burası istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
burası istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ekim 2010 Çarşamba

bu bir boşluklu yazıdır.

garip şeyler oluyor.












hakikaten garip ama bak.


















sezgiyle yürüyoruz bugün. laf ankaradan açılıyor. bi yer tarif edicem edemiyorum. bi sokak adı söylicem aklıma gelmiyor. her şeyin çakması olan pasaj diyorum da adını söyleyemiyorum. garip şeydi. böyle biri zihnime girip özenle isimleri silmiş gibi. resim gözümün önüne geliyor. isim yok.















--tamımlanamadı--





















sonra muazzam manzaralı bi terasa çıkıyoruz istiklalde. bi süre gülümseyerek bakıyorum denize. karşıya. sonra muahbbete devam ediyoruz. yine ankara lafı geçiyor. ankaradaki kafeler, barlar, sokaklar..

















unutmuşum!

















gelmiyor isimler aklıma!

















bir terslik var. ben ankarayı unutmak için gelmedim ki buraya. yani ankara kalmalıydı. ankarayı silmek gibi bir niyetim olmadı ki benim. gerçi unutmak istesem unutamazdım ya.. hep öyle olmaz mı? istenmeyen ot başında biter hikayesi. bir şeyi unutmak istedikçe tekrarlarsın sürekli zihnini sınav yaparsın unuttu mu diye. ama ben ankaraya hiç böyle şeyler beslemedim. ben ankarayı bırakıp gittim. sabah evden çıkar gibi. kitleyip çıktım. evde hangi eşya nerde bilmeden.. gitsem elimle koymuş gibi bulurum. ama böyle anlatamıyorum...















nargile söylüyoruz. bulunduğumuz yer en iyi nargilecilerdenmiş. canlı nargile diye bir şey. limonlu. ve 18 tl. evet fiyat dudak uçuklatıcı değil mi? sizin için bi repliğim var ama hiç panik yapmayın:


















"burası istanbul"


















hı tabi her yer öyle değil istanbul alternatifler şehri. biz biraz bohem yaşıyoruz. amaç manzara hem. limon dilimleri falan var hoş öyle.





























canlısı daha güzel bak bu resim bi garip. kazağım falan çıkmış köşeden. bi de şu beyaz bina olmasa pek halkülade aslında.



























şimi şöyle bir şey var ki ahali bi önümde böyle bi manzara, diğer bi yanda doğmaya çalışan bi ay:








çok dikkatli bakan gözlerden bulutların ordaki dolunay kaçmayacaktı bence. ilerleyen saatlerde daha net olmuştu ama üşendim çekmeye.








sonra kafamı biraz daha çevirsem eve gözlerimi kısıp hafif baksa gördüğüm çıkıntının galata kulesi olduğunu anlarım. sizlerde anlar mısınız?






gecekonduların içinden yükselen tarih ya da tarihin dibinde biten gecekondular. biz sezgiyle bunu tartışa duralım arkada bir güneş batıyor. onu çekemiyorum zira kalkamayacak kadar yorgunum ve oturduğum yerden çeksem insanlar onları çektiğimi sanabilir. hem güneşin batışı ankarada da var. vardır yani. var hala dimi?





bu sırada yine söz ankaraya geliyor. sezgiye bi yerden bahsediyorum. ama yine adı yok! dei oluyorum! güneşin batışı oluyor diyorm sahlep oluyor diyorum. sıcak şarabı tarçın ve elma ile servis ediyolar diyorum ama bir türlü ismini bulamıyorum. yerini tarif ediyorum. köşede diyorum. daha fazla dayanamayıp bu özellikleri ipeke mesaj atıyorum. anlıyor hemen ve kısacık bir cevabı yollayıveriyor:


"tenados."





nasıl unuturum ki? bildiğin bi şarkının ortasındaki lafı unutmak gibi bir şey bu. istemezdim böyle olsun. neden oluyor onu da bilmiyorum. tamam ankarayı böyle bi ortamda hatırlamam özlemem zor farkındayım ama bu kadar ani ve hızlı silmem saçma değil mi? masıl yaparım bunu? 12 senem geçmiş adeta. 12 senemi gömmüşüm her yanına ve bak şimdi unutmuşum. şaka mı bu?





ankaraya gelmeli sanki. gezmeli sadece unuttuğum yerleri tekrarlamalı. altını çize çize okumalı? -ya da okumamalı?- sonra gitmeli. hayır hayır, yahya kemale atıftan bulunacak değilim. biliyorsunuz onu zaten hepiniz.





sadece şunu diyebilirim ki keşke ankarada olsam dediğim bi an yok, ama keşke ankaradan bir şeyler burda olsa dediğim an çok!









