ankaraya kısa bir süreliğine gittiğimde hemen tiyatro biletleri alınmştı. en sevdiğim hayatımda sanırım en özel olan sahne şinasi de. oyunla ilgili hiç bir fikrim, ön bilgim yoktu. aslında bu oyuna tam da böyle gidilmeli.
o yüzden bu oyuna gitme ihtimaliniz varsa, bu yazıya devam etmeyin.
ankara seyircisine değinmek istiyorum ilkin.ankara seyircisi hem çok güzel hem çok kibar. böyle tiyatroyu sosyal etkinlik olarak bir tüketme amacı olarak değil de gerçekten saygı duyulan bir iş olarak niteliyorlar, önemsiyorlar ben de bunu çok seviyorum. istanbulda maalesef bu pek yok.
tıklım tıklım bir salonda güç bela herzamanki gibi önde gelmeyen kişilerin yerine geçtik. sahne açıldı.
oyunculuklar muazzamdı. istanbulda üst üste çok da başarılı olmayan oyunlar izlemiştim yastık adam hepsi üstüne bir sünger gibi kuruldu karşımda. oyunculuk için hiç bir şey söyleyemiyorum ama asıl benim söylemek istediklerim metine.
eşsiz bir metin. evet oyunculuk, dekor hepsi çok güzeldi ama metin.. ben ne kadar içten pazarlıklı bencil bir insanmışım onu anladım. benim o kadar güzel hikayem olacak hepsini de bir oyunca kullanıcam. peeh ben resmen türk dizi senaristi gibi her sezon birini işlerdim ne diyeyim. o ara hikayeler o kadar kusursuz o kadar güzeldi ki birine bu oyundan başlayacak olsam direk hikayelerden başlıyorum. hikayelerini o kadar seviyorum ki ana konuyu unutuyorum. oyun çok yüksek bir yerden başlıyor. ve sen daha fazla tırmanamaz derken nerede olduğunu şaşırıyorsun. katuryan'a üzülüyorsun, sonra abisine sarılıp ağlamak istiyorsun. fareler ve insanlar geliyor aklına. leninin çaresizce george bakıp yaptıklarını düzeltmesini istemesini hatırlıyorsun. aynı iç çekişle.
katillerin suçlu olmadığı bir oyun bu. bulunamayan bilmeceleri olan. kafa kurcalayan, tırnak yedirten.
zor bir oyundu. izlemesi gerilimi oynaması her şeyi zor bir oyundu. beklenmeyendi. büyüleyendi adeta. hiç bir abartısı, göze sokması olmayan elini üstünde gezdirdiğinde bir gram çapağı olmayan son zamanlarda izlediğim en güzel oyundu.
en içime dokunan da sanırım, en sevdiğim, yastık adam michal'e geldiğinde michal'in o boktan hayatı sırf bu hikayeleri sevdiği için yaşamayı kabul etmesi olmuştur.
tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 Aralık 2012 Perşembe
5 Aralık 2012 Çarşamba
herkesin bildiği sırlar
geceleri pek fena yağmurlar yağıyor bu ara.
herkesin ilişkisinde sırları var. bu sırlar çevresinden sakladığı değil. sevgilisinden sakladıkları. bal ayında içi atmakta sıkılınmayan ama zaman geçtikçe içte büyüyen minik sırlar. bu oyun bunlara dairdi. çok güzel bir oyunculuk vardı. çok güzel gidememe vardı. çok güzel sarhoşluk vardı. özlediğim tiyatro gibi tiyatroydu. küçük sahneyi ben ayrı bir seviyorum sanırım. ordaki oyunları hep bir beğeniyorum.
oyun gayet sade, yalın sıcaktı. dekoru güzeldi. kostümleri güzeldi ifadeleri güzeldi. bir de o kadar gerçekti ki oyunun oyunluğu hakkında yorum yapamıyorum. tabiki aslında çok klişe bir konu. zaten adı üstünde herkesin bildiği sırlar. ama yine de insanı dürten konular. fotoğraf banyosu ile ilgili benzetme çok güzeldi mesela.
"bir fotoğraf çekersin, karanlık odaya gidersin, banyo edersin ilacı dökersin heyecanla bi de bakarsın istediğin bu değildir."
hani o da güzeldir kötü değildir. ama senin çektin sandığın şey o değildir. bozuk değildir. sadece sen başka bir şey çektin sanmışsındır. bu kadar basit.
ilişkilerde haklı haksız yoktur. suçlu suçsuz yoktur. sadece kendini ifade edememe. ve bizim büyük çaresizliğimiz beklentilerimiz vardır. o kimselere söylemeden içten içe beklediklerimiz. bize sunulan şeyleri bile göremeyecek kadar çok yolunu gözlediğimiz şeyler.
gündüz de yağıyor ama işi gündüz yağmak olduğundan değil. sanki gece her şeyi bitirememiş de ertesi güne sarkmış gibi. bazen insan öyle kavga ediyor. içinden bişiler demiş de sonu kavgaya denk gelmiş gibi. başını hiç bilemediğimizden, (bilemediğinden bilemediğimden bilememesinden) barışamıyoruz. barışmak bir yana kavgamız büydükçe büyüyor.
herkesin ilişkisinde sırları var. bu sırlar çevresinden sakladığı değil. sevgilisinden sakladıkları. bal ayında içi atmakta sıkılınmayan ama zaman geçtikçe içte büyüyen minik sırlar. bu oyun bunlara dairdi. çok güzel bir oyunculuk vardı. çok güzel gidememe vardı. çok güzel sarhoşluk vardı. özlediğim tiyatro gibi tiyatroydu. küçük sahneyi ben ayrı bir seviyorum sanırım. ordaki oyunları hep bir beğeniyorum.
kavga ederek tutkularını yaşatan çiftler var. biz de onlardan biriyiz. kumandalar gibi tekleyen eski tüplü televizyonlar gibi vurunca düzelen her şey gibi. kavga ettikçe rahatlıyoruz. ama işte hani diyor ya sen karşındakinin hayalindeki olmadığını anladığında ya da kaşındakinin hayalindeki olmadığını anladığında işler sarpa sarıyor. araba freni boşalmışcasına bir duvara tosluyor. bundan sonra iki yol var. ya hurdacı ya da ordan burdan parçalarla tamir etmek. ve sonra elimize aha şimdi doğan bir eskisi gibi olmaz sorunsalı.
ve daha da güzeli eskiden nasıldı ki sorusu aslında..
oyun gayet sade, yalın sıcaktı. dekoru güzeldi. kostümleri güzeldi ifadeleri güzeldi. bir de o kadar gerçekti ki oyunun oyunluğu hakkında yorum yapamıyorum. tabiki aslında çok klişe bir konu. zaten adı üstünde herkesin bildiği sırlar. ama yine de insanı dürten konular. fotoğraf banyosu ile ilgili benzetme çok güzeldi mesela.
"bir fotoğraf çekersin, karanlık odaya gidersin, banyo edersin ilacı dökersin heyecanla bi de bakarsın istediğin bu değildir."
hani o da güzeldir kötü değildir. ama senin çektin sandığın şey o değildir. bozuk değildir. sadece sen başka bir şey çektin sanmışsındır. bu kadar basit.
ilişkilerde haklı haksız yoktur. suçlu suçsuz yoktur. sadece kendini ifade edememe. ve bizim büyük çaresizliğimiz beklentilerimiz vardır. o kimselere söylemeden içten içe beklediklerimiz. bize sunulan şeyleri bile göremeyecek kadar çok yolunu gözlediğimiz şeyler.
