google'a "irtifa kaybediyoruz" yazınca bir filmden replik çıkıcak sanmıştım ama çıkmadı.
hatta şöyle bir şey hayal etmiştim.
"-irtifa kaybediyoruz kaptan.
-çabuk pencereleri açın ve ağırlık yapan her şeyi atın.
-ama bu çok tehlikeli kaptan kabin basıncı...
-bazen risk almak gerekir evlat."
evet tam olarak böyle bir şey hayal etmiştim ama irtifa kaybetmeyi çok fazla özümsediğimizden bir uçak içi muabbetten ziyade ruhsal, ekonomik ve seviye betimlemelerinde kullanır olmuşuz.
tam bu satırları yazdıktan sonra bir de irtifa kaybediyoruz kaptan yazdım ki bi nebze hayallerime yaklaştım.
"-Göstergelerde problem var. Dikey hızı göremiyorum. Galiba irtifa kaybediyoruz. Kaptan’a haber verelim.
Kaptan Marc Dubois: Neler oluyor
Bonin: Hızı göremiyorum. Galiba irtifa kaybediyoruz.
Dubois: Denizden ne kadar yüksekteyiz
Bonin: Ne demek denizden ne kadar yüksekteyiz... Anlaşıldı, hızı azaltıyorum
Dubois: Kanatları dengede tutun
Bonin: Ben de bunu yapmaya çalışıyorum.
Robert: Tırmanışa geçiyoruz
Dubois: Hayır... hayır sakın yükselme
Robert: Kontrolü bana ver
Dubois: Yukarı çekerken dikkat edin
Robert: Dikkat mi etmeliyim
Dubois: Evet dikkat etmelisin, 4 bin metredeyiz
Uçağın bilgisayarı: İniş seviyesi
Dubois: , Hadi çekin
Bonin: Çekiyoruz... çekiyoruz
Dubois: 10 derece eğim..."
şimdi teknik bilgim olsaydı da bunu tamamlayaydım. pek isterdim açıkcası.
yaşanmış bir diyalogmuş. "ne demek denizden ne kadar yüksekteyiz.." den sonra ve hatta sırasında hiç bir küfüre suya sabuna dokunmadan bir nefes alıp "anlaşıldı hızı azaltıyorum" demek bambaşka bir şey olsa gerek.
kendimi bangi campink yapmış gibi hissediyorum. ben o kadar hızlı düşmüşüm ki iç organlarım bana yetişememiş gibi. onlar yukarda kalmış. ya da farklı frerkanslarda titreşiyoruz gibi. içimde organlarımı kontrol eden bir kontrolör gurubu olsa idi böyle bir konuşma yapsınlar isterdim.
bugün sabah işe gelirken tıklım tıklım otobüste adamın teki kalkıp beni oturttu yerine. inecek hemen sandım yok taksime kadar gitti. o kadar mı kötü gözüküyorum diye düşündüm bütün yol. birazında da uyukladım.
bir kaç gündür az uyuyorum. ondan olsa gerek. bi insana çok lazım bi şey varsa o da uykudur.
"-rüya gibi.
-rüya olsun ister miydin.
-evet."
tuhaf bir diyalog. hadi itiraf edelim. ama üstünde konuşmalayım. bazen üstünde konuşmayı sevmem.bazen çöpe atmayı severim. ama çöpü çıkarmayı sevmem. eve bir misafir geldiğinde en çok o veda anında eline çöp tutuşturma anını severim.
"ben çöpe attım. hadi sen de çöpü at."
bir yerlerde ciddi çeviri hataları yapıyoruz. elin adamı tek kelimede anlatırken biz paragraflar döşüyoruz. uzattıkça uzatıyoruz. huyumuzdur, uzattıkça konudan sapıyoruz. sonra bir anda "o değil de" koşuyor imdadımıza konuyu komple siktir ediyoruz. çöpe atıyoruz. çöpü dışarı çıkarmadığımızdan çöp kokuyor. her yeri bok götürüyor.
temizlemekten hoşlanmayanlar için benzin öneririm. ha bir de benzini alevlendirmek için zippo ile yakılmış sigaranın son nefesini tek geçerim. ama bu benim tercihim.
bence hayatın en büyük eksikliği "save" tuşunun olmayışı. bundan daha önce bahsetmiş miydim? o zaman zippoyada benzine de gerek kalmazdır. çöpler kokuşmazdı. hatta kokocak şeyleri çöpe bile atmazdık belki. ders almak değil de. hadi onu gördük bi de böylesini görelim deniyelim düşüncesi.
