küstüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
küstüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Kasım 2011 Pazar

kestik!




kestik demiş biri. benim lafım bitmemiş. senin dinlemeyişin. en başından beri mi dinlemiyordun yoksa kestik dendiği anda mı poz verdin. sen bu kadar pratik misin? ya da ben lafımın arkasından bu kadar koşan mıyım? ben lafımı bitiricem diye mi çok direndim de geç kaldım yoksa fotoğrafçı deklanşöre basmada mı acele etti. beni sevmemiş seni sevmiş fotoğrafçı flikırında alenen itiraf neyin etmiş.

seni kurban ettik mi biz bu kurbanlık koyun bakışından sonra? melün müsün sen?
kaşlarının iki titremesi arasında mı çekildi mesela bu fotoğraf yoksa tam titreme anında mı? kaşın ve deklanşöre uzanan uzun işaret parmağı aynı frekansta mı salınıyordu?
siz organize olup bana kumpaslar mı kurdunuz kaşla göz arasında? kaşımla gözüm arası hiç olmadığı kadar uzun yol çıkmış bak burda. istanbul ankara yolu kadar. bir açsam gözümü bitiverecek. açmamışım ama. öyle olmuş. istemeden.

ben hangi uçucu kuşlar masalını anlatıyordum? hangi uçucu kuşta kalmıştım? yoksa çoktan uçucu kuşların hepsini uçurup, uçamayan kuşların dramına mı başlamıştım? kanatları olup da uçamayan kuşların hüznünü mü elimle serpiştiriyordum masaya da sen onlara mı daldın gittin? bazen kanatlar yetmez bilirsin.
bazen istemek yetmez.
bazen bir şeyleri defalarca anlatmak farklı kelimelerle yetmez. içini dökersin sadece. farklı cümlelerle yakınırım sana. ben hep istanbulda sen kah istanbulda kah ankarada. aylar değişir, mevsimler değişir..

bir kuş pisleyiverdi mi bu fotoğraf çekildikten sonra? kendini tuttu mu flaş patlayana kadar fotoğrafın kompozisynunu bozmamak için. bu fedakarlığı yapabilir mi uçucu kuşlar? sırf anlattığım masallar hatrına? dinlerler mi onlar bizi? lafın bittiği yerde mi gelirler yeni laf açılsın diye? laf niye biter? laf hiç biter mi?

çay sırası kimde kalmıştı? bana kaç şeker diye sorulmayan bir masadır orası. benim kimseye kaç şeker diye sormadığım. biraz bekletip içtiğim çayımı. senin sabredemeden titreyen kaşlarına yaktığın dudaklarını ekleyerek hemencecik bile bile tanıda baktığın. çay bu nesinin tadına bakıyorsun ki. ama sen de haklısın çay bile günü gününe tutmuyor ne kadar aynı demlersen demle. sulardan mı?

kim yemek alıp geldi kiloyla? kimin patatesinden otlandık? patlıcanları yedim diye küstüm bu fotoğraftan önce mi kızdı sonra mı?

bu kadar yeter.
parmaklar kapanmadı cılınk sesinden sonra. bu fotoğraf çekilirken kimse bir şeyi kesmedi, kesmeye de çalışmadı. çünkü bazı şeyler kesilmeye kıyılamayacak kadar güzeldir. bizim oralarda kimse kimsenin dediğini kesmezdi hiç. "sen ne diyorsun tam bilmiyorum ama benim dediğim daha ilginç daha güzel"ciler yoktur. hala öyledir gözümü açıp gelsem. bilirim. bu fotoğrafta esasen sevgi dolu eller çerçeve içini almıştır muhabbeti. ama muzip fotoğrafçı üstteki parmakları kesivermiştir. kendi ellerinden başka ellere tahammülü yoktur onun. bir de genconun elleri der belki laf arasında uzun uzun konuşursanız. sahi siz onla uzun uzun konuşur musunuz? biz konuşmayız eğer siz konuşursanız, gerçekten çok kıskanırım sizi.

16 Mayıs 2011 Pazartesi

soru cevap

beenmayanın gönderdiği bir mini anket mimi. aslında böyle anket tarzı soruları sevmem. ama aklıma ilk gelenlerle cevaplayıverdim soruları. küstümün kulaklarını çınlattım. çınlasın da utansın az istedim.

*gün içerisinde eğer gerçekleşirse şok geçireceğin şey?
küstümün araması, herhangi bir mesajıma 1 saat içinde cevap vermiş olması.