**çiçekli istanbul:








7 Ekim 2010 Perşembe

bugünü kim organize etti bakalım?


hayır hayır kesinlikle beni çok iyi tanıyan ve beni canından çok seven birirnin parmağı olmalı bu işte. koca şehre set kurmuş ben sırf yeditepenin herbiri ayrı filim dedim diye. bütün gün nerden geçerim naaparım bilmiş de ona göre oyuncuları iyi serpiştirmiş. ne ilgimi çeker benden iyi bilmiş. yağmuru bile o mu yağdırmış?

tamam baştan alıyorum.


1 haftadır falan koşuşturmacalardan olsa gerek kendimi istnbulda hissedemiyordum. bi mutsuzluk hakimdi. ve bu anayasa hukuku dersleriyle daha da tırmanıyordu. bugün çıktım ve herkese gideceğim çok mühim yerler ve çok acil işlerimin olduğunu söyleyip okuldan çıktım. tam öğle vakti bu okulda kıyamat kopsa farkedilmez. binlerce kişi oluyor sanki bi anda. neyse bu mahşer günü provasını atlatıp atıyorum kendimi dışarı. güzel bi hava. değilmiş. bak insanların şemdiyeleri var. demek yağmur yapıyor. gerçekten mi? ben neden ıslanmıyor muşum? bence yağmıyor. playback mi yapıyor? neden olmasın. bak bak tam söylemiyor dudaklarını oynatıyor. kızın saçları uçuşuyor. benim neden uçuşmuyor. şu çocuk üşür gibi kavuşturmuş önünü. ben neden etkilenmiyorum. bana neden olmuyor böyle şeyler. yoksa ben burda yaşamıyor muyum??


sözde paso çıkartmaya gidiyorum. karaköyden çıkacak. ama yanımda öğrenci belgem yok büyük ihtimalle bugün git yarın gel diyecekler. olsun. ben sadece gitmek için gidiyorum zatem.


adımlarımı hızlandırdım. tramvayın yanında koşuyormuş gibi bi halim vardı. sonra zönk diye durdum. sihirli daireler satıcısı! tezgahı açmış bi yandan yapıyor. o kadar ciddi ki. ve o kadar mutlu. (bakınız resim)



bunun için mi okuyorum yani ben dedim. bu kadar mutlu olsam yetmez mi? kıskandım. o kadar harika bi mutluluk ki. kaç para dedim. 5 dedi. hımm dedm. 4 olur dedi. dönüşte bakayım dedm.
şimdi alırsan 3 dedi. ya o kadar param bile yoksa dedim cüzdanından ne çıkarsa abla dedi. ve 1.80tlye aldım.







sonra yürüdüm. otantik bi dükkana girdim. küstüm ve marlis görse bayılırlardı. ve adam rumdu sanırım. izmir kemalpaşa dedi ama allhım o ne güzel bir rum şivesidir öyle. sorduğum çantayı bana satmak için elinden geleni yapsa da ah lakin param yoktu. elbiseler falan pek hoştu ama. zengin bi dönemde uğramalı.


deri çanta! ne güzel o ulak çantası dediğim çantalar ama ne pahalı lan. ben bi çantaya o kadar para versem içine ne koycam??

her neyse devam ediyorum istanbuldaki insanları seviyorum. o eski istanbul ayaklarını yapanları değil ama. böyle istanbula elinde bi bavul dolusu hayal ve umutla gelmiş. bi kapağı atalımda büyük şehire gerisi kolay diye düşünmüş sonra içi umut hayal dolu bavulu açınca hiç bi şey olmadığını bavulun boşluğunun ancak para ile dolabileceğini görüp ekmeğini bimitle sokağa açtığı bi tezgahtaki el emeğiyle, sigarasıyla kovalıyan insanları seviyorum.


defter satan bir çocuk. ciltli ama. ne güzeller öyle. duvar kağıdından yapıyormuş. bana sırlarını anlatıyor. sonra tam giderken küçük yeşil bi defter hediye ediyor. tanrım. ne tuhaf gün. bütün bunlar olamaz ki. kesin biri ayarlıyor.

sonra yürüme dericilere çanta sorma aktivitesi devam. eminönü! evet deniz. sadece bu deniz için yürüdüm ben aslında.