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Haziran 2011 Salı
Son moda yaşam
Severek evlenmek diye bir moda çıkmıştı ve onlar hemen bu modaya kapılmışlardı. Ayfer zaten modayı hep takip ederdi. Kırmızı çanta moda oldu mu koştur koştur gider kırmızı bir çanta alırdı, yakışsa da yakışmasa da kırmızı ruj sürerdi moda diye. Oje rengi sorulmasa bile olurdu. Pediküre gittiğinde cebine gülümseyerek 5 lira sıkıştırılan kız hemen sürüverirdi kırmızı rengi. Bilirdi böyle kadınları.
Öyle bir anda severek-kaçarak-kaçırarak evlenmek moda diye Ahmet’le evlenivermişti. Ayfer modayı, Ahmet onu takip ederdi zaten en başından beri. Ayfer modaya düşkün olduğu kadar gelenekçiydi de. Aslında geleneklere bağlı olmak modaydı o sene. Geleneklere göre hamamlara gidildi, kına gecesi yapıldı, ağlandı zırlandı… Her şey eksiksiz yapıldı.
Düğünleri gelenekten ziyade modaya bağlı kaldı. Moda diye askısız gelinlik alınmıştı. Hâlbuki bu model Ayfer’in kollarını olduğundan da şişman göstermiş hiç yakışmamıştı. Moda olduğu için limuzin kiralanmıştı, hiçbir masraftan kaçınılmamış, bol bol para harcanmıştı. Nikâh memuru o malum soruyu sorduğunda biraz duraklayıp sonra neredeyse çığlık atar gibi “e-vet!” demişti. Her şey modaya uygundu. Herkes sonunu bildiği oyunlara şaşıyordu. Şaşırmak modaydı. Hangi yılın modasıydı bunlar? Önemli değildi bu. Moda modadır çünkü.
Severek evlenmişlerdi ama severek devam etmemişti. Çünkü o sıralar, evliliğin aşkı öldürme modası vardı. Moda olmasa da böyle olurdu belki. Ayfer böyleydi çünkü. Hep bir oyun bir yarış.. Ayfer böyle düşünürdü hayatı.
“Aldım verdim ben seni yendim!”
Her tüketirdi. Bir sonrakini tüketmek için fütursuzca elindekini tüketirdi. Çocuklar gibiydi. Atari salonlarında sadece bölüm geçilsin diye uğraşan, kendi geçemedi mi başka bir çocuğu çağıran cinstendi. Amaç sonraki bölümü görmek ve bitirmekti. Oynamak değil. Bu yüzden her oyun bittiğinde hep boşluklarda kaldı Ayfer, bir sonraki bitireceği şeyi bulana dek…
Evlilik oyununda iyiydi aslında. Her şey düzenliydi. Bölümleri hızla geçiyordu. Derken bir gün boşanmak moda oldu. Ayfer daha evlendikleri gün böyle bir modanın geleceğini biliyordu. Deneyimliydi ne de olsa, yılların tecrübesi. Daha evlendiği gün aklında açmıştı davayı. Geçirdikleri her gün Ahmet aleyhinde deliller toplamıştı. Çok ileri görüşlüydü!
Öyle herhangi bir sebepten ayrılamazlardı. Gerçi anlaşarak ayrılmak modaydı. Şiddetli geçimsizlik ama anlaşarak ayrılmak. Mahkemeler için alışıldık ve geçerli sebeplerdi aslında. Sorun yoktu. Anlaştıkları için tek celsede ayrılırlardı. Ama annesini ikna etmek gerekti. Annesi pek modadan haberi olmayan pimpirikli bir kadındı.
“Ahmet geceleri horluyor” demek yetmezdi, çözümü vardı hem.
“Ahmet ben dizi izlemek istediğimde maç izlemek istiyor anne!” saçmalama Ayfer, sen kocasıyla maç izleyen eş modasına uymuştun da hep beraber izliyordunuz ya? Geçerli olmaz bu.
“Anne ben Ahmet için çok fedakârlık yapıyorum o beni hiç anlamıyor” bunu söylemek için yapmıştın zaten o fedakârlıkları. Banka gibi. Bütün fedakârlıkları yapıp yatırdın ve şimdi çekmek istiyorsun. İhtiyacım var diyorsun, banka sahipleri ihtiyacın olduğuna inanmıyor.
“Ahmet özel günlerimizi hep unutuyor” telefonuna alarm kur, hatırlatma koy kızım bunun için yuva yıkılır mı?
Ne için yıkılır peki?
Hiçbir şey için yıkılmaz yuvalar, birinin ayağı çarpar, yanlışlıkla onlar kendiliğinden yıkılır.
“Anne Ahmet’in hayatında başka bir kadın var!” olmaz öyle şey. “Olmuyor zaten. Ahmet benden başka kimseye bakmaz.” Öyle biri değil ki. Ayfer çok ayıp, şimdi de iftira mı ediyorsun çocuğa? “ Etmiyorum da keşke olsaymış ama. O zaman çok haklı bir boşanma sebebim olurdu. Sende hak verirdin bana.”