*gördüğün zaman eğer almazsam uyuyamam dediğin şey?
beşiktaştaki dvdci de sevdiğim filmleri ucuza bulduğum zaman -ki bu buluşlar hep paramın olmadığı zamanlara denk geliyor- alamayıp eve dönünce uyuyamıyorum. ha bir de sahaflarda gezip paramı bitirdiğim anda bir başka kitap çıkıveriyor bir anda. onu alamamış olmak da oturuyor içime.

*uğruna diyetini bir kalemde bozduğun şey?
çalmak gibi olucak ama kanıtlarım şahitlerim var bu konuda anne yemekleri:)(selam ederim tam bu satırlarda hem anneme hem de beenmaya)

*uğurun var mı?
yok.

*kendine en çok yakıştırdığın renk?
kırmızı, bordo, siyah
*en sevdiğin takın?
yonca kolyem.

*takıntın?
orjinal dvd.

*ben bu şarkıyı duyunca şakırım.
sınır tanımamak, görüyorum ve arttırıyorum, çalan şarkının dilini sözlerini bile bilmeme gerek yok içimden bir şey taşıyorsa şakımak ne kelime saçmalarım bile.

*solunda ne var?
sanırım bu soruya anlam veremeyeceğim.

28 Nisan 2011 Perşembe

özel mektup.




istanbuldan ankaraya ilk gelişimde sanırım.


işte şu fotoğrafın çekildiği zamanın dönüşü.:)







evvel zaman içinde dostlar diye başlar ya hani bir şarkı. bazı hikayeler tam da öyle başlar. 3 cadı. bazen. 3 üde aynı. (hayır canım cadı sensin üstüme iyilik sağlık. benden cadı olmaz hem.) bazen 3 de ayrı bir tel. konuşacak onlarca kitap, önerilecek onlarca film hep var dilimizin ucunda. ve hep biliyoruz ki karşımızdaki iki kişi hep anlayacak.


bir hikayem var. çok dandik. kimselere anlatamam. anlatsam alay ederler. ama sen olsa olsa şaşkın dersin, ya da sen şapşal dersin. çok severim bunu. tıpkı yavrum diyip yüzümü acuçlaman gibi.


ben bu masayı hep çok sevdim. en çok o duvar kenarını sevdim her zaman için. diğer duvar kenarını da sevdim de bu duvar kenarını ne bileyim işte daha fazla sevdim hep. o gün 1 deydi otobüsüm. 10 da buluşup kahvaltı yapmıştık. ah seni gidi küstüm seni yine geçikmiştin değil mi? geçikmemişsen de ne bileyim tam bir günah alma olmaz sanıyorum bu. hem zaten. simitleri sen getirmiştin. demek sen gecikmiştin.



sonra kalkmıştınız siz.


3 boş bardak.


3 dedikodu kahkaha hafif melankoli biraz umut çokca güzel günler az az hüzün ama hep birliktelikle dolu 3 boş bardak kalmış sizden sonra masada. şekerli içenler hemen belli etmiş kendini. kibritler ve sigaralar saplanmış küllüğe. hala oturuyormuşsunuz gibi aslında. sandalyeler düzeltilmemiş. sanki içerden hemen gelecekmişsiniz gibi.

siz gitmişsiniz ve ben kitabıma devam ederken daha nicelerini saplayacağım sanıyorum. yarım simit kalmış o kese kağıdında. onu yiyeceğim sonra. sonra ben de kalkıp gideceğim. ama benim gitmemle sizin gitmeniz bir olmayacak.


halbuki biz aslında hep bir gittik gibi oldu.

gibi oldu değil de öyle dimi aynen.


küstüm sen dur şöyle bi! sen kendi doğumgününün en güzel kızıydın. marlis gelsin otursun şöyle. salsın saçlarını. ya da dur dur toplasın bir omuzunda. ya da tepede topuz mu yapsa? ayol her türlü güzel şimdi bakınca. bugün kitapçıda adamın teki bana toza soru okudun mu dedi. evet dedim gülerek. adam neye o kadar gülümseyerek evet dediğimi anlamadı büyük ihtimalle.


ah sen bilir misin peki neye güldüm bonbonum?

o an sana ve hayatıma kattığın her türlü güzelliğe, hepsine birden bir gülümseyiverdim ben.

en sevdiğim kitapları usulcacık hep sen dizdin kütüphaneme. en sevdiğim sözleri sen mırıldandın. şarkılar söyledin, öyle güzel söyledin ki çoğu zaman çatlak sesimle eşlik edip bozmaya kıyamadım. ama bazen hiç de acımadım. büyük laflar ettin. hayatımın çadırına direk yaptım ben onlardan. keskin baktın bazen. bazen kızdım sana. bazen kızdın bana. bazen üzüldük bize. üzüntülerin bile meze olduğu anlar oldu çoğu zaman.