iskelenin oraya ayağımı sallandırıp oturuyorum. deniz. evet dünyanın sonu. her şeyin bittiği her şeyi arkanda ırakabileceğin bir yer. sonsuzluk. bu his için geldim ben buraya. bu his için her şeyini bıraktım. ve evet ben bu hissi sevdim. martılar geçiyor. vapurlar. denizinde ayrı karasında ayrı trafik var. ama duruyorum orda bi süre dünyaya arkamı dönüp. oturuyorum. sonra diyorum ki ben denize dönükken dünyanın sonu evet. ama denize arkamı dönersem ve şehre bakarsam işte burası o zaman dünyanın başı olur. dönüyorum ve baştan başlıyorum. bi şarkı söylüyorum. bı mırıldanma. sözlerini sanki ben yazmışım. yağmur yağıyor. artık hissediyorum. galata köprüsünün üstünden geçiyorum. bu köprüden geçerken mutlu oluyorum hep ben. oltaların arasından boğaz köprüsüne bakıyorum. arabaların insanların arasından galata kulesine. bi süre durup denize bakıyorum. sadece. öylece seviyorum. sonra gözüme tutulmuş balıklar ilişiyor. işte diyorum. ankarada böyleydim. avlanmış. ve kapana kısılmış. sürekli bi yere toslayan. bi çukarda kalmış ve hiç kaçamayan. kaçamadıkça sinirlenip sürekli duvara toslayan. eğer biraz daha dursaydım. şöyle bi görüntü olacaktı muhtemelen ki hakikaten tüyler ürpetrici bak..









neyseki ben tam zamanında denize sıçradım. koca bir deniz. kocaman ve kocamanlığının her yanını dolduracak bir kalabalık!

karaköye gidiyorum sonra beklediğim cevabı alıyorum. gönül rahatlığıyla tophaneye doğru devam ediyorum. bu srada yağmur epey şiddetleniyor. epey bi yürüyorum. nereye gittiğimi tam bilmiyorum ama ayklarım cezayir sokak gibi devam ediyor. alnımda süzülen bi yağmur damlası burnumun ucundan düşüyor. sonunda geliyorum. giriyorum. yücel abi bu ne hal diyor. hemen beni ufonun kollarına emanet ediyor. ucsuz bucaksız bi sohbet. sıcak çikolata içiyorum. sigara getiyor bana. yağmur dinene kadar kalıyorum. yağmur ne zaman diniyor? hiç bilmiyorum.

21 Eylül 2010 Salı

ahahaha

erteleme.

evet sürekli bir şeyleri erteleyip başımdan savıyorum. bu bu zamana kadar olmayan bir şey değildi. ama daha önce hiç bu kadar ciddi boyutlara erişmemişti.
2 de ingilizce muhafiyet sınavım vardı. öncesinde öğrenci belgesi almam lazımdı. ve hukuk fakultesiyle yabancı diller fakultesi arasında epeycene bi mesafe var. bulunduğum mevkiden beyazıta gitmem 2 saat. ve sonuç olarak arada az da dolaşırım dedim ve ev halkına dün yarın 10 da çıkacağım dedim.

sabah 8 buçukta kalktım. dolandım. sonra annemin koynuna gittim. özlemişim. biraz orda uyudum. ilginç bi rüya gördüm. haliç köprüsünden geçiyoruz. (evet rüyalarımda görcek kadar istanbullu oldum) bi anda yağmur yağıyor deniz taşıyor falan. iyiki galata köprüsünde değiliz diyorum içimden. ondan tramvay geçiyodu elektirik çarpardı kesin. neden rüylarımda böyle şeyler düünüyorum bilmiyorum.
neyse sonra uyanıyoruz. saat 10a 10 var. sen 10 da gitmicek miydin?
düşündüm de.. 10 çok erken..


kahvaltı etmiyorum. her şeye bi bahane buluyorum. dişim acıyo. karnım ağrıyo. kek yiyorum genede biraz. sonra dolandım. uzandım. teknik olarak ne yaptım bilmiyorum. ama evden çıktığımda 12ye 5 vardı. metrobüse yürüdüm. bindiğimde 12:12 idi. sonra sonsuz bi yolculuk.

zeytinburnunda in. tramvaya bin. bütün bunları saygı duyulacak bi ritüelle yaptığımı bütün istanbul halkı kabul eder bence.

sonra tabi saat burda 1i geçmekteydi. öğrenci belgesi işi yatmıştı. tek plan sınava girmekti. yabancı dilleri bilmiyordum. sora sora bağdat bulunur felsefesini deli gibi özümsemiş biri olaraktan önüme gelen herkese yabancı diller fakültesi nerde diye sordum. herkes düz git ilerde sor gibi bi tepki verdi. derken bir adet sevimli gülümseyen bir bayan bulup klasik sorumu onada yönelttim.