Annesinin haklı bulmadığı gerekçeleri hakim onayladı. Zaten “anlaşarak ayrılan, şiddetli geçimsiz çiftler” çoktu bu ara. Onlar başka kombinasyonlar denesin, başka castlı, ama senaryosu aynı “anlaşamayan şiddetli geçimsiz çiftler” filmi olsun diye hepsini tek bırakıyordu hakim. Bir süreliğine, kendileriyle şiddetli geçimsiz, anlaşarak ayrılamayan tek bireyler olarak kalıyorlardı öylece.
Ayfer böylece tek kalmayı önemsemedi ama. Moda böyleydi. “Ara sıra görüşürüz, beraber bir şeyler yaparız” dedi. Ahmet baktı. Ayfer; ”Arkadaş kalırız modaya da uygun” dedi Ahmet sadece başını salladı.
Farklı yönlere yürüdüler. Kimi zaman efkârlı şarkılarda moda olduğu için birbirlerini ve güzel anıları düşündüler. Bazen sırf rakı içerken kederlenmek gerek diye Ayfer olur olmadık zamanlarda meze yaptı Ahmet’in adını. Rakı içmek modaydı çünkü ve rakı içerken bir yerden sonra efkarlanılmalıydı.
Ertesi günü unutulan efkarlardı bunlar.
One night stand!
Ne kadar devam ederdi böyle bilinmez.
Boşanılan eski eşle tekrar evlenmek moda olana kadar anlaşarak ayrılmış, şiddetli geçimsizliği olan tekler -dullar- olarak yaşadılar.
Öyle bir anda severek-kaçarak-kaçırarak evlenmek moda diye Ahmet’le evlenivermişti. Ayfer modayı, Ahmet onu takip ederdi zaten en başından beri. Ayfer modaya düşkün olduğu kadar gelenekçiydi de. Aslında geleneklere bağlı olmak modaydı o sene. Geleneklere göre hamamlara gidildi, kına gecesi yapıldı, ağlandı zırlandı… Her şey eksiksiz yapıldı.
Düğünleri gelenekten ziyade modaya bağlı kaldı. Moda diye askısız gelinlik alınmıştı. Hâlbuki bu model Ayfer’in kollarını olduğundan da şişman göstermiş hiç yakışmamıştı. Moda olduğu için limuzin kiralanmıştı, hiçbir masraftan kaçınılmamış, bol bol para harcanmıştı. Nikâh memuru o malum soruyu sorduğunda biraz duraklayıp sonra neredeyse çığlık atar gibi “e-vet!” demişti. Her şey modaya uygundu. Herkes sonunu bildiği oyunlara şaşıyordu. Şaşırmak modaydı. Hangi yılın modasıydı bunlar? Önemli değildi bu. Moda modadır çünkü.
Severek evlenmişlerdi ama severek devam etmemişti. Çünkü o sıralar, evliliğin aşkı öldürme modası vardı. Moda olmasa da böyle olurdu belki. Ayfer böyleydi çünkü. Hep bir oyun bir yarış.. Ayfer böyle düşünürdü hayatı.
“Aldım verdim ben seni yendim!”
Her tüketirdi. Bir sonrakini tüketmek için fütursuzca elindekini tüketirdi. Çocuklar gibiydi. Atari salonlarında sadece bölüm geçilsin diye uğraşan, kendi geçemedi mi başka bir çocuğu çağıran cinstendi. Amaç sonraki bölümü görmek ve bitirmekti. Oynamak değil. Bu yüzden her oyun bittiğinde hep boşluklarda kaldı Ayfer, bir sonraki bitireceği şeyi bulana dek…
Evlilik oyununda iyiydi aslında. Her şey düzenliydi. Bölümleri hızla geçiyordu. Derken bir gün boşanmak moda oldu. Ayfer daha evlendikleri gün böyle bir modanın geleceğini biliyordu. Deneyimliydi ne de olsa, yılların tecrübesi. Daha evlendiği gün aklında açmıştı davayı. Geçirdikleri her gün Ahmet aleyhinde deliller toplamıştı. Çok ileri görüşlüydü!
Öyle herhangi bir sebepten ayrılamazlardı. Gerçi anlaşarak ayrılmak modaydı. Şiddetli geçimsizlik ama anlaşarak ayrılmak. Mahkemeler için alışıldık ve geçerli sebeplerdi aslında. Sorun yoktu. Anlaştıkları için tek celsede ayrılırlardı. Ama annesini ikna etmek gerekti. Annesi pek modadan haberi olmayan pimpirikli bir kadındı.
“Ahmet geceleri horluyor” demek yetmezdi, çözümü vardı hem.