13 Kasım 2012 Salı
düğün şarkısı
tek kişilik oyunları ayrı bir seviyorum ben. bir gün mutlaka sahnede tek başıma olma hayalimde var hani. tek başına bütün derdini bi başına anlatmak. tek başına oynadığında her şey senin elinde. bakacağın noktalar, replikler... aslında en çok tek kişilik oyunlarda 4. duvar duvarlılıktan çıkar. çünkü partnersizliğini seyirciyle paylaşırsın. bunu dozunda yaptığında hoş dururken abarttığında tiyatroluktan çıkar.
düğün şarkısı ise her yönüyle tam, eksiksiz, ne fazla ne az bir oyundu. dolu dolu bir oyunculuk, bir jack daniels dolusu, daha meydana dökülmemiş ama kursakta her an bırakıverilcek hıçkırık, bir avuç göz yaşı ve bolcana mutsuz kendini kandırmaya çalışan kadın kahkahası.
ben onu daha ilk görüşte tanırım. hayal kırıklığını sahnede, sokakta, otobüste, durakta, facesta partide hemen anlarım. boyasanız da anlarım yapıştırsanız da.
"ne yaptın aşilyus bize ne yaptın?"
bu konumuz değil. aşilyus bir erkek ne yaparsa onu yaptı. şaşırtmadı.
bizi karşımızda mükemmel türkçesi ve enerjisiyle harika kostümler içerisindeki kadının hayalleri de şaşırtmadı.
bir kadın geldi. güzelcene pofuduk bir yatağın üzerine oturdu ve bize her şeyi en başından anlattı. ben de anlatmak istiyorum bazen. çayın altını kısıp gelip her şeyi en baştan. sonra biraz karıştırıp dur şimdi sen şu ipin ucunu bi tut ben bi koşu diğer tarafları anlatıcam demek istiyorum. anlatırken karıştırınca ama çok karıştırınca bi yandan da çözebilecekmişim gibi çözemeyince bir yerleri uydurup inandırıp inanacakmışım gibi. ofelya çözebildi mi bize anlatırken? bilmiyorum şuan sanırım sonunu bile hatırlamıyorum oyunun. ama bize her şeyi en başından nasıl anlattığını nasıl her şeyi aşilyusla ilk bakışmalarından, dünkü kına gecesine kadar.. kına gecesinde özgür bıraktıkları kuşlara kadar her şeyi sanki bizzat bende ordaymışım gibi hatırlıyorum. her şeyi o kadar güzel mimledi ki berrin akhasanoğlu sahnede tam olarak neler vardı neler var gibi davranılmıştı çıkaramıyorum.
gerçekten bi adamla mı dans etti yoksa manken miydi o? ben gerçekten birine sarılmışım gibi hissettim.
aşilyusu affettik mi? hayır affetmedik. korkakları biz hiç bir zaman affetmeyiz çünkü. kaçanları, öyle olması gerekmişti çok özür dilerim insanlarını, ceplerinde her zaman her durum için mazeret taşıyan insanları ölünce bile affetmeyiz. aşk olsun diyip geçemeyenlerdeniz. bu sebeple biz ofelya gibi her fırsatta papatyalarla süslü at arabasına kadar tahayyül edilmiş hayaller taşımıyoruz. ne zamandır taşımıyoruz?
neyse bu son paragrafı geçelim oyundaki ani duygu değişimlerindeki başarı her ne kadar oyuncununsa monologlardaki akıcılık, ikircilik ve tek kişilik bir oyunda, sahneden bir sürü karakteri bu kadar gerçekci geçirmek de sanırım civan canovanın oyun metninin başarısı.
"hayat bütün planlarımıza rağmen sürüp giden şeydir." çok acımasızca.
planları alt üst eden ne?
aşilyus mu? yoksa aşilyusu tanımadan hayal kuran ofelya mı?
aşilyusu ofelya mı tanımadı, aşilyus mu yanlış tanıttı?
ben neden sürekli bir tanık bir sanık arıyorum? bazı cinayetler faili mechuldur, bazılarınınki maktuldur.
"“Benim minik kuşum…” demişti babam, evlendiğim gün. “Demek uçuyorsun?” Ama ben…
Uçamadım."
17 Ekim 2012 Çarşamba
açıl kafam açıl
geçen cuma gittik bu oyuna cevahir sahnesinde. tam da cevahir sahnesinin genişliğine göre bol alanlı güzel bir müzikaldi. müzikal kısmı pek haraketli eğlenceli insanı oyundan koparmayan cinstendi. oyunculuğunu ben biraz abartılı bulduk açıkcası. aslında metinde biraz abartılıydı. tamam tiyatro toplumun aynasıdır ama ben aynaya baktığım anda kafamın arkasını da görmüyorum mesela. biraz fazla ve yalın mesaj kaygısı oyunu basitleştirmiş. oyunun girişi çok başarılıydı. sanırım girişinden evvel dekor başarılıydı demek lazım. otel ve odalar başarılı bir şekilde yansıtılmış. her yerde bir hareket olması daha bu başlangıçtan insanı daha bir başka beklentiye sokmuştur aslında. o odalar sanki hep dolu olmalıydı da unutuldu gibi hissettim. ben öyle insandan dekorları seviyorum.
oyunda maskeli balo sahnesini sevdim sanırım en çok. klasikti ama güzeldi.
artık her yere konu olan meşhur devlet daireleri sahneleri de güzeldi ama çok benzerlerine benzerdi.
oyunda maskeli balo sahnesini sevdim sanırım en çok. klasikti ama güzeldi.
artık her yere konu olan meşhur devlet daireleri sahneleri de güzeldi ama çok benzerlerine benzerdi.
27 Şubat 2012 Pazartesi
siyah gelip bir gün kırmızıyı yutar mı?
"ne görüyorsun?
-kırmızı."
-kırmızı."
güzel bir oyundu. resime azıcık yatkın olup bir iki akım bilen biri için bile anlaşılırdı. aslında rothkonun hikayesinden çok yanındaki adamın hikayesiydi bence.
aslında ondan da çok. kırmızının belki de.
ben en çok matissenin bu tablosunu ve bu tablo hakkındaki yorumlarını sevdim. bütün kırmızıya rağmen orda duran ve insanı sürekli korkutan siyah! her an gittikçe büyüyecekmiş gibi duran. bi süre sonra resme her baktığında sadece gördüğün siyah!
rothko siyahın bir gün her şeyi yutmasından korkuyorum dedi. yardımcısı annesi ve babasının öldürüldüğü gün yağan kar beyazının bir gün güpegündüz kapıyı çalıp her şeyi yutmasından endişelendiğini söyledi. beyaz fazla beyaz beni de hep rahatsız etti.
"- Sana birşey sorabilir miyim?
- Sormanı engelleyebilir miyim?
- Gerçekten de siyahtan korkuyor musun?
- Hayır, ben ışığın yok olmasından korkuyorum.
- Yani körlük gibi mi?
- Hayır ölmek gibi."
beyaz ışık mesela. beyaz ışık korkunçtur. beyaz ışıkta hiç bir şey güzel değildir. her şey aşırı çıplaktır. beyaz ışık cinnettir.
etkileyici bir oyundu. oyunculuk kalitesi çok yüksekti. öncesinde yarım saatlik bir sinevizyon gösterisi oluyor aslında o da rothko'nun sanatını anlamak anlam vermek adını önem taşıyor bence. insan işte almış eline fırçayı boyamış diyebilir. ama biraz derinine girince renklerdeki kinetik enerji, yerinde duramama ve sadece renklerle yapılmış manzara resimleri gözde canlanıyor. bir taslak olarak belki. hiç detaysız. şurda bi savan şurd bi gökyüzü. nasılı mühim değil. rengi mühim. resim renktir.