bi kestane yapmadın bana soba da iki elim yakanda ama bu konuda.

bir de teras da sofra sözün var.
bunlar hep listede.

neyseki yolumuz daha uzun epey.



bizim hiç kuşak farkımız olmayacak be ipek.

biz çünkü hem böyle cümlerin sonuna "be" koyucaz. ismimizin aynılığı ise konuşmada akıcılığı sağlayacak. ve hep birden akacağız, hep birden yaşlanacağız.

hayallerimiz hep birden akıverecek.

yaralarımız olucak ama hep beraber saracağız, bazen inadına kanatacağız.

ama hep birden.

hem istanbula geldim de ne oldu?

bir liman. kaçıp saklanılmalık! aslında siz geldiniz mi nereye gideriz bilmem. sanki ben burda bir film setindeyim. hiç bir şey aslında gerçek değil hatta yok!


ama siz çok gerçeksiniz. bakalım. hele bi gelin de...

burda da en baştan tuttururuz bir masal. olmadı ben kurabiye yaparım.


karanfil zencefil tarçın!



gözlerinden öperim biricik kuzum. cilveli gülüşlü, aşüfte bakışlım.


sen de varsın küstüm burda. tam da burda!

26 Nisan 2011 Salı

-12sin de itü de sertab erener demir demirkan varmış gidelim mi?
-ankara daki şenliklere teşrif edicem bu yıl.
-nereye?
-odtü.
-kimler geliyor?
-fidan ipek falan.
-yok öyle değil sanatçı olarak?
-hıı. tam bilmiyorum. mfö falan.
-e ona 6 mayısta gitcez ya zaten.
-...

23 Nisan 2011 Cumartesi

erken baskı ya da çıkma ekmek var mı?

hazır işsizken anlatıvereyim.
sanırım küstum ve kusmaca yazı dizisi yüzünden olacak ki geçen gece rüyamda kusuyordum. bu ara büyük bir kusma isteği var içimde ancak sadece rüyalarda başarılı oluyorum. az uyuyorum. bu sebeple hiçe yakın rüya görüyorum. gördüm mü adeta toprak içinde değerli taş bulmuşcasına titreyen ellerimle temizleyip parlatma çabasına giriyorum.

rüyamda motordayım. o motor değil canım. mesela beşiktaş üsküdar motoru. küçük olanlardan. sallanıyor ve ben demirlerden sarkarak kusuyorum.
sonra arkamı döndüğüm anda kendimi bir servisde buluyorum. doblo hatta vaviendekinin büyüğü. ama kapı aynı o prensip. tekrar midem bulanıyor, yüzümü kapıya dönüyorum kapıyı görüyorum ama eğildiğim anda tekrar motor oluyor. denize kusuyorum.
ayıp ayıp.
bu arada ayakkabılarımı bi yerde unutmuşum. servis şöforüne bunu anlatmaya çalışıyorum. geç kalıcaz kesin biri çalıcak diyorum.


not:
rüyalar anlatılmamalı. kimse anlattıklarını senin gibi göremez. senin action rüyaların aslında her zaman başkası için sıkıcıdır. rüya dinlemek sıkıcıdır. senin bilinç altın ise beni asla ilgilendirmez.
ilgi çeksin istiyorsan geçen rüyamda seni gördüm diyerek başla.


önemli: insanlar neden kendisiyle aynı yazarları okuyan, aynı filmleri izlemiş birini görünce sevinir bilir misin küçüğüm? aynı yerden baktığını düşünürsün çünkü. peki aynı yerden bakmak neden önemlidir?
insanoğlu ne kadar sevse de, kendini anlatmaya üşenir aslında. o yüzden anlayan, zaten bilen birini ister karşında ama ona yine de anlatır. zira bilene anlatmak daha kolaydır sanki.

şimdi sevgili oğuz atay sevenler toplanın bakalım çevreme, size sevgili bilge kısmından başlayarak tehlikeli oyunları sahneleyeceğim.

"sevgili bilge,
Bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım. Ya da son buluşmam...."

21 Ocak 2011 Cuma

radikal?

Ta taaa!!



evet küstüm'e kestirme saçını ya neden kestiriyosun ki dedikten sonra bugün

e hadi kalk sezgi gidelim o zaman dedim. bunda tekilanın etkisi olduğunu söyleyip olaydan sıyırmam mümkün mü? pek değil. zira mk bilmem kaç kendi arzusu ile alkol almışı korumuyor. ama sezgi zorla beni içirmişse...

evet evet.

ah sezgi sen ne kötü bi insansın?!

ahaha. o değil bu saç böyle ıslakken çok çirkinmiş.