“Ahmet ben dizi izlemek istediğimde maç izlemek istiyor anne!” saçmalama Ayfer, sen kocasıyla maç izleyen eş modasına uymuştun da hep beraber izliyordunuz ya? Geçerli olmaz bu.
“Anne ben Ahmet için çok fedakârlık yapıyorum o beni hiç anlamıyor” bunu söylemek için yapmıştın zaten o fedakârlıkları. Banka gibi. Bütün fedakârlıkları yapıp yatırdın ve şimdi çekmek istiyorsun. İhtiyacım var diyorsun, banka sahipleri ihtiyacın olduğuna inanmıyor.
“Ahmet özel günlerimizi hep unutuyor” telefonuna alarm kur, hatırlatma koy kızım bunun için yuva yıkılır mı?
Ne için yıkılır peki?
Hiçbir şey için yıkılmaz yuvalar, birinin ayağı çarpar, yanlışlıkla onlar kendiliğinden yıkılır.
“Anne Ahmet’in hayatında başka bir kadın var!” olmaz öyle şey. “Olmuyor zaten. Ahmet benden başka kimseye bakmaz.” Öyle biri değil ki. Ayfer çok ayıp, şimdi de iftira mı ediyorsun çocuğa? “ Etmiyorum da keşke olsaymış ama. O zaman çok haklı bir boşanma sebebim olurdu. Sende hak verirdin bana.”
Annesinin haklı bulmadığı gerekçeleri hakim onayladı. Zaten “anlaşarak ayrılan, şiddetli geçimsiz çiftler” çoktu bu ara. Onlar başka kombinasyonlar denesin, başka castlı, ama senaryosu aynı “anlaşamayan şiddetli geçimsiz çiftler” filmi olsun diye hepsini tek bırakıyordu hakim. Bir süreliğine, kendileriyle şiddetli geçimsiz, anlaşarak ayrılamayan tek bireyler olarak kalıyorlardı öylece.
Ayfer böylece tek kalmayı önemsemedi ama. Moda böyleydi. “Ara sıra görüşürüz, beraber bir şeyler yaparız” dedi. Ahmet baktı. Ayfer; ”Arkadaş kalırız modaya da uygun” dedi Ahmet sadece başını salladı.
Farklı yönlere yürüdüler. Kimi zaman efkârlı şarkılarda moda olduğu için birbirlerini ve güzel anıları düşündüler. Bazen sırf rakı içerken kederlenmek gerek diye Ayfer olur olmadık zamanlarda meze yaptı Ahmet’in adını. Rakı içmek modaydı çünkü ve rakı içerken bir yerden sonra efkarlanılmalıydı.
Ertesi günü unutulan efkarlardı bunlar.
One night stand!
Ne kadar devam ederdi böyle bilinmez.
Boşanılan eski eşle tekrar evlenmek moda olana kadar anlaşarak ayrılmış, şiddetli geçimsizliği olan tekler -dullar- olarak yaşadılar.
6 Şubat 2011 Pazar
ciddiyet.
hayatım ciddiyetini yitirmek üzere.
gerçekliği çok fazla olan rüyalar görüyorum. bütün sebep bu. çok uyuyorum. ankarada uyuyamıyorum ama istanbulda sonsuza kadar uyuyabilirim sanırım. gündüz uykularım bile var istanbulda. ne harika değil mi?
çözünürlükle alakalıdır belki?
hd kalite rüya görüyorum adeta. o kadar net ve o kadar olabilir ki. kimi zaman durum rüyaları görüyorum. kimi zaman alarmı kapatıp tekrar yatınca alarmı kapatmasam neler yapıcaktım onu görüyorum ki bu alarmı kapatıp yatma işini inanılmaz anlamsız kılıyor. canım sıkılıyor.
uyandığımda hiç bir şeyi yapmamış olmak hakikaten can sıkıyor.
ve bugün bütün bu rüyalardan ders almış olacağım ki otobüsü kaçırdığımda neyse ya belki rüyadır dedim. ahahhaha.
ya rüyaysa diye ders çalışmıyorum o dakikadan beri. ama inancım biraz azaldı. sanırım bu sefer yanıldım. bu bir rüya değil.
yine de uyanırsam ya da uyursam ya da ne bileyim işte bir şey yaparsam ve bu bir rüyaysa gelip bu yazıyı kontrol edeceğim.
son cümleyi silelim bence.
pek olmadı gibi.
geçen gün havuzlu bahçede otururken de oldu aynısı. hava inanılmaz tuhaftı.
ankarada son baharda böyle tuhaf rüzgarlar eser hani, soğuk değildir ama bi aptaldır. ne yapsan bilemezsin.