"-ne görüyorsun?
-kırmızı."
12 Ocak 2012 Perşembe
elma hırsızları/bir ceza avukatının anıları
geçen sene istanbulda afişlerini görmüştüm ama sanırım görmezden gelmiştim. ankara da şinasi de izledim. şinasinin benim için yeri ve önemi zaten büyük, burda sahnelenen her oyun ise benim kendimde en çok eleştiri hakkı gördüğüm.
bu oyun başkaydı ama. belki gerçek anıların sahibi faruk eremin kitabından uyarlama olduğu için.
hukuk felsefesi üzerine yoğunlaşılmış, ceza ne kadar cezadır, suçlu ne kadar suçludur sorularıyla oyuncular kah seyircinin eline hakim tokmağı tutuşturdurlar, şu sandalyeye tekmeyi basıverceksiniz dediler kah şu ipi boynunuza geçiriverin de yormayın bizi diye rica ettiler. bütün bu hikaye değişikliklerinde çatlayan sahneyle birlikte daha birinde öldürdüklerimizin acısını yaşayamadan diğer hikayede kurban olduk.
direk aklıma kazınan bölüm ise idamlık aziz.. şartlanmayla mahvolan bir adamın hayatından, adaletin gecikmesinden hepsinden daha acıklısı bütün bunların "o zamanın şartları" zırvalıklarında meşru kılınarak belki bilinerek yapılması. aziz'e sanki var mısın yok musun da kutu açılıyormuş gerilimi yaşatmaları... iyi niyetli düşünemiyorum çoğu zaman hele iş hukuk olunca bütün iyi niyetimi kaybediyorum.
avukatın söylediği "adalet, insanın elinden gerektiğinde geri veremeyeceği şeyleri almamalı" sözünü ise o büyük çağlayan adliyesinde tombiş bacaklı eli maşalı gözü görmez iki hatunun arasına çarşaf gerip yazmalı.
ertuğrul özkökten pek haz etmesem de geçen yaptığı bir tespit acıklı olmakla birlikte doğruydu.
insanları tutuklu aylarca, yıllarca tutup sonra bir anda salıveremezsin, salıvermeye cesaret edemezsin, biz sizi çok yüksek suç ihtimaliyle 5 yıldır burda sakladık ama yokmuş aslında öyle bir şey demeye dilin varmaz o sebeple adama isnad edecek suç bulana kadar dava ertelersin, zaman geçirirsin, bi çay demlersin...
istanbul üniversitesi ceza kürsüsü hocalarından füsun sokullunun her öğrenciyi ilk duyduğunda mutlaka sarsan ama zamanla anlam verilen bir sözü vardır, " bir masumun ceza almasındansa bin suçlu beraat etsin."
etraf sapık katil dolsun demek değil bu. milyonlarca "pardon" filmi çekilmesin demek. ferhan şensoyla ağlanacak hala güleriz eyvallah da "eve dönüş" filminde ne yaparız? nereye saklarız gözlerimizi?
bir diğer dekoru ve içimi çatlatan hikaye ise polisin hikayesiydi. hikaye kabaca şöyle yoksul olduğu için karısını ve iki çocuğunu öldüren bir adamı polis yakalamak üzeredir. elinde tabancasını polise doğrultur ateş eder, o sırada panikleyen polis de ateş eder, adam vurulur son anda farkeder ki adamın tabancası boştur. adam boş tabanca çekmiştir polise. son nefesindeki açıklamasını ise kurşun hesabını yanlış yapmışım, karımı çocuklarımı kurtardım bana kurşun kalmadı beni de sen kurtardın diye yapar.
polisin hukuk önünde aklanmasına rağmen kendi vicdanında hesaplaşmasının hiç bitmeyişiyle devam eder hikaye. avukatına her mektubunda her konuşmasında sorar.. defalarca sorar.. "sayılmıyor değil mi?"
insanın en büyük sorunu kendi kendine karşı kendini aklayamaması sorununu da bir polisin içinden anlatmıştır oyun. günümüzde 1 mayısa kominist dövmeye giden polislerin olduğu, bir eylemde daha doğmamış bebeğin katili olup hiç de oralı olmayan polislerin konuşulduğu düşünüldüğünde bu iç hesaplaşmanın bir yerlerde gerçek bir polisçe adaletin affedip, polisliğini geri vermesine rağmen bir zamanlar bile yapılmış olması daha da değerli geldi bana.
en son, hiç sigara içmemiş bir idam mahkumunun son sigarasını içişiyle bitti oyun. masumdu o da. ben biliyordum, bakkal biliyordu, komşu teyze biliyordu, annesi biliyordu, belki siz de biliyordunuz ama yetmemişti, kurtulamamıştı o sıcak bir ağustos günü ilmeğin boynuna geçirilivermesinden.
bu oyun başkaydı ama. belki gerçek anıların sahibi faruk eremin kitabından uyarlama olduğu için.
hukuk felsefesi üzerine yoğunlaşılmış, ceza ne kadar cezadır, suçlu ne kadar suçludur sorularıyla oyuncular kah seyircinin eline hakim tokmağı tutuşturdurlar, şu sandalyeye tekmeyi basıverceksiniz dediler kah şu ipi boynunuza geçiriverin de yormayın bizi diye rica ettiler. bütün bu hikaye değişikliklerinde çatlayan sahneyle birlikte daha birinde öldürdüklerimizin acısını yaşayamadan diğer hikayede kurban olduk.
direk aklıma kazınan bölüm ise idamlık aziz.. şartlanmayla mahvolan bir adamın hayatından, adaletin gecikmesinden hepsinden daha acıklısı bütün bunların "o zamanın şartları" zırvalıklarında meşru kılınarak belki bilinerek yapılması. aziz'e sanki var mısın yok musun da kutu açılıyormuş gerilimi yaşatmaları... iyi niyetli düşünemiyorum çoğu zaman hele iş hukuk olunca bütün iyi niyetimi kaybediyorum.
avukatın söylediği "adalet, insanın elinden gerektiğinde geri veremeyeceği şeyleri almamalı" sözünü ise o büyük çağlayan adliyesinde tombiş bacaklı eli maşalı gözü görmez iki hatunun arasına çarşaf gerip yazmalı.
ertuğrul özkökten pek haz etmesem de geçen yaptığı bir tespit acıklı olmakla birlikte doğruydu.
insanları tutuklu aylarca, yıllarca tutup sonra bir anda salıveremezsin, salıvermeye cesaret edemezsin, biz sizi çok yüksek suç ihtimaliyle 5 yıldır burda sakladık ama yokmuş aslında öyle bir şey demeye dilin varmaz o sebeple adama isnad edecek suç bulana kadar dava ertelersin, zaman geçirirsin, bi çay demlersin...
istanbul üniversitesi ceza kürsüsü hocalarından füsun sokullunun her öğrenciyi ilk duyduğunda mutlaka sarsan ama zamanla anlam verilen bir sözü vardır, " bir masumun ceza almasındansa bin suçlu beraat etsin."
etraf sapık katil dolsun demek değil bu. milyonlarca "pardon" filmi çekilmesin demek. ferhan şensoyla ağlanacak hala güleriz eyvallah da "eve dönüş" filminde ne yaparız? nereye saklarız gözlerimizi?