26 Aralık 2010 Pazar

kerem gibi

hava kurşun gibi ağır..

böyle başladı.
bu adam hakkında söyleyebileceklerim o kadar az ki. ne kadar cümleye başlasam sonu hep aynı durakta nefesleniyor. hayranlık!
oyun sonu'na götürmüştü küstüm beni. hafif sıkılarak gitmiştim. nokia 7650im vardı o zamanlar. fidanla fotoğraflarını çekmiştim. böyle bi düşününce epey olmuş sanki.
sonra yine fidan tutup marx'ın dönüşüne götürmüştü. burda bir şeyler alevlenmeye başlamıştır.
sonra pazar:bir ticaret filmi derken bu adam beni ciddi ciddi etkiler oldu.
ve en son bugün kerem gibi..

bugün sahnede kim vardı bilmiyorum aslında.
nerde nazım hikmet başladı nerde genco erkal sözü aldı. o kadar karıştı ki.
bunu genco erkal muhteşem bir oyuncu olduğu için mi başardı yoksa nazım hikmeti bu kadar iyi özümsediği için mi kestirmek çok zor.
ama karşımızdaki adam o şiirlerin hepsini sanki o anda yazıyormuş gibi okudu. ki bu da bütün oyun boyunca tüylerimin diken diken olmasına yetti de arttı.
tiyatronun benim için olan büyüsünden bahsetmek sanıyorum ki vakit kaybı.
ama böyle mükemmel oyuncuları izlerken yaşadığım duyguları ise anlatmaya kelime yetmiyor sanırım. o koltukta otururken öyle tuhaf oluyorum ki sanki spot ışığı benim yüzüme vuruyor gibi. sanki benim kalbim yerinden çıkacak gibi atıyor sanki herkes bana bakıyormuş gibi hissediyorum.

nazımın şiirleri arka perdedeki görüntülerle insanı bambaşka yerlere götürdü oyun boyunca.
kurtuluş savaşı-küba devrimi-hiroşima-nagazaki-moskova-varna..

oyunda (ki aslında oyun demek ne kadar doğru tam bilemedim) "en çok etkilendiğim yer" cümlesi kullanmak pek mümkün değil. bir bıçakla ayırmak neredeyse imkansız. ama boğazımda en çok bir şeylerin düğüm düğüm olduğu fasıl sanıyorum ki hiroşima kısmı idi.

burdan benzer görüntüleri görebilirsiniz. ve tabi öncesinde nazımın sesinden hiroşima şiiri ile ama nasıl görüntülerle karşılaşacağınızı tavvur edemiyorsanız. bence bakmayın.
genco erkalın burada söylediği şiir ise japon balıkçısı idi.

"balık tuttuk yiyen ölür,
birden değil,
ağır ağır,
etleri çürür,
dağılır,
balık tuttuk, yiyen ölür. "

insan bazen bazı şeyleri görmedi mi daha mutlu değil mi? görünce dayanamıyor zira.


"1902'de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üç yaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova'da komünist Üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim

kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin

hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık grevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir

otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde Barış Madalyasının bana verilmesiniverdiler de
otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu
elli dokuzumda on sekiz saatta uçtum Prag’dan Havana'ya"

nazımın bilmediğim ne çok şiiri varmış dedim. bi ara fidandan nazım hikmet bütün şiirleri kitabını aşırmalı.

yaşamak şiirinden bahsetmeyeceğim. o mükemmel şiiri genco tabiki de harcamadan insanın ağzında bal tadı bırakarak okudu.

aslında sanırım bunu yazının en başında yazsam daha iyiydi ama ne dinliyorsunuz beni! gidin ve görün bu oyunu. o kadar bambaşka bi yere götürüyor ki insanı.

--
başka bir şeyden bahsedicem ben.

Nazım'ın şiirlerinden
uyarlayan-yöneten-oynayan:
GENCO ERKAL

yanına gitmek istedim.
"sevgili genco erkal rica etsem. sahnenizde bana da bir rol biçer misiniz? siz yönetin beni.
mesela sizin sahneye yerleştirdiğiniz bir masa olayım bütün oyun boyunca.
veyahut bir lamba. hakikaten farketmez. sizin yönettiğiniz bir oyunda bir kaç saatlik sizin oyuncunuz olayım "
demek istedim. tabi mümkün olmadı. toparlayamadım kafamda. ama hakikaten çok demek isterdim.
öylesine o sahnede yönetilen olabilmek tadına doyulmayacak bir şey olsa gerek.