öyle bir şey esiyordu, güneş salak salak dolanıyordu. üşüsem mi ne yapsam bilemiyordum. insanlar konuşuyordu.
o an mesela bir an için ankaraya döndüm. 2 sene belki 3 sene öncesine. ve bir an için bu kadar zamanı hiç yaşamamış gibi hissettim.
en başındaymışım hissi.
korkunç bir şey.
tabii ben şuan uyanıp bugünün başında olmak isterdim açıkcası.
ama 2 sene öncede olmak istemezdim sanıyorum.
zira başa aldığında olayları değiştirme ihtimalin çok düşük. bunu öğrendim.
ha bir de nedense aklıma geldi;
"yaşamak, yaralamak ve yara almaktır, ama insanca."
gerçekliği çok fazla olan rüyalar görüyorum. bütün sebep bu. çok uyuyorum. ankarada uyuyamıyorum ama istanbulda sonsuza kadar uyuyabilirim sanırım. gündüz uykularım bile var istanbulda. ne harika değil mi?
çözünürlükle alakalıdır belki?
hd kalite rüya görüyorum adeta. o kadar net ve o kadar olabilir ki. kimi zaman durum rüyaları görüyorum. kimi zaman alarmı kapatıp tekrar yatınca alarmı kapatmasam neler yapıcaktım onu görüyorum ki bu alarmı kapatıp yatma işini inanılmaz anlamsız kılıyor. canım sıkılıyor.
uyandığımda hiç bir şeyi yapmamış olmak hakikaten can sıkıyor.
ve bugün bütün bu rüyalardan ders almış olacağım ki otobüsü kaçırdığımda neyse ya belki rüyadır dedim. ahahhaha.
ya rüyaysa diye ders çalışmıyorum o dakikadan beri. ama inancım biraz azaldı. sanırım bu sefer yanıldım. bu bir rüya değil.
yine de uyanırsam ya da uyursam ya da ne bileyim işte bir şey yaparsam ve bu bir rüyaysa gelip bu yazıyı kontrol edeceğim.
son cümleyi silelim bence.
pek olmadı gibi.
geçen gün havuzlu bahçede otururken de oldu aynısı. hava inanılmaz tuhaftı.
ankarada son baharda böyle tuhaf rüzgarlar eser hani, soğuk değildir ama bi aptaldır. ne yapsan bilemezsin.
öyle bir şey esiyordu, güneş salak salak dolanıyordu. üşüsem mi ne yapsam bilemiyordum. insanlar konuşuyordu.
o an mesela bir an için ankaraya döndüm. 2 sene belki 3 sene öncesine. ve bir an için bu kadar zamanı hiç yaşamamış gibi hissettim.
en başındaymışım hissi.
korkunç bir şey.
tabii ben şuan uyanıp bugünün başında olmak isterdim açıkcası.
ama 2 sene öncede olmak istemezdim sanıyorum.
zira başa aldığında olayları değiştirme ihtimalin çok düşük. bunu öğrendim.
ha bir de nedense aklıma geldi;
"yaşamak, yaralamak ve yara almaktır, ama insanca."
4 Ocak 2011 Salı
tuhaf şeyler.
az önce çok tuhaf bir şey oldu!!
27 aralık da yazmaya başlayıp üşenip bıraktığım bir yazıya bugün devam ettim bitirdim ve kaydet dediğimde o tarihe attı. bence çok ilginç.
böyle sanki geçmiş de bir şeyleri düzeltmiş igibi hissettim kendimi.
keşke gerçekte de böyle boş sayfalar açıp bırakabilsem bi kaç sene sonra dönüp doldurmak için.
bence epey eğlenceli olurdu.
ya da geçmiş de açmış olsaydım keşke ve onları güzel güzel resimlerle süsleseydim şimdi.
**
az önce bir anda karanlık bastı. bütün evin ışıklarını yaktım.
daha bir hafta önce karanlık negzelşey mal mısın korkulur mu hiç diye çemkiren biri olarak bu yaptığımdan utandım. eğer korkularımı bile kendileştirecek kadar hayatıma sızmışsan ve ben korkularımı bile seninle şekillendirecek kadar kişiliksizmiş isem bütün haklarımı şuan sana evet sevgili ozan sana devredip yaşama hakkımdan feragat etmek istiyorum.
**
ayrıca boğazım ağrıyor yine. ateşim de olabilir.
ah ne güzel şey ıhlamurlu günler..
pazartesi anayasa. anayasa. anayasa...
27 aralık da yazmaya başlayıp üşenip bıraktığım bir yazıya bugün devam ettim bitirdim ve kaydet dediğimde o tarihe attı. bence çok ilginç.
böyle sanki geçmiş de bir şeyleri düzeltmiş igibi hissettim kendimi.
keşke gerçekte de böyle boş sayfalar açıp bırakabilsem bi kaç sene sonra dönüp doldurmak için.
bence epey eğlenceli olurdu.
ya da geçmiş de açmış olsaydım keşke ve onları güzel güzel resimlerle süsleseydim şimdi.