bir diğer dekoru ve içimi çatlatan hikaye ise polisin hikayesiydi. hikaye kabaca şöyle yoksul olduğu için karısını ve iki çocuğunu öldüren bir adamı polis yakalamak üzeredir. elinde tabancasını polise doğrultur ateş eder, o sırada panikleyen polis de ateş eder, adam vurulur son anda farkeder ki adamın tabancası boştur. adam boş tabanca çekmiştir polise. son nefesindeki açıklamasını ise kurşun hesabını yanlış yapmışım, karımı çocuklarımı kurtardım bana kurşun kalmadı beni de sen kurtardın diye yapar.
polisin hukuk önünde aklanmasına rağmen kendi vicdanında hesaplaşmasının hiç bitmeyişiyle devam eder hikaye. avukatına her mektubunda her konuşmasında sorar.. defalarca sorar.. "sayılmıyor değil mi?"
insanın en büyük sorunu kendi kendine karşı kendini aklayamaması sorununu da bir polisin içinden anlatmıştır oyun. günümüzde 1 mayısa kominist dövmeye giden polislerin olduğu, bir eylemde daha doğmamış bebeğin katili olup hiç de oralı olmayan polislerin konuşulduğu düşünüldüğünde bu iç hesaplaşmanın bir yerlerde gerçek bir polisçe adaletin affedip, polisliğini geri vermesine rağmen bir zamanlar bile yapılmış olması daha da değerli geldi bana.
en son, hiç sigara içmemiş bir idam mahkumunun son sigarasını içişiyle bitti oyun. masumdu o da. ben biliyordum, bakkal biliyordu, komşu teyze biliyordu, annesi biliyordu, belki siz de biliyordunuz ama yetmemişti, kurtulamamıştı o sıcak bir ağustos günü ilmeğin boynuna geçirilivermesinden.
"çıkış günü her yerde aynıdır, kalpte ümit ciğerde tüberküloz."
not: mesela kelimelerin sıralanışı da önemlidir aslında. ne değişirdi bu şarkıda önce ciğerde tüberküloz, sonra kalpte ümit var dese..o zaman daha umut dolu olurdu belki.. ama böyle.
insan son zamanlarda daha bir umutsuz aslında.
19 Ekim 2011 Çarşamba
nevi şahsına münhasır saadet
"Günlerimiz olacak
Daha nice yıllarda.
Hep beraber seninle,
En güzel bir baharda,
Bir uzun yazda.
Günlerimiz...Kâh Adada, kâh Boğazda.
Kuytu bir yolda
–bütün böğürtlen, kocayemiş –
Dudaklarımız birleşivermiş...
Akşam, Köprüüstü kalabalık,
Başın, omuzumda artık
Ufukta hilâl, gökte yıldızlar.
Günlerimiz olacak,
Mesut, bahtiyar."
Daha güzel bir mutluluk betimlemesi zor bulunur. "nevi şahsına münhasır saadet." iki yanağından öpüvermek istiyorum Ziya Osman Saba'nın. Ve bu hikayeleri oyunlaştıran istanbul şehir tiyatrolarına ise sevgilerimi yolluyorum.
fotoğraf mühimdir. kanıttır. her ne kadar photoshop falan olsa da yine de değişmezdir diyeyim ben itiraz eden olmasın. donan andır.
her şey unutulacak bir tek fotoğraflar kalacak...
uzun zamandır fotoğraf çektirmiyordum. kasıtlı bir şey değildi aslında. etrafımda deklanşöre basan biri yoktu ki gülümseyeyim. yoksa yaşadığıma dair kanıt bırakmama hesapları yapan mutsuzluğumu geride bırakmıştım. küstüm ve marlis ankaraya gittiğimde aramıza mercek sokarlarsa dondu geçmişim. onun dışında hiç kesintisiz ve delilsiz akıp geçti. ileride gençken de şöyleymişim diyeceğim çok fotoğrafım olmayacak muhtemelen. buna üzülüyor muydum? aslını söylemek gerekirse düşünmemiştim bunun üstünde.
ta ki bugün mesut insanlar fotoğrafhanesine gidene kadar. işin gerçek fotoğrafhanesinden daha sonra bahsedeceğim. önce oyuna değinmek istiyorum. tek kişilik -fotoğrafçıyı saymamaca yapmıyorum da öyle demek kolay geliyor dilime- zor, melankolik bir metine sahip yoğun bir oyundu. çocukluk, özlem, hayatla ilk merhabalaşma, ilk el sıkışma, ilk yanılma, pişmanlık, kıymet bilememe, yanılma... bir çok duyguyu içeren fotoğraflarla bezenmiş, köprü manzaralıydı.
şarkılarla da kendini belli eden bir şey vardı ki Can Doğan'ın sesi ve sesini kullanışı. hiç nefessiz kalmadan, kesilmeden, anlaşılır ve akıcı bir şekilde o kadar uzun tiradlarla başa çıkmak açıkcası dilekolaygillerden.
oyunda en çok sevdiğim son bölümdeki beyoğlunu ve ordaki dükkanları yaşatışıydı sanırım.
"Sanki bütün bu mağazalar, bütün şu insanlara, saadet satıyorlar."
bazen istiklalde yürürken o hengame, o hiç durmayan alışveriş. o "buakşamçekiliyorbuakşambuakşamcı milli piyangocu. kestanesatarkenmaşasıylatezgahınavuran seyyar, faldaiddalıyızcılar, greenpeaceci çocuklar, ingilizce kursu broşürü dağıtanlar, 2dakikanızvarmıcı anketörler... sanki hepsi geçmiş de sana "seni ne mutlu eder?" diye soruyor gibi. sen susmuşsunda "bu mu yoksa bu mu yoksa bu mu?" diye önünde defileye çıkmışlar gibi.
ve arada bu anı donduran, en güzel tramvayın geçişini yakalamaya çalışan büyük haşmetli fotoğraf makinalarına sarılmış yerli olduğu halde yabancı ya da hepten yabancı turistler. hala fotoğrafını çekecek kadar farklı gören turistler.
peki ya fotoğrafhaneler?
hangisi mesut insanlar fotoğrafhanesi bilmem. açıkcası ziyacığım kusura bakma ama ben senin gibi değilim. ben güveniyorum kendime. giderim gülümserim çektiririm fotoğrafımı. ben de saadetimi tespit ettiririm. notere şerh gibi bir şey zaten. hele de vitrine kondu mu mutlu halim. dediğin gibi. saltanatı hem benim mutluluğundan hem de benden uzun ömürlü olur muhtemelen. ama sen benim mutluluğumu kıskanır, çekemez, çıkarsın:
"Ben de pekala şu mesut insanların fotoğraflarını çıkarttıkları fotoğrafhanelerden birine girebilir, ben de mesudum, benim de resmimi çekebilirsiniz diyebilirim. Fotoğrafçı da itiraz edemez, sizin kimseniz yok, fotoğrafı ne yapacaksınız, diyemez. Sorarsa, elbette günün birinde benim de bir sevgilim olabilir. Sizin çekeceğiniz bu en güzel fotoğraf onun çantasının gizli bir köşesinde, güzel kokular içinde yatabilir, derim. "
bilirim. dersin. ne yaparım ondan sonra. nemli gözlerimi nereye saklarım. bir dakika derim. daha fotoğrafçı adam siyah örtüsünü başından atarak doğrulmadan, o terli ümitsiz bakışını bize göstermeden benim çok acil bir işim vardı der kaçarım. ikimiz için yaparım bunu. ben kendi gülümsemem daha büyük görünsün diye ikimizin resmini yan yana koyamam ki.