19 Aralık 2010 Pazar

ay-lak-lık

dünden bahsedicem.
evet 18 aralık dünya ay-lak-lık günüydü.
ve ben de bunu bütün çoşkusuya kutladım. kırmızı rujumu sürüp beyoğluna gittim. ne diyor şarkıda?

"beyoğlunda gezersin gözlerini süzersin"

evet bunu yaptım.

uğurla yapıcaktık aslında ama yurt işi falan filan çıktı o gelmedi.
gün beyoğlunun arka sokaklarını pasajlarını sahaflarını keşfetme günüdür dedik ve düştük yola.
ben ve üç silahşorler!
kafasınagörebirsokağagirmece oyununu bilirmisiniz? onu oynadım. ama anacım yer gök bar cafe. insan daralıyor aslında böyle olunca. neyse pandoranın karşısında hoş bir sahaf var. içinde her çeşit kitap olmakla birlikte nasıl kitaplar olduğunu tam çözemedim. harika müzikler çalıyordu ve ben adeta sırf müzik için o raftan bu rafa dolandım durdum. aklımda kitap da yok zaten. üç beş bi şey var ama ilk önce üç silahşoru bitirmek lazım. sonra büyücü gelecek. sonra germinal var. bakalım. daha yolumuz var daha çocuğuz inan.
bir pasaja girdim. salaş bir dükkanda hoş bi trikonun parasını sordum. 67 lira ama sana 60 olur dedi tamam hoş bir trikoydu ama 67??
bunlar el yapımı kumaşları avrupadan geliyor. özel yapıyoruz tek bir tane hepsinden.
dedi.
ne zamandır avrupa kumaşı revaçta diye sormak çok istedim. çok istedim. götü boktu avrupa bile diyesim geldi ama sadece tebessüm ettim. tabi tabi dedim. çok haklısınız dedim. çok hoşmuş dedim. ve acele çıktım. ya hava soğuk değildi. ya da ben yine bir hissizleşme nöbeti geçiriyordum.

dünya üzerinde ne istediğini bilmeyen insan kadar korkunç bir şey varsa o da ne istediğini tam olarak bilen insandır!!!

bu sırada gördüğüm şalcıeldivenciçamaşırcı ya dantelli eldiven var mı diye soruyordum. ah marlis.. insanlar sanırım dantel diyince kapıları aralanan bir fanzeti dünyasına sahip. hissediliyor çünkü bu. dantel mi?? diyip hulyalı gözlere bürünün insanlar gördüm ben.
neyseki sonra bir pasajda buldum da kurtuldum bu dertten.

hangi pasajda olduğunu kestiremesem de şuan ki aslında bugün oraya tekrar gitmem lazım. bir adet çantacı buldum. tarif ediyorsun kadın yapıyor falan. eğlenceli bence. sanırım bu az önce italik yazdığım cümleyi duymuş bi yer. tabi bu güne kadar tarif usulu yaptırdığım şeylerden pek memnun olmadığımda olmuştur.
sonra hava karardı.
istanbul şehir içinde şehirler memleketi bunu daha önce söylemişmiydim? sokak hıh tam bitti dediğim anda bambaşka bir meydan açılıyor ve bu o kadar bir filmden çıkmış gibi oluyor ki. sessiz bir sokaktan geçiyorsun sonra seni bir panayır karşılıyor. ve işin ilginçi aradığın şeyleri biraz sürünüp bulmaman mümkün değil. yapmışlar çünkü.

biraz kimsesiz hissediyorm bu sularda kendimi. hava kararması yapar böyle şeyler. eskici görüyorum. istemsiz oturuyorum hemen. başka bir şehirde başka bir eskicide başkalarıyla oturabilirdim. o şehir sevmediğim bi şehir olurdu. o insanlar her yeri kaplardı.
şuan bütün eğlencesiyle sevdiğim büyülü bir şehir ama boş..

sabahtan beri hiç bir şey yememiştim. buz gibi biranın mideme düştüğünü an be an hissettim. hafif pişmanlık duydum. sigarayla pekiştirdim.
sonra kalktım. yol beklemez neticede. istiklale çıktım tekrar. tramvay arkasında orkestrayla geçiyordu. aman allahım. içinde yeni yıl mutluluk falan geçen bir şarkı çalıyordu. eğlenceliydi aslında. ama bana umut vermedi. bu sene yeni yıl bana umut vermiyor. bu sene yeni yılı beklemiyorum. bu sene zaman geçsin demiyorum. zaman dursun da demiyorum. bu sene ben pek umursamıyorum..