**
az önce bir anda karanlık bastı. bütün evin ışıklarını yaktım.
daha bir hafta önce karanlık negzelşey mal mısın korkulur mu hiç diye çemkiren biri olarak bu yaptığımdan utandım. eğer korkularımı bile kendileştirecek kadar hayatıma sızmışsan ve ben korkularımı bile seninle şekillendirecek kadar kişiliksizmiş isem bütün haklarımı şuan sana evet sevgili ozan sana devredip yaşama hakkımdan feragat etmek istiyorum.
**
ayrıca boğazım ağrıyor yine. ateşim de olabilir.
ah ne güzel şey ıhlamurlu günler..
pazartesi anayasa. anayasa. anayasa...
7 Ekim 2010 Perşembe
bugünü kim organize etti bakalım?
hayır hayır kesinlikle beni çok iyi tanıyan ve beni canından çok seven birirnin parmağı olmalı bu işte. koca şehre set kurmuş ben sırf yeditepenin herbiri ayrı filim dedim diye. bütün gün nerden geçerim naaparım bilmiş de ona göre oyuncuları iyi serpiştirmiş. ne ilgimi çeker benden iyi bilmiş. yağmuru bile o mu yağdırmış?
tamam baştan alıyorum.
1 haftadır falan koşuşturmacalardan olsa gerek kendimi istnbulda hissedemiyordum. bi mutsuzluk hakimdi. ve bu anayasa hukuku dersleriyle daha da tırmanıyordu. bugün çıktım ve herkese gideceğim çok mühim yerler ve çok acil işlerimin olduğunu söyleyip okuldan çıktım. tam öğle vakti bu okulda kıyamat kopsa farkedilmez. binlerce kişi oluyor sanki bi anda. neyse bu mahşer günü provasını atlatıp atıyorum kendimi dışarı. güzel bi hava. değilmiş. bak insanların şemdiyeleri var. demek yağmur yapıyor. gerçekten mi? ben neden ıslanmıyor muşum? bence yağmıyor. playback mi yapıyor? neden olmasın. bak bak tam söylemiyor dudaklarını oynatıyor. kızın saçları uçuşuyor. benim neden uçuşmuyor. şu çocuk üşür gibi kavuşturmuş önünü. ben neden etkilenmiyorum. bana neden olmuyor böyle şeyler. yoksa ben burda yaşamıyor muyum??
sözde paso çıkartmaya gidiyorum. karaköyden çıkacak. ama yanımda öğrenci belgem yok büyük ihtimalle bugün git yarın gel diyecekler. olsun. ben sadece gitmek için gidiyorum zatem.
adımlarımı hızlandırdım. tramvayın yanında koşuyormuş gibi bi halim vardı. sonra zönk diye durdum. sihirli daireler satıcısı! tezgahı açmış bi yandan yapıyor. o kadar ciddi ki. ve o kadar mutlu. (bakınız resim)

bunun için mi okuyorum yani ben dedim. bu kadar mutlu olsam yetmez mi? kıskandım. o kadar harika bi mutluluk ki. kaç para dedim. 5 dedi. hımm dedm. 4 olur dedi. dönüşte bakayım dedm.
şimdi alırsan 3 dedi. ya o kadar param bile yoksa dedim cüzdanından ne çıkarsa abla dedi. ve 1.80tlye aldım.
sonra yürüdüm. otantik bi dükkana girdim. küstüm ve marlis görse bayılırlardı. ve adam rumdu sanırım. izmir kemalpaşa dedi ama allhım o ne güzel bir rum şivesidir öyle. sorduğum çantayı bana satmak için elinden geleni yapsa da ah lakin param yoktu. elbiseler falan pek hoştu ama. zengin bi dönemde uğramalı.
deri çanta! ne güzel o ulak çantası dediğim çantalar ama ne pahalı lan. ben bi çantaya o kadar para versem içine ne koycam??
her neyse devam ediyorum istanbuldaki insanları seviyorum. o eski istanbul ayaklarını yapanları değil ama. böyle istanbula elinde bi bavul dolusu hayal ve umutla gelmiş. bi kapağı atalımda büyük şehire gerisi kolay diye düşünmüş sonra içi umut hayal dolu bavulu açınca hiç bi şey olmadığını bavulun boşluğunun ancak para ile dolabileceğini görüp ekmeğini bimitle sokağa açtığı bi tezgahtaki el emeğiyle, sigarasıyla kovalıyan insanları seviyorum.
defter satan bir çocuk. ciltli ama. ne güzeller öyle. duvar kağıdından yapıyormuş. bana sırlarını anlatıyor. sonra tam giderken küçük yeşil bi defter hediye ediyor. tanrım. ne tuhaf gün. bütün bunlar olamaz ki. kesin biri ayarlıyor.