-ay dont nov türkiş.
dedi. üzüldüm. ama gülümsedim. bana içinde bayzit gecen bi cümle kurdu. anlamadım sonra bayzit derken beyazıt demek istediğini kavrayıp ona hemen
go strait a heed. tur left. demeye hazırlanıyordum ki bana başka bi istikamet gösterdi. ay dont nov dis veey. but go streyt a heed diye tekrardan başladım. sevimli kızcağız ay nov ay nov dedi. okkay dedim. sonra bana insanların neden ingilizce bilmediğini sordu. ben de ay dont nov ingliş tuuu dedim. vay? dedi. okulda öğretmiyorlar mı dedi gözlerim doldu. eğitim sistemizin en zayıf noktasına barnak basmıştı ama kör olasıca eğitim sistemi bana dertlenicek kadar bile ingilizce öğretmemeişti ve ben doyasıya bu hanım kızımızla dertleşemeyecektim. halbuki vat is yorneym diyip akabinde. adının sonuna ciğim cığım takısı ekliyip saatlerce konuşmak isterdim.
ama sadece ver ar yu from diye sordum.
aym from iran dedi.
iran! ay layk iran dedim.
daha önce bulundun mu dedi.
yöö dedim.
vay yu ar in hiir dedim.
bişiler bişiler dedi tam anlamadım ama sanırım içinde shoping ve firends geçti. goodbyy siiiyuuu dedim. yoluma devam ettim.

derme çatma ara sokaklardan geçerek müştemilat gibi duran yabancı diller fakültesine ulaştım. adamın birinci öğretimler şu panoda ikinci öğretimler şu panoda anonsu aklıma titanicteki önden kadınlar ve çocuklar öncen kadınlar ve çocuklar anonsunu hatırıma getirdi. adımı buldum. b1 koridoru sınıf 8
gittim. içimden az evvel iranlı kızla praktiz yapmanın verdiği güveni yaşarken eğer muaf olamazsam her cumartesi buraya gelmek epeycene bi koyacaktı sanırım.
sınavın başlamasına 2 dakika kala suuu sınıfa geldi. su ile dün tanıştık.
kendisi robert kolejinden mezun olup boğaziçinde hazırlık atlamak suretiyle siyasetbilimi okumuş bi de gelmiş burda hukuk okuyacak tapılası bi şahsiyet. evet. ona hemen yanımı ayırdım. ne olur ne olmaz. evet belki de üniversite hayatıma daha da ötesi hukuk yaşantıma kopya ile başlıyacaktım. ahhahah.

kağıtlar dağıtıldı. aman yarabbi. üç kuruşluk ingilizcemle bile tey tey diye yapabileceğim güzüde bir sınav. evet 50 soru 25 yap geçersin mahabbeti. 10 dakikada verip çıkmak. eğer bi problem olur bi şey olurda kalırsam yemin ediyorum pılımı pırtımı toplar ankaraya döner koca beklerim. okumam.

çıktım. hedef taksim. sahaflar festivali. çok güzel ama gidiş nasıl olucak? bu güzel soruyu karşıma çıkan ilk adama soruyorum. bana tramvay tarfi ediyor. şu üç günlük istanbul geçmişimle bile biliyorum ki tramvay taksime gitmez. yine de kırmıyorum onu hatta gösterdiği yöne bile gidiyorum. sonra başak birine soruyorum. o tam ters yönü tarif ediyor koşulsuz güveniyorum. eminönünden gidersin diyor. tamam diyorum.
biraz daha yürüyorum. içimde kaybolmuşluk hissi. mutluluk veriyor bana gerginlik değil. özlediğim bir şey zira. ankarada yapamıyacağım bir şey.

bi adama eminönüne nasıl giderim diye soruyorum. geri dönmemi salık veriyor. hayır geri dönmek nefret ettiğim şey. peki ya taksime giden otobüslere onlara burdan nasıl giderim diyorum. ha düz devam et diyo. yolun sonundan dön orda bi daha soruver.

gidiyorum. dönüyorum. ahhaha kesin kayboldum. bi internet kafeye bi daha soruyorum.
-şu binayı görüyon mu?
-evet.
-onun yanından gir.
(orda yol yoktur. yanlış anladığımı düşünürüm)
-hangisi?
-şunu
-cami görüyorum.
-yanındaki.
-evet.
-tamam git yol var orda görecen.
...

evet yol değil patikanın 3te biri ebatında bir geçit. çok gizemli vuhuu. kediyle kaşılaşıyoruz. buralar benim mekan bebeğim önce ben geçerim diyor. eyvallah diyorum. ahahha gülüyorum sebepsiz. hava soğuk. üşüyorum. hırkanın önünü kavşturuyorum. kızılayın mario oynanan kızılayına taş çıkartacak yollardan geçiyorum. sonra caddeye varıyorum. durak!
otobüs geliyor. biniyorum. müze durağından binmişim. nerler hiç bilmiyorum. unkapanının önünden geçiyoruz ama. ahahha yok ankarada böyle yerler.