ama bu tamamen benim sorunum. hiç bir şekilde yeni yıla umutbağlayan insanları hor görmüyorum "nalaka işte öylesine bir gün" demiyorum. aksine böyle bir heyecanı yaşayan insanları deli gibi kıskanıyorum.
bu sırada 2011 yazısı ilişiyor bir gözüme.
hala 2011in gelecek olmasına inanamıyorum.
kulağımda hala
"iki sıfır sıfır dokuz hadi gel bekliyoruzzz"
melodisi kalmış.
ben hala 2008de kalmışım. 2008 de büyük bir heyecan ve umutla 2009u bekliyorum.
trajik bence.
bunu benim 2008 beyinli bi insan olmama mı bağlasak?
2008 i sevmiş olmama mı bağlasak?
yoksa turkcell çok iyi reklam yapıyor bak insanın aklında nasıl kalmış diyip mi geçsek?

ellerim üşüyor biraz. ceplerime sokulup yürüyorum. bu sırada yanmda biri "pardon" diyerek yürümeye başlıyor bakmıyorum. hoş değil zira tahmin edersiniz. "pardon" diyor tekrardan. "bir saniye bakar mısınız? türkçe biliyorsunuz değil mi?"
dumur oluyorum. bkz. dumur olmak.
nasıl yani?
o kadar mı yabancı duruyorum?
aniden durup adama bakıyorum.
"biliyor musunuz?"
"evet"
"italyanlara benziyorsunuz da."
-mavi ekran-
komik bir şey bence bu. ayrıca nerem italyana benziyor diye çemkirebilirdim biraz aklım başımda olsaydı. insanlaın duyarsızlığından dert yandı. sonra iyi akşamlar dedi gitti.
oğuzun aklıma soktuğu bir fikirle çantama baktım. fermuar kapalı. cüzdan yerinde. sorun yok.
-deli mi ne?

tüneldeyim. tünele gelince bir bitiyor insanlar. sizde fark ediyor musunuz? nereye gidiyorsunuz demek istiyorum. arada nerlerde kayboluyorsunuz? bu kadar kalabalık girmiştik nasıl azaldık. geri dönüyorum. o sırada bir tereddüt ediyorum. acaba karaköye mi insem? deniz kenarı bir ferahlı? dünyanın sonu?
hı?

yok ama geri döneyim ben. o sırada koca bir kalabalık görüyorum. öyle çaresiz kalıyor ki insan.
yalnızlık.
yalnızlık hoş şey ama bazen dokunuyor.
bir de ben bütün yalnızlıklarımı bu haftaya bırakmıştım da..
beklediklerim vardı..
yada gideceğim kimseler vardı.
ne ben gittim. ne onlar geld.
böyle yapayalnız kaldım. rüzgar gözlerimde bir şeyleri üşüttü.
çok üşüttü..

barış geldiğinde girdiğimiz sokağa girdim. canlı müzik vardı yine.
birinin doğumgününü kutladılar.
arkadaş çaldılar.
dolduramaz boşluğunu ne ana ne kardaş..
hayır ağlamadım!
mendilci çocuk geldi abla gözünde bir şey var senin yaş mı o mendil verem mi dedi.
hayır bunu gözümde yaş olduğu için değil sadece mendil satmak için dedi.
işe de yaradı bacaksızın oyunu. aldım.
tek başıma 3 kişikik masada oturuyordum.
gelseydiniz orda o masada otururduk..
ben bu kadar yalnız içmezdim.
bu kadar sigarada içmezdim hem.

uğur aradı.
-nerdesin?
-cehennemin dibi!

uğur mutlu bu yalnızlıktan. beni rahatsız ediyor kimsesizlik. evet çok huzurlu bir şey ama yalnızlığın dayanılmaz huzuru desem fazla klişe olmakla birlikte daha iyi bir anlatım gelmiyor aklıma.
midem bulanıyor. tam kalkacakken. o şarkı..

Sana dargınım, Kırgınım sana kızgınım..
kalkamıyorum tabi. oturup onu da dinliyorum.
yine değiştiriyorum.

adamım söyle sen mutlu oldun mu?
bu deli kadını unutun mu?

bu sırada nasıl olmuşsa tekrar sipariş vermişim. biraz daha oturuyorum.

hafif başım dönüyor kalkıyorum.
istiklal. koskocaman bir insan yığını.
kendimi the devil's advocate'taki kevinin karısı gibi hissettim. evet evet. kesinlikle o kadın bendim. peki sevgili al pacino nerdesinn??

ne yaparsam yapayım içinde kaybolamadığım bir kalabalık.
üstüme üstüme geliyor.
insanları pek sevmiyorum bu ara.
hayır!



ben yalnız değilim..
siz çok kalabalıksınız..