sonra yürüme dericilere çanta sorma aktivitesi devam. eminönü!
evet deniz. sadece bu deniz için yürüdüm ben aslında.
iskelenin oraya ayağımı sallandırıp oturuyorum. deniz. evet dünyanın sonu. her şeyin bittiği her şeyi arkanda ırakabileceğin bir yer. sonsuzluk. bu his için geldim ben buraya. bu his için her şeyini bıraktım. ve evet ben bu hissi sevdim. martılar geçiyor. vapurlar. denizinde ayrı karasında ayrı trafik var. ama duruyorum orda bi süre dünyaya arkamı dönüp. oturuyorum. sonra diyorum ki ben denize dönükken dünyanın sonu evet. ama denize arkamı dönersem ve şehre bakarsam işte burası o zaman dünyanın başı olur. dönüyorum ve baştan başlıyorum. bi şarkı söylüyorum. bı mırıldanma. sözlerini sanki ben yazmışım. yağmur yağıyor. artık hissediyorum. galata köprüsünün üstünden geçiyorum. bu köprüden geçerken mutlu oluyorum hep ben. oltaların arasından boğaz köprüsüne bakıyorum. arabaların insanların arasından galata kulesine. bi süre durup denize bakıyorum. sadece. öylece seviyorum. sonra gözüme tutulmuş balıklar ilişiyor. işte diyorum
. ankarada böyleydim. avlanmış. ve kapana kısılmış. sürekli bi yere toslayan. bi çukarda kalmış ve hiç kaçamayan. kaçamadıkça sinirlenip sürekli duvara toslayan. eğer biraz daha dursaydım. şöyle bi görüntü olacaktı muhtemelen ki hakikaten tüyler ürpetrici bak..

neyseki ben tam zamanında denize sıçradım. koca bir deniz. kocaman ve kocamanlığının her yanını dolduracak bir kalabalık!
karaköye gidiyorum sonra beklediğim cevabı alıyorum. gönül rahatlığıyla tophaneye doğru devam ediyorum. bu srada yağmur epey şiddetleniyor. epey bi yürüyorum. nereye gittiğimi tam bilmiyorum ama ayklarım cezayir sokak gibi devam ediyor. alnımda süzülen bi yağmur damlası burnumun ucundan düşüyor. sonunda geliyorum. giriyorum. yücel abi bu ne hal diyor. hemen beni ufonun kollarına emanet ediyor. ucsuz bucaksız bi sohbet. sıcak çikolata içiyorum. sigara getiyor bana. yağmur dinene kadar kalıyorum. yağmur ne zaman diniyor? hiç bilmiyorum.
hayır hayır kesinlikle beni çok iyi tanıyan ve beni canından çok seven birirnin parmağı olmalı bu işte. koca şehre set kurmuş ben sırf yeditepenin herbiri ayrı filim dedim diye. bütün gün nerden geçerim naaparım bilmiş de ona göre oyuncuları iyi serpiştirmiş. ne ilgimi çeker benden iyi bilmiş. yağmuru bile o mu yağdırmış?
tamam baştan alıyorum.
1 haftadır falan koşuşturmacalardan olsa gerek kendimi istnbulda hissedemiyordum. bi mutsuzluk hakimdi. ve bu anayasa hukuku dersleriyle daha da tırmanıyordu. bugün çıktım ve herkese gideceğim çok mühim yerler ve çok acil işlerimin olduğunu söyleyip okuldan çıktım. tam öğle vakti bu okulda kıyamat kopsa farkedilmez. binlerce kişi oluyor sanki bi anda. neyse bu mahşer günü provasını atlatıp atıyorum kendimi dışarı. güzel bi hava. değilmiş. bak insanların şemdiyeleri var. demek yağmur yapıyor. gerçekten mi? ben neden ıslanmıyor muşum? bence yağmıyor. playback mi yapıyor? neden olmasın. bak bak tam söylemiyor dudaklarını oynatıyor. kızın saçları uçuşuyor. benim neden uçuşmuyor. şu çocuk üşür gibi kavuşturmuş önünü. ben neden etkilenmiyorum. bana neden olmuyor böyle şeyler. yoksa ben burda yaşamıyor muyum??
sözde paso çıkartmaya gidiyorum. karaköyden çıkacak. ama yanımda öğrenci belgem yok büyük ihtimalle bugün git yarın gel diyecekler. olsun. ben sadece gitmek için gidiyorum zatem.
adımlarımı hızlandırdım. tramvayın yanında koşuyormuş gibi bi halim vardı. sonra zönk diye durdum. sihirli daireler satıcısı! tezgahı açmış bi yandan yapıyor. o kadar ciddi ki. ve o kadar mutlu. (bakınız resim)

bunun için mi okuyorum yani ben dedim. bu kadar mutlu olsam yetmez mi? kıskandım. o kadar harika bi mutluluk ki. kaç para dedim. 5 dedi. hımm dedm. 4 olur dedi. dönüşte bakayım dedm.