" Fakat şimdi niçin böyle uğraşıp duruyorum? Niçin kendi kendimi aldatmaya çalışıyorum? Benim asıl mesut zamanlarım ne oldu? Niçin asıl o zamanlar resim üzerine resim çıkartmadım? Niçin her hafta fotoğrafçıya uğramadık? Neden bugün buraya tek başıma geldim? "
not: mesut insanlar fotoğrafhanesine gidip bol bol fotoğraf çektirilmeli.
2 Ekim 2011 Pazar
yeni sezon.
ekimde istanbul bir başka güzel.
evime döndüm ve deli gibi bir sinema tiyatro listesi yaptım kendime.
filmekiminde biletlerin 2. günde tükenmesi şaşırtıcı olmamasına rağmen hüzün yaratmadı diyemem.
tiyatro sezonunun açıldığının daha kimse farkında değil bu güzel haber.
yapmak istediğim çok şeyin olduğu bir sezona daha merhaba derken geçen kış yazın okumak üzere aldığım cinler varlık yayınları 2 cilt turuncu-mavi bana usul usul gülümsüyor.
şahbazın harikulade yılı var ama elimde.
bitsin, sahnenin dışındakiler var. sonra geleceğim sevgili fyodor. ben de çok özledim seni.
pazartesi okulun 3. haftası. başlangıçları sevmem o sebeple 3. haftadan merhaba diyeceğim. evet bu pazartesi kesinlikle başlıyorum. çünkü lazım.
hayatımda bir düzen arıyorum bu ara. okul başlasın her şey yoluna girecek diyordum. olmadı. sanırım benim okula başlamam gerekiyordu. bunu atladım. ama sonuçta ders aldım. her şey yolunda.
pazartesi her şeyi yoluna koymak için mükemmel gün.
Yarın bütün öğleden sonramı tarik zafer tunaya kültür merkezinde dar alanlar/daralanlar konulu belgeselleri izleyerek geçireceğim sanırım.
bu kelime oyununu sevdim. epey sevdim.
7 Nisan 2011 Perşembe
sipariş!
şimdi güne bu şarkıyla başladık.
nerdeyiz şişli adliyesi. ankara adliyesi gibi değil. tamam her bi yerde adliye var burda da ankara adliyesi bir başka bak.
ben bunu bilir bunu söylerim.
muhsin ertuğrula gittim. gişede beklerken bir kadın geldi. onunla oyunlardan muhabbet ederken lafı "istanbul efendisi"ne getirdi evet güzel oyundur. dedi. biz de oynamıştık dedim. gözlerime bakıp sanatçı mısınız dedi.
ah o an ahh...
ahh...
evet evet sanatçıyım hatırlamadınz mı yoksa. durun durun şöyle bakın bir de.. demek için neler vermezdim.
ah...
halbuki yok öyle amatör olarak ilgileniyorum demekle yetindim. gözlerimi kaçırdım.
neyse bu bahsi kapatalım a dostlar.
sevgili iyilik perisi,
nerdesin? ne yapıyorsun? hemen buraya gelmelisin. aklımı kaçırmam an meselesi. bana hemen bir adet velayet konulu alengirli tartışmalı çok çetrefilli bir yargıtay kararı bul.
romayı ben yap(k)arım.
o değil el yazısı istedi.
21. yüzyılda el yazısı ödev isteyen profesörlerin olduğu bir dünyaya çocuk getirmek istemiyorum!
günün burdan sonraki şarkısı...
çok mu arabesk oldu beybi?
ama öyle ne yapalım?
vicdanının sesini dinle bak ne diyor? senin için bir can bir can gidiyor.
o değil hemen sopanı kap ve buraya gel iyilik perisi mi meleği mi hanginiz kolaydaysa işte.
bana bi avukat lazım. o da bu gece lazım.
her şeyin şarkısını buluyorum bu ara. hadi bakalım.
o değil asıl oyun okuyorum bu ara. oyun okumak insanı çok mutlu eden bir şey. sanki izliyormuşum gibi hissediyorum. bu hissiyatı çok seviyorum.
seni de seviyorum.
öperim.
nerdeyiz şişli adliyesi. ankara adliyesi gibi değil. tamam her bi yerde adliye var burda da ankara adliyesi bir başka bak.
ben bunu bilir bunu söylerim.
muhsin ertuğrula gittim. gişede beklerken bir kadın geldi. onunla oyunlardan muhabbet ederken lafı "istanbul efendisi"ne getirdi evet güzel oyundur. dedi. biz de oynamıştık dedim. gözlerime bakıp sanatçı mısınız dedi.
ah o an ahh...
ahh...
evet evet sanatçıyım hatırlamadınz mı yoksa. durun durun şöyle bakın bir de.. demek için neler vermezdim.
ah...
halbuki yok öyle amatör olarak ilgileniyorum demekle yetindim. gözlerimi kaçırdım.
neyse bu bahsi kapatalım a dostlar.
sevgili iyilik perisi,
nerdesin? ne yapıyorsun? hemen buraya gelmelisin. aklımı kaçırmam an meselesi. bana hemen bir adet velayet konulu alengirli tartışmalı çok çetrefilli bir yargıtay kararı bul.
romayı ben yap(k)arım.
o değil el yazısı istedi.
21. yüzyılda el yazısı ödev isteyen profesörlerin olduğu bir dünyaya çocuk getirmek istemiyorum!
günün burdan sonraki şarkısı...
çok mu arabesk oldu beybi?
ama öyle ne yapalım?
vicdanının sesini dinle bak ne diyor? senin için bir can bir can gidiyor.
o değil hemen sopanı kap ve buraya gel iyilik perisi mi meleği mi hanginiz kolaydaysa işte.
bana bi avukat lazım. o da bu gece lazım.
her şeyin şarkısını buluyorum bu ara. hadi bakalım.
o değil asıl oyun okuyorum bu ara. oyun okumak insanı çok mutlu eden bir şey. sanki izliyormuşum gibi hissediyorum. bu hissiyatı çok seviyorum.
seni de seviyorum.
öperim.
10 Şubat 2011 Perşembe
tiyatro.
oyuncu olmazsam ölürüm.
her akşam saat 8 çıkıp aynı oyunu oynamalıyım.
her gece birini öldürmeliyim, ya da biri beni öldürmeli.
her gece başkası olmalıyım bambaşka yerlerde.
eğer bunu yapamadan ölürsem kendimi öldürürüm gibi tuhaf cümleler kuruyorum.
oyun izlerken sahneye fırlayıp "öyle olmaz bennucum böyle yapıcaksın çalparanı iyi kullan uçar gibi oyna" falan demek geliyor içimden.
kafayı yiyorum bu ara. sinirden sigarayı ısırıyorum.
ben sahnede olmak istiyorum. tahtalarını yoklamak istiyorum.
intiharın genel provasına gittim bugün.
hoş oyun. serhat kılıç ne bi mükemmel oyuncu öyle. oyunda ara ara tempo düşüyor ama yine de serhat kılıç ne bi mükemmel diyor insan. parmak ısırıyor.
oyun hakkında ballandırma yapmamamın sebebi sanırım sonu. başı muazzamdı. zaten köprüden atlama fantezisi olan biri için konu ve başlangıç gayet ilgi çekici idi. sonu dedim de bu arada yok en sonu değil sondan biraz öncesi. şu koltuk değnekli kısım. ben öyle "bakın güldük eğlendik ama aslında biz bu oyunda size unları demeye çalıştık. hepimiz karşınızda duruyoruz. adam olun açın gözünüzü tehlikenin farkında mısınız" sonlu oyunlara pek sıcak bakmıyorum kişilik olarak. ama en sonu pek bi hoştu. bütün salon hoş bir çığlık attık ki ben oyuncu olacam naraları içimde o çığlıkla daha bi koşuşturdu. ne bi mükemmel bir şeydir. kaç bin kişiye çığlık attırıyorsun.
sen bi sonraki adımını bilioyrsun onlar bilmiyor.
her gece aynı tepki.
sen her gece yapıyorsun bunu, ve hiç tükenmeden.
mükemmel bir sihir bu!
bu arada çıkışta insanlar arasında duyduğum
-bence fikret çok iyi değildi. kaptıramadı rolüne. vasattı vasat.