21 Kasım 2010 Pazar

özet.

başladığın yere geri dönmek.
git koş dolaş gel.
ne anladım ben bundan?
gidip gezip de aynı yere dönünce hiç gitmemiş gibi oluyorum. sanki bi daire, elips yada hani şu küstümün hayatıma orta okulda soktuğu bulmacalı şekiller gibi. o düzgün çizerdi ben karıştırırdım. ama çok çalıştım artık kendi çapımda benimkilerde bi derece düzenli. hem düzen önemli değil bu betimlemede. başladığı yere dönmek.
başladığı yere dönmemeli insan.
dönünce hiç başlamamış gibi oluyor.
evdeyim.
uğur arasada çıksak istiyorum. ama arasa çıkamayızda sanki.
yine de arasın bi yerlere gidelim diye ikna etsin beni.
ama yok yok yok!!!
ankarada o!
tunalıdalar küstüm marlis ve o..
fotoğraf falan da çekinmişler..
bu sefer 3g le aramadılar beni..
arasalar iyiydi.
evde durdukça alınganlaşıyorum. alınganlaştıkça içime kapanıyorum.
ankaraya gitmek istiyorum.
ben de.
ama ateş alıp dönerim. çok durmam.

ablamla evdeyiz. sanki aylardır falan hiç çıkmamışız gibi. ben üstümden pijama çıkarmıyorum. o uzun hırkasını. le koltukta oturuyoruz. mutluyuz. o sürekli yemek yemekten bahsediyoruz. bi ara ki bu ankaradan döndüğüm sulardaydı bende bir hastalık boyutundaydı ama şuan liderlik ablamda. tatlı tuzlu farketmiyor işin ilginç yanı. yemeh olsun yeter gibi bi durumdayız.
sıkıldıkça trakya ağzıyla konuşuyoruz. aman bea sende diyoruz. gülüyoruz.

kitap okumaya tekrardan başlarımsıyım.
kitap okumak benim için bi kaçışmış bunu farkettim. aylardır kaçmadığım hiç bi şey olmadığından okumuyormuşum. ama ne zamanki ödev hazırlamak gerek oldu vizeler kapıyı çalar oldu kitap açıp hayata yorganımı çekip kitap okumaya başlıyormuşum. ahahha. hadi bakalım diyorum.
to do list var bi de.
to do list ler korkunç şeyler.
"es muss sein" lerden ölene kadar nefret edeceğim. peki ben ne yapıyorum??

es muss sein hakkında konuşasım var.
bir de emrah serbes. ama emrah serbes konusunda küstümden biraz çekiniyorum.

7 Ekim 2010 Perşembe

bugünü kim organize etti bakalım?


hayır hayır kesinlikle beni çok iyi tanıyan ve beni canından çok seven birirnin parmağı olmalı bu işte. koca şehre set kurmuş ben sırf yeditepenin herbiri ayrı filim dedim diye. bütün gün nerden geçerim naaparım bilmiş de ona göre oyuncuları iyi serpiştirmiş. ne ilgimi çeker benden iyi bilmiş. yağmuru bile o mu yağdırmış?

tamam baştan alıyorum.


1 haftadır falan koşuşturmacalardan olsa gerek kendimi istnbulda hissedemiyordum. bi mutsuzluk hakimdi. ve bu anayasa hukuku dersleriyle daha da tırmanıyordu. bugün çıktım ve herkese gideceğim çok mühim yerler ve çok acil işlerimin olduğunu söyleyip okuldan çıktım. tam öğle vakti bu okulda kıyamat kopsa farkedilmez. binlerce kişi oluyor sanki bi anda. neyse bu mahşer günü provasını atlatıp atıyorum kendimi dışarı. güzel bi hava. değilmiş. bak insanların şemdiyeleri var. demek yağmur yapıyor. gerçekten mi? ben neden ıslanmıyor muşum? bence yağmıyor. playback mi yapıyor? neden olmasın. bak bak tam söylemiyor dudaklarını oynatıyor. kızın saçları uçuşuyor. benim neden uçuşmuyor. şu çocuk üşür gibi kavuşturmuş önünü. ben neden etkilenmiyorum. bana neden olmuyor böyle şeyler. yoksa ben burda yaşamıyor muyum??


sözde paso çıkartmaya gidiyorum. karaköyden çıkacak. ama yanımda öğrenci belgem yok büyük ihtimalle bugün git yarın gel diyecekler. olsun. ben sadece gitmek için gidiyorum zatem.