şimdi alırsan 3 dedi. ya o kadar param bile yoksa dedim cüzdanından ne çıkarsa abla dedi. ve 1.80tlye aldım.
sonra yürüdüm. otantik bi dükkana girdim. küstüm ve marlis görse bayılırlardı. ve adam rumdu sanırım. izmir kemalpaşa dedi ama allhım o ne güzel bir rum şivesidir öyle. sorduğum çantayı bana satmak için elinden geleni yapsa da ah lakin param yoktu. elbiseler falan pek hoştu ama. zengin bi dönemde uğramalı.
deri çanta! ne güzel o ulak çantası dediğim çantalar ama ne pahalı lan. ben bi çantaya o kadar para versem içine ne koycam??
her neyse devam ediyorum istanbuldaki insanları seviyorum. o eski istanbul ayaklarını yapanları değil ama. böyle istanbula elinde bi bavul dolusu hayal ve umutla gelmiş. bi kapağı atalımda büyük şehire gerisi kolay diye düşünmüş sonra içi umut hayal dolu bavulu açınca hiç bi şey olmadığını bavulun boşluğunun ancak para ile dolabileceğini görüp ekmeğini bimitle sokağa açtığı bi tezgahtaki el emeğiyle, sigarasıyla kovalıyan insanları seviyorum.
defter satan bir çocuk. ciltli ama. ne güzeller öyle. duvar kağıdından yapıyormuş. bana sırlarını anlatıyor. sonra tam giderken küçük yeşil bi defter hediye ediyor. tanrım. ne tuhaf gün. bütün bunlar olamaz ki. kesin biri ayarlıyor.
sonra yürüme dericilere çanta sorma aktivitesi devam. eminönü!
evet deniz. sadece bu deniz için yürüdüm ben aslında.iskelenin oraya ayağımı sallandırıp oturuyorum. deniz. evet dünyanın sonu. her şeyin bittiği her şeyi arkanda ırakabileceğin bir yer. sonsuzluk. bu his için geldim ben buraya. bu his için her şeyini bıraktım. ve evet ben bu hissi sevdim. martılar geçiyor. vapurlar. denizinde ayrı karasında ayrı trafik var. ama duruyorum orda bi süre dünyaya arkamı dönüp. oturuyorum. sonra diyorum ki ben denize dönükken dünyanın sonu evet. ama denize arkamı dönersem ve şehre bakarsam işte burası o zaman dünyanın başı olur. dönüyorum ve baştan başlıyorum. bi şarkı söylüyorum. bı mırıldanma. sözlerini sanki ben yazmışım. yağmur yağıyor. artık hissediyorum. galata köprüsünün üstünden geçiyorum. bu köprüden geçerken mutlu oluyorum hep ben. oltaların arasından boğaz köprüsüne bakıyorum. arabaların insanların arasından galata kulesine. bi süre durup denize bakıyorum. sadece. öylece seviyorum. sonra gözüme tutulmuş balıklar ilişiyor. işte diyorum
. ankarada böyleydim. avlanmış. ve kapana kısılmış. sürekli bi yere toslayan. bi çukarda kalmış ve hiç kaçamayan. kaçamadıkça sinirlenip sürekli duvara toslayan. eğer biraz daha dursaydım. şöyle bi görüntü olacaktı muhtemelen ki hakikaten tüyler ürpetrici bak..
neyseki ben tam zamanında denize sıçradım. koca bir deniz. kocaman ve kocamanlığının her yanını dolduracak bir kalabalık!
karaköye gidiyorum sonra beklediğim cevabı alıyorum. gönül rahatlığıyla tophaneye doğru devam ediyorum. bu srada yağmur epey şiddetleniyor. epey bi yürüyorum. nereye gittiğimi tam bilmiyorum ama ayklarım cezayir sokak gibi devam ediyor. alnımda süzülen bi yağmur damlası burnumun ucundan düşüyor. sonunda geliyorum. giriyorum. yücel abi bu ne hal diyor. hemen beni ufonun kollarına emanet ediyor. ucsuz bucaksız bi sohbet. sıcak çikolata içiyorum. sigara getiyor bana. yağmur dinene kadar kalıyorum. yağmur ne zaman diniyor? hiç bilmiyorum.
Etiketler:
anayasa hukuku,
balıklar,
burası istanbul,
cezayir sokak,
çanta,
defter,
deniz,
eminönü,
hayat,
karaköy,
küstüm,
marlis,
otantik,
sıcak çikolata,
ulak çantası,
yağmur
Kaydol:
Yorumlar (Atom)