-ayol fikret olmasa gelcektin ama sanki.
-oyun bunlar ayol.
tadındaki dialog bütün sinirlerimi tepeme çıkartmadı diyemem. fikret kim lan. fikret kim? otur sen yaprak dökümünü izle osmana ağla diye sarsmak geldi içimden. zor tuttum kendimi adımlarımı koşturup yoluma baktım.
hı birde zeki demirkubuz çokhoş adam. az evvel masumiyeti izledim. burdan marlise saygılarımı ve teşekkürlerimi yollar, yakın bir zaman da film hakkında daha çok konuşacağımı bildiririm.
ayrıca zekiciğim, gün olur da budalayı çekecek olursan.
öhöm.
görüşelim.
her akşam saat 8 çıkıp aynı oyunu oynamalıyım.
her gece birini öldürmeliyim, ya da biri beni öldürmeli.
her gece başkası olmalıyım bambaşka yerlerde.
eğer bunu yapamadan ölürsem kendimi öldürürüm gibi tuhaf cümleler kuruyorum.
oyun izlerken sahneye fırlayıp "öyle olmaz bennucum böyle yapıcaksın çalparanı iyi kullan uçar gibi oyna" falan demek geliyor içimden.
kafayı yiyorum bu ara. sinirden sigarayı ısırıyorum.
ben sahnede olmak istiyorum. tahtalarını yoklamak istiyorum.
intiharın genel provasına gittim bugün.
hoş oyun. serhat kılıç ne bi mükemmel oyuncu öyle. oyunda ara ara tempo düşüyor ama yine de serhat kılıç ne bi mükemmel diyor insan. parmak ısırıyor.
oyun hakkında ballandırma yapmamamın sebebi sanırım sonu. başı muazzamdı. zaten köprüden atlama fantezisi olan biri için konu ve başlangıç gayet ilgi çekici idi. sonu dedim de bu arada yok en sonu değil sondan biraz öncesi. şu koltuk değnekli kısım. ben öyle "bakın güldük eğlendik ama aslında biz bu oyunda size unları demeye çalıştık. hepimiz karşınızda duruyoruz. adam olun açın gözünüzü tehlikenin farkında mısınız" sonlu oyunlara pek sıcak bakmıyorum kişilik olarak. ama en sonu pek bi hoştu. bütün salon hoş bir çığlık attık ki ben oyuncu olacam naraları içimde o çığlıkla daha bi koşuşturdu. ne bi mükemmel bir şeydir. kaç bin kişiye çığlık attırıyorsun.
sen bi sonraki adımını bilioyrsun onlar bilmiyor.
her gece aynı tepki.
sen her gece yapıyorsun bunu, ve hiç tükenmeden.
mükemmel bir sihir bu!
bu arada çıkışta insanlar arasında duyduğum
-bence fikret çok iyi değildi. kaptıramadı rolüne. vasattı vasat.
-ayol fikret olmasa gelcektin ama sanki.
-oyun bunlar ayol.
tadındaki dialog bütün sinirlerimi tepeme çıkartmadı diyemem. fikret kim lan. fikret kim? otur sen yaprak dökümünü izle osmana ağla diye sarsmak geldi içimden. zor tuttum kendimi adımlarımı koşturup yoluma baktım.
hı birde zeki demirkubuz çokhoş adam. az evvel masumiyeti izledim. burdan marlise saygılarımı ve teşekkürlerimi yollar, yakın bir zaman da film hakkında daha çok konuşacağımı bildiririm.
ayrıca zekiciğim, gün olur da budalayı çekecek olursan.
öhöm.
görüşelim.
Etiketler:
intiharın genel provası,
marlis,
masumiyet,
sahne,
tiyatro,
zeki demirkubuz
17 Ekim 2010 Pazar
bu bir hayranlık hikayesidir.
hastayım.
hasta olduğumda burnum akar. ve bununla beraber duygusallaşırım. hemen her şeye ağlıyor gibi oluyorum. aslında burnum nezleden ötürü akıyor ama ben sanki üzülüncek bir şey var ondan burnumun direği sızlıyor sanıp koyveriyorum göz yaşlarımı. ha bir de ateşten oluyormuş. göz yaşarması.
bugünkü göz yaşarmasının bununla ne kadar alakası vardı bilmiyorum ama kontrolsüz olduğu kesindi.
başa dönmem gerekirse cuma gecesine değinmek isterim. yo hayır istemem. o gece bir kaç kişi arasında kalacak kadar özel.
cumartesi sabah akşamdan kalma bir şekilde uyanıp muazzam bi kahvaltının tadına varırken ablamla bir anda gözgöze geldiğimiz andan almak istiyorum. saat 12 idi. ve bizim günler öncesinden almış olduğumuz 3 de beykoz da oynayan oyuna biletimiz vardı.
ankaralı dostlarım için belirtmek istiyorum ki bu iş elvankentten aküne gelemeye bile benzememekte.
kısa bir yol haritası çizecek olursam:
tramvayla eminönüne. ordan vapur üsküdar. ordan otobüs.
evet şimdi bu dile kolay yol haritasına bir de dillere destan istanbul trafiği eklemenizi rica ediyorum. ve sizin daha fazla hayal gücünüzü zorlamadan anlatmaya devam ediyorum.
süslenme faslının uzamasıyla 13:20 vapurunu kaçırdığımıza emindik. 13:40 vapuruna tav olmaya karar verdik. çünkü telefonda konuştuğumuz bayan üsküdardan beykoza giden otobüsün 45 dk. ya da 1 saatte geldiğini söylemişti. 2 de üsküdarda olmak hayal. olsun yinede umut diyoruz. belki yanlış bakmışızdır. oyun 15:30dur diye biletleri kontrol etmiyoruz falan.
tramvay iptal.
taksi!
ama trafik!!
13:40 vapuru da iptal. 14:00 vapuru?
taksiden iniyoruz 14:02... evet bir şeyler yakamızı bırakmayacak ama şanssızlık demeye varmıyor dilim.
14:15 vapurunu belkiyoruz. artık ikinci perde umudumuz var. ama oyun tek perde!
14:33 da iskeledeyiz.
bayanın söylediği otobüs saatte bir falanmış ve maalesefki kaçırmışız. başka bi otobüse atlıoruz.
çengelköy!!
aman allahım bi ara otobüsten inip sigara içmeye gidecektim. öylece durdu herkes. hiç ilerlemeyen anlar yaşadık. saat 14:55. akademi durağı!
biraz yürümek. sonra hey taksi!
taksiciye meramımızı anlatınca adeta taxi filmindeki taksici gibi nitroyu falan açtı sanırım. kırmızı ışıkta geşti . el freniyle u dönülmez yazınından u döndü falan. actiondı epey. en son adeta drift yaparak tiyatro önünde durdu.