şok şok şok kampanya.
950 tl ye klip çekilir.

ahahha saatlerce gülmek istiyorum. otobüste kimse benimle aynı duyguları paylaşmıyor. haliç üstünden geçerken bu daha da belirginleşiyor. insanlar uyukluyor falan. lan lan lan denizin üstünden geçiyoruz diyip dürtmek geliyor içimden. ben istanbulu kanıksamak istemiyorum sanırım. en azından bi süre daha deniz görünce heyecan yapmak falan.

taksim sahaflar festivali düşündüğümdende büyük çıkıyor. iki kitap alıyorum. sonra geziyorum. sonra bi kitap daha alıyorum. adam indirim yapmak yerine dünyayı hediye edebilicek biri. bir kitap hediye ediyor. sonra bir adet büyük boy dolapvari bişey görüyorum. üstünde marlbora baskılı. hoşuma gidiyor. öylesine fiyatını soruyorum. 50 diyor. gözlerimi önüme indiriyorum. benim dğeil o aslında arkadaşın bana verdi sat diye. 30a kadar inerim diyor. temam diyorum. kitapta 10du. 40 tl veriyorum. sonra bana bir kaç kitap daha hadiye etmeye başlıyor. sonra elimde bir adet. marlbora dolabı ve 6 kitapla çıkıyorum. ahhahah. çok ağırlar. ama eğleniyorum.
meydana gidiyorum. heykelin orda oturuyorum. bi çay içesim var ama param yok. ahhahaha. son kuruşuma kadar harcamışım. neyseki akbilim var. akbil her şeydir.
2 sigara içiyorum. sonra kalkıyorum.
metro. mecidiyeköy.
metrobüs.

oturcak yer buluyorum neyseki. bu mutluluk verici. evet. tamam. bu da böyle bi anımdır.

not: o değil bu içinden konuşmalar bir gencin istanbul seyir defteri olursa ahahaha çok gülerim. olmaz ama. yapmam. gelen var gelemeyen var.

not2: çok fazla ahahahah diye gülüyorum. anti depresn kullanıyo olabilirim. ama emin değilim tam.

not3: yusuf atılgan geldi aklıma. o paragraf canlandı gözümde. "iyi hoş güzelde insnaın karnı hiç mi acıkmaz hiç mi çişi gelmez." gelmedi yusuf atılgancığım. gelmedi. bir kez olsun işemedim bu gün. anca eve gelince işedim. acıkmadım da. su bile içmedim koca gün inanır mısın? istanbul doyuruyor beni. ahahhaha. tamam.

20 Eylül 2010 Pazartesi

bu bir burası istanbul yazısıdır

burası istanbul.

(italik başladığıma bakma romantik değil bu yazı)
evet istanbuldaki insanlar sanırım sadece bunu söyliyebilmek için yaşıyor.
bahsettiğim şey mavi reklamı değil a dostlar.
burda heyecan var burda dıptıs dıptıs bura eğlence burası istanbul teması değil.
ben bakkalının, emlakçısının, taksicisinin, simitçisinin ağzındaki "burası istanbul" lafından bahsediyorum.
o nedemek biliyor musunuz?
burası istanbul burda her şey kol gibi o ye beybi.


evet ev bakılmaktadır. emlakçı bey:
-2 ay depozito verceğniz.
-2 ay?
-öyle abla burası istanbul. burda hep böyle.

taksicinin önüne zort diye araba kırar. taksici küfreder. sen eşlik edersin. adam:
burda hep böyle abla burası istanbıl.

simitçiye 500 bin verilir.
-yimmbeş kuruş daa abla.
-750 bin mi?
-yetmişbeş kuruş abla. yabancısınız heralde.
-öyle.
-bura istanbul.

replik bu. evet şimdi kurban bekliyorum yanıma. yanıma ilk gelen insana hayattan bezene kadar burası istanbul dicem.
ama daha yolu var sanırım. henüz burası istanbul dicek kadar istanbullu değilim.
dün bir bu gün iki derler adama.
ama burası istanbul.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...