adımlarımı hızlandırdım. tramvayın yanında koşuyormuş gibi bi halim vardı. sonra zönk diye durdum. sihirli daireler satıcısı! tezgahı açmış bi yandan yapıyor. o kadar ciddi ki. ve o kadar mutlu. (bakınız resim)



bunun için mi okuyorum yani ben dedim. bu kadar mutlu olsam yetmez mi? kıskandım. o kadar harika bi mutluluk ki. kaç para dedim. 5 dedi. hımm dedm. 4 olur dedi. dönüşte bakayım dedm.
şimdi alırsan 3 dedi. ya o kadar param bile yoksa dedim cüzdanından ne çıkarsa abla dedi. ve 1.80tlye aldım.







sonra yürüdüm. otantik bi dükkana girdim. küstüm ve marlis görse bayılırlardı. ve adam rumdu sanırım. izmir kemalpaşa dedi ama allhım o ne güzel bir rum şivesidir öyle. sorduğum çantayı bana satmak için elinden geleni yapsa da ah lakin param yoktu. elbiseler falan pek hoştu ama. zengin bi dönemde uğramalı.


deri çanta! ne güzel o ulak çantası dediğim çantalar ama ne pahalı lan. ben bi çantaya o kadar para versem içine ne koycam??

her neyse devam ediyorum istanbuldaki insanları seviyorum. o eski istanbul ayaklarını yapanları değil ama. böyle istanbula elinde bi bavul dolusu hayal ve umutla gelmiş. bi kapağı atalımda büyük şehire gerisi kolay diye düşünmüş sonra içi umut hayal dolu bavulu açınca hiç bi şey olmadığını bavulun boşluğunun ancak para ile dolabileceğini görüp ekmeğini bimitle sokağa açtığı bi tezgahtaki el emeğiyle, sigarasıyla kovalıyan insanları seviyorum.


defter satan bir çocuk. ciltli ama. ne güzeller öyle. duvar kağıdından yapıyormuş. bana sırlarını anlatıyor. sonra tam giderken küçük yeşil bi defter hediye ediyor. tanrım. ne tuhaf gün. bütün bunlar olamaz ki. kesin biri ayarlıyor.

sonra yürüme dericilere çanta sorma aktivitesi devam. eminönü! evet deniz. sadece bu deniz için yürüdüm ben aslında.



iskelenin oraya ayağımı sallandırıp oturuyorum. deniz. evet dünyanın sonu. her şeyin bittiği her şeyi arkanda ırakabileceğin bir yer. sonsuzluk. bu his için geldim ben buraya. bu his için her şeyini bıraktım. ve evet ben bu hissi sevdim. martılar geçiyor. vapurlar. denizinde ayrı karasında ayrı trafik var. ama duruyorum orda bi süre dünyaya arkamı dönüp. oturuyorum. sonra diyorum ki ben denize dönükken dünyanın sonu evet. ama denize arkamı dönersem ve şehre bakarsam işte burası o zaman dünyanın başı olur. dönüyorum ve baştan başlıyorum. bi şarkı söylüyorum. bı mırıldanma. sözlerini sanki ben yazmışım. yağmur yağıyor. artık hissediyorum. galata köprüsünün üstünden geçiyorum. bu köprüden geçerken mutlu oluyorum hep ben. oltaların arasından boğaz köprüsüne bakıyorum. arabaların insanların arasından galata kulesine. bi süre durup denize bakıyorum. sadece. öylece seviyorum. sonra gözüme tutulmuş balıklar ilişiyor. işte diyorum. ankarada böyleydim. avlanmış. ve kapana kısılmış. sürekli bi yere toslayan. bi çukarda kalmış ve hiç kaçamayan. kaçamadıkça sinirlenip sürekli duvara toslayan. eğer biraz daha dursaydım. şöyle bi görüntü olacaktı muhtemelen ki hakikaten tüyler ürpetrici bak..









neyseki ben tam zamanında denize sıçradım. koca bir deniz. kocaman ve kocamanlığının her yanını dolduracak bir kalabalık!

karaköye gidiyorum sonra beklediğim cevabı alıyorum. gönül rahatlığıyla tophaneye doğru devam ediyorum. bu srada yağmur epey şiddetleniyor. epey bi yürüyorum. nereye gittiğimi tam bilmiyorum ama ayklarım cezayir sokak gibi devam ediyor. alnımda süzülen bi yağmur damlası burnumun ucundan düşüyor. sonunda geliyorum. giriyorum. yücel abi bu ne hal diyor. hemen beni ufonun kollarına emanet ediyor. ucsuz bucaksız bi sohbet. sıcak çikolata içiyorum. sigara getiyor bana. yağmur dinene kadar kalıyorum. yağmur ne zaman diniyor? hiç bilmiyorum.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...