15:04
ve reddediliş...
erken gelseydiniz diyip neden geç kaldınız bakayım edasıyla azarlayn bir adet saim kaptan!!!o kadar üzüldüm ki. adam neyse yarın erken gelin alıcam sizi oyuna dedi. ve sanırım bir paket dünyaya benim oldu. sonra çileli bir geri dönüş. ama sadece iskeleye kadar.
günün devamında moda iskelede harika bi manzara. bağdat caddesi mantı falan var ama bu yazıda onlara değinilmeyecek.
ertesi sabah. ya bu seferde yetişemezsek telaşının yanınbaşında neyseki anadolu yakasındayız rahatlığı var ama yine bir nebze. zira bugün pazar. ve pazar demek çok trafik az dolmuş otobüs demek. bunun yanısıra bir de bugün avrasya olduğunu düşünücek olursak. evet sanırım avuçlarım terlemeye o an başlamıştı.
avrasyayı gözden çıkarmıştım.
zaten köprü üstünde yürümek 28ime kadar ertelediğim planların su üstüne çıkmasına neden oluyordu. bir de yine yeni yeniden sümükler kraliçesi olmam ise durumu iyice zor ihtimal kılıyordu. herneyse. avrasya seneyede vardı. ama bu son oyun gibi gözükmekte idi.
ikinci beykoz sanat çıkartması bu sefer kahvaltıdan yine apartopar kalkma ile 13:10 da kozyatağından start aldı.
hedef 14:00daki iskeleden kalkacak olan otobüse yetişmek.
dolmuş beklemece..
dolmuş beklemece..
dolmuş!
evet nihayet!
ama ah. ahahha.
sinirleri bozan o trafik!!! insanı deli eden o trafik!! insanı katil edebilen!!
daralıp inmek ki bu sularda saat 13:55.
14:00 otobüsü kaçtı kaçacak.
koşmak...
koşmak..
koşmak.
koşmak!
durağa vardığımızda saat 14:07 idi. otobüs kaçmıştı.
dünkü otobüsten bulduk yine. plan aynı. bin akademi de in hey taksi!
ama süre.ç bu sefer o kadar kolay olmadı..
bugün pazar!
ve geçtiğimiz yer bir numaralı pazar kahvaltısı noktası..
yine hayatın durduğu noktadayız. gitmeyen arabalar..
yine o saim kaptan tipli adam geliyor gözümün önüne bu seferde azarlarsa ve geç kaldınız derse ağlayacağımdan kokuyorum. zaten burnumun içindeki sümük denizi kabarmış vaziyette.
oturup kahvaltı yapalım o zaman fikrini atıyor ablam. yetişemicez yine. mutsuzum. ama tamam diyorum.
orta kapı!
kapı açılıyor. ama abla ya yol açılırsa??
bi bakıyoruz yol açık. geri biniyoruz. son sürat gidiyor sanki otobüs. yol inanılmaz boş. nereye gitti onca araba?
iniyoruz. taksi!
bu sefer o kadar cevval değil taksici ama izi daha ara bi yoldan götürüyor sanki.
yine koşmaca.
adama bütün bu hikayeyi anlatırım eğer yine almazsa.
bu düşüncelerle giriyoruz içeri. daha başlamamış!
14:59 falan saat.
hiç kimse yetişemiyormuş meğersem. salonda epeycene boşluklar var. adam istediğiniz yere oturun diyor. 3. sıraya oturuyoruz. hem de orta.
oyun başlıyor..
karanlık.
biliyorum. her yer karanlıkken sahneden bakınca parlayan gözler seçilebiliyor. gözlerimi kocaman açıyorum karanlığa. ve ışıklar..
yetkin dikinciler..
oyunu kelime kullanarak anlatmam mevzubahis bile değil. harika desem bile öyle sönük ki sanki.
hem zaten yetkin dikincilerin ses tonu başlı başına bir göz dolma sebebi. oyunda hapşuruğumu tutmaktan ölücektim sanki. ama bir iki yerde ağlarken doya doya burnumu çektim. yanımdaki kadından özür dilemeyi bir borç bilirim.
en çok bir gün elinde bir evrak çantası ve koca bir bavulla "luka" benim de kapımdan içeri girsin istedim. girsin ve kaybettiğim bütün her şeyimi arkamdan toplamış olsun bana geri getirmiş olsun istedim. bu bi gün okulu asıp gittiğim sinemada kaybettiğim atkımda olur. tekini düşürdüğüm eldivende. çaldırdığım bir bıçak da.. anıları ve replikleriyle birlikte getirsin bana da. ve ben ona canım luka diyeyim. sarılayım. bir yerlerde uydurup unuttuğum ne kadar hikaye varsa çıkarsın bana da.
"kafka, wilde, aristo, camus, sartre, kundera.... ben bunları hep senin üye olduğun istikbaratın elebaşları sanırdım.."
"ben seni takip ettikçe, seni dinledikçe, kendimde yeni bir adam yaptım. oysa sen kendini fitursuzca harcadın. tükettin. bak işte bu 4 cilt kitap ve bu bavul senden kurtarabildiklerim.."
"bir gün oğlum baba polisler neden bu edebi metinleri de korumuyor? sigara dumanı ve alkolde yol olmasına izin veriyor dedi. ve biz o gn bu kitapları yazmaya başladık."
oyun bittiğinde gözlerimden yaşlar boşalıyordu ve nedenini bilmiyordum. içimdeki yetkin dikinciler hayranlığı bambaşka bir boyutta seyrediyordu.
kocaman cüssesiyle bir adam incecik bi iş işlemişti sanki karşımda.
bir gün bir adama aşık olacaksam o adam yetkin dikinciler olmalı bence.
çıkıştaki konuşmamız ise o kadar özeldi ki onu burada yazacak değilim ama bi önceki cümlemin altnı bir kez daha çizmek yerinde olacak sanıyorum ki.
o ses tonu.. evet sanrım birazdan gözlerimi kapatıp "mavi gözlü dev"i izleyeceğim.
hasta olduğumda burnum akar. ve bununla beraber duygusallaşırım. hemen her şeye ağlıyor gibi oluyorum. aslında burnum nezleden ötürü akıyor ama ben sanki üzülüncek bir şey var ondan burnumun direği sızlıyor sanıp koyveriyorum göz yaşlarımı. ha bir de ateşten oluyormuş. göz yaşarması.
bugünkü göz yaşarmasının bununla ne kadar alakası vardı bilmiyorum ama kontrolsüz olduğu kesindi.
başa dönmem gerekirse cuma gecesine değinmek isterim. yo hayır istemem. o gece bir kaç kişi arasında kalacak kadar özel.
cumartesi sabah akşamdan kalma bir şekilde uyanıp muazzam bi kahvaltının tadına varırken ablamla bir anda gözgöze geldiğimiz andan almak istiyorum. saat 12 idi. ve bizim günler öncesinden almış olduğumuz 3 de beykoz da oynayan oyuna biletimiz vardı.
ankaralı dostlarım için belirtmek istiyorum ki bu iş elvankentten aküne gelemeye bile benzememekte.
kısa bir yol haritası çizecek olursam:
tramvayla eminönüne. ordan vapur üsküdar. ordan otobüs.
evet şimdi bu dile kolay yol haritasına bir de dillere destan istanbul trafiği eklemenizi rica ediyorum. ve sizin daha fazla hayal gücünüzü zorlamadan anlatmaya devam ediyorum.
süslenme faslının uzamasıyla 13:20 vapurunu kaçırdığımıza emindik. 13:40 vapuruna tav olmaya karar verdik. çünkü telefonda konuştuğumuz bayan üsküdardan beykoza giden otobüsün 45 dk. ya da 1 saatte geldiğini söylemişti. 2 de üsküdarda olmak hayal. olsun yinede umut diyoruz. belki yanlış bakmışızdır. oyun 15:30dur diye biletleri kontrol etmiyoruz falan.
tramvay iptal.
taksi!
ama trafik!!
