. bağ bahçe istiyorum. teras balkon istiyorum.... -dıt dıt dıt dııııt-


iş bu yazıda tutarsızlık sezenlere ne desem bilemiyorum. evlenilcek kişi eğlenilcek kişi ayrımı var ya ondan esasen bu yazının özü. eğlenilcek yapılaşma-evlenilcek yapılaşma.

23 Nisan 2011 Cumartesi

yolculuk?gidememe.

o değil de jehan barbur konseri olsa da gitsek tekrardan.

insan fizy jehan barbur yazıp viski açmamalı. pek bir fena oluyor.
bilhassa bu şarkı çalar iken...

bu şarkının sözlerini yazan insan olamaz yahu. içim bir başka oluyor. gözlerimin altı su yemiş parke kıvamına gelene kadar dinliyorum..

ve elimde bir cinayet.

hı bir de camel.
camel candır.

seni ben sevdim.

canım çok sıkkın be içim. çok sıkkın. öyle böyle değil bu gece.
uğur tıraş olmayaydı da dışarı çıkaydık ne olurdu sanki?
ben içimden konuşmalar defterimi kaybetmemiş olsaydım. şimdi bu satırları oraya yazsaydım.

pazartesi anayasa sınavım olmasaydı.
doya doya gecenin sonuna yolculuk edebilseydim.
ha hoş anayasa çalıştığımda yok. peki yola neden çıkmıyorum?
sürekli bir şeyleri unutmuşluk hissi..
ütünün fişini çektim mi?/ütü yapmadım.
ocak?
sular?
sifon bozuktu?

bu gibi şeyler.
çıkamıyorum bir türlü.
peki ya yaşamın ucu?
o bi dursun.
az beklesin.
onu da bulacağım. onun için dışarı çıkmama gerek yok.
o burda. evin içinde bir yerde.


not: gugli, gugli, gugli..go away(gözlerimi açabilir miyim?)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...