13:40 vapuru da iptal. 14:00 vapuru?
taksiden iniyoruz 14:02... evet bir şeyler yakamızı bırakmayacak ama şanssızlık demeye varmıyor dilim.
14:15 vapurunu belkiyoruz. artık ikinci perde umudumuz var. ama oyun tek perde!
14:33 da iskeledeyiz.
bayanın söylediği otobüs saatte bir falanmış ve maalesefki kaçırmışız. başka bi otobüse atlıoruz.
çengelköy!!
aman allahım bi ara otobüsten inip sigara içmeye gidecektim. öylece durdu herkes. hiç ilerlemeyen anlar yaşadık. saat 14:55. akademi durağı!
biraz yürümek. sonra hey taksi!
taksiciye meramımızı anlatınca adeta taxi filmindeki taksici gibi nitroyu falan açtı sanırım. kırmızı ışıkta geşti . el freniyle u dönülmez yazınından u döndü falan. actiondı epey. en son adeta drift yaparak tiyatro önünde durdu.
15:04
ve reddediliş...
erken gelseydiniz diyip neden geç kaldınız bakayım edasıyla azarlayn bir adet saim kaptan!!!o kadar üzüldüm ki. adam neyse yarın erken gelin alıcam sizi oyuna dedi. ve sanırım bir paket dünyaya benim oldu. sonra çileli bir geri dönüş. ama sadece iskeleye kadar.
günün devamında moda iskelede harika bi manzara. bağdat caddesi mantı falan var ama bu yazıda onlara değinilmeyecek.
ertesi sabah. ya bu seferde yetişemezsek telaşının yanınbaşında neyseki anadolu yakasındayız rahatlığı var ama yine bir nebze. zira bugün pazar. ve pazar demek çok trafik az dolmuş otobüs demek. bunun yanısıra bir de bugün avrasya olduğunu düşünücek olursak. evet sanırım avuçlarım terlemeye o an başlamıştı.
avrasyayı gözden çıkarmıştım.
zaten köprü üstünde yürümek 28ime kadar ertelediğim planların su üstüne çıkmasına neden oluyordu. bir de yine yeni yeniden sümükler kraliçesi olmam ise durumu iyice zor ihtimal kılıyordu. herneyse. avrasya seneyede vardı. ama bu son oyun gibi gözükmekte idi.
ikinci beykoz sanat çıkartması bu sefer kahvaltıdan yine apartopar kalkma ile 13:10 da kozyatağından start aldı.
hedef 14:00daki iskeleden kalkacak olan otobüse yetişmek.
dolmuş beklemece..
dolmuş beklemece..
dolmuş!
evet nihayet!
ama ah. ahahha.
sinirleri bozan o trafik!!! insanı deli eden o trafik!! insanı katil edebilen!!
daralıp inmek ki bu sularda saat 13:55.
14:00 otobüsü kaçtı kaçacak.
koşmak...
koşmak..
koşmak.
koşmak!
durağa vardığımızda saat 14:07 idi. otobüs kaçmıştı.
dünkü otobüsten bulduk yine. plan aynı. bin akademi de in hey taksi!
ama süre.ç bu sefer o kadar kolay olmadı..
bugün pazar!
ve geçtiğimiz yer bir numaralı pazar kahvaltısı noktası..
yine hayatın durduğu noktadayız. gitmeyen arabalar..
yine o saim kaptan tipli adam geliyor gözümün önüne bu seferde azarlarsa ve geç kaldınız derse ağlayacağımdan kokuyorum. zaten burnumun içindeki sümük denizi kabarmış vaziyette.
oturup kahvaltı yapalım o zaman fikrini atıyor ablam. yetişemicez yine. mutsuzum. ama tamam diyorum.
orta kapı!
kapı açılıyor. ama abla ya yol açılırsa??
bi bakıyoruz yol açık. geri biniyoruz. son sürat gidiyor sanki otobüs. yol inanılmaz boş. nereye gitti onca araba?
iniyoruz. taksi!
bu sefer o kadar cevval değil taksici ama izi daha ara bi yoldan götürüyor sanki.
yine koşmaca.
adama bütün bu hikayeyi anlatırım eğer yine almazsa.
bu düşüncelerle giriyoruz içeri. daha başlamamış!
14:59 falan saat.
hiç kimse yetişemiyormuş meğersem. salonda epeycene boşluklar var. adam istediğiniz yere oturun diyor. 3. sıraya oturuyoruz. hem de orta.
oyun başlıyor..
karanlık.
biliyorum. her yer karanlıkken sahneden bakınca parlayan gözler seçilebiliyor. gözlerimi kocaman açıyorum karanlığa. ve ışıklar..
yetkin dikinciler..
oyunu kelime kullanarak anlatmam mevzubahis bile değil. harika desem bile öyle sönük ki sanki.
hem zaten yetkin dikincilerin ses tonu başlı başına bir göz dolma sebebi. oyunda hapşuruğumu tutmaktan ölücektim sanki. ama bir iki yerde ağlarken doya doya burnumu çektim. yanımdaki kadından özür dilemeyi bir borç bilirim.
en çok bir gün elinde bir evrak çantası ve koca bir bavulla "luka" benim de kapımdan içeri girsin istedim. girsin ve kaybettiğim bütün her şeyimi arkamdan toplamış olsun bana geri getirmiş olsun istedim. bu bi gün okulu asıp gittiğim sinemada kaybettiğim atkımda olur. tekini düşürdüğüm eldivende. çaldırdığım bir bıçak da.. anıları ve replikleriyle birlikte getirsin bana da. ve ben ona canım luka diyeyim. sarılayım. bir yerlerde uydurup unuttuğum ne kadar hikaye varsa çıkarsın bana da.
"kafka, wilde, aristo, camus, sartre, kundera.... ben bunları hep senin üye olduğun istikbaratın elebaşları sanırdım.."
"ben seni takip ettikçe, seni dinledikçe, kendimde yeni bir adam yaptım. oysa sen kendini fitursuzca harcadın. tükettin. bak işte bu 4 cilt kitap ve bu bavul senden kurtarabildiklerim.."
"bir gün oğlum baba polisler neden bu edebi metinleri de korumuyor? sigara dumanı ve alkolde yol olmasına izin veriyor dedi. ve biz o gn bu kitapları yazmaya başladık."
oyun bittiğinde gözlerimden yaşlar boşalıyordu ve nedenini bilmiyordum. içimdeki yetkin dikinciler hayranlığı bambaşka bir boyutta seyrediyordu.
kocaman cüssesiyle bir adam incecik bi iş işlemişti sanki karşımda.
bir gün bir adama aşık olacaksam o adam yetkin dikinciler olmalı bence.
çıkıştaki konuşmamız ise o kadar özeldi ki onu burada yazacak değilim ama bi önceki cümlemin altnı bir kez daha çizmek yerinde olacak sanıyorum ki.
o ses tonu.. evet sanrım birazdan gözlerimi kapatıp "mavi gözlü dev"i izleyeceğim.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)










