istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
27 Kasım 2011 Pazar
kestik!
kestik demiş biri. benim lafım bitmemiş. senin dinlemeyişin. en başından beri mi dinlemiyordun yoksa kestik dendiği anda mı poz verdin. sen bu kadar pratik misin? ya da ben lafımın arkasından bu kadar koşan mıyım? ben lafımı bitiricem diye mi çok direndim de geç kaldım yoksa fotoğrafçı deklanşöre basmada mı acele etti. beni sevmemiş seni sevmiş fotoğrafçı flikırında alenen itiraf neyin etmiş.
seni kurban ettik mi biz bu kurbanlık koyun bakışından sonra? melün müsün sen?
kaşlarının iki titremesi arasında mı çekildi mesela bu fotoğraf yoksa tam titreme anında mı? kaşın ve deklanşöre uzanan uzun işaret parmağı aynı frekansta mı salınıyordu?
siz organize olup bana kumpaslar mı kurdunuz kaşla göz arasında? kaşımla gözüm arası hiç olmadığı kadar uzun yol çıkmış bak burda. istanbul ankara yolu kadar. bir açsam gözümü bitiverecek. açmamışım ama. öyle olmuş. istemeden.
ben hangi uçucu kuşlar masalını anlatıyordum? hangi uçucu kuşta kalmıştım? yoksa çoktan uçucu kuşların hepsini uçurup, uçamayan kuşların dramına mı başlamıştım? kanatları olup da uçamayan kuşların hüznünü mü elimle serpiştiriyordum masaya da sen onlara mı daldın gittin? bazen kanatlar yetmez bilirsin.
bazen istemek yetmez.
bazen bir şeyleri defalarca anlatmak farklı kelimelerle yetmez. içini dökersin sadece. farklı cümlelerle yakınırım sana. ben hep istanbulda sen kah istanbulda kah ankarada. aylar değişir, mevsimler değişir..
bir kuş pisleyiverdi mi bu fotoğraf çekildikten sonra? kendini tuttu mu flaş patlayana kadar fotoğrafın kompozisynunu bozmamak için. bu fedakarlığı yapabilir mi uçucu kuşlar? sırf anlattığım masallar hatrına? dinlerler mi onlar bizi? lafın bittiği yerde mi gelirler yeni laf açılsın diye? laf niye biter? laf hiç biter mi?
çay sırası kimde kalmıştı? bana kaç şeker diye sorulmayan bir masadır orası. benim kimseye kaç şeker diye sormadığım. biraz bekletip içtiğim çayımı. senin sabredemeden titreyen kaşlarına yaktığın dudaklarını ekleyerek hemencecik bile bile tanıda baktığın. çay bu nesinin tadına bakıyorsun ki. ama sen de haklısın çay bile günü gününe tutmuyor ne kadar aynı demlersen demle. sulardan mı?
kim yemek alıp geldi kiloyla? kimin patatesinden otlandık? patlıcanları yedim diye küstüm bu fotoğraftan önce mi kızdı sonra mı?
bu kadar yeter.
parmaklar kapanmadı cılınk sesinden sonra. bu fotoğraf çekilirken kimse bir şeyi kesmedi, kesmeye de çalışmadı. çünkü bazı şeyler kesilmeye kıyılamayacak kadar güzeldir. bizim oralarda kimse kimsenin dediğini kesmezdi hiç. "sen ne diyorsun tam bilmiyorum ama benim dediğim daha ilginç daha güzel"ciler yoktur. hala öyledir gözümü açıp gelsem. bilirim. bu fotoğrafta esasen sevgi dolu eller çerçeve içini almıştır muhabbeti. ama muzip fotoğrafçı üstteki parmakları kesivermiştir. kendi ellerinden başka ellere tahammülü yoktur onun. bir de genconun elleri der belki laf arasında uzun uzun konuşursanız. sahi siz onla uzun uzun konuşur musunuz? biz konuşmayız eğer siz konuşursanız, gerçekten çok kıskanırım sizi.
19 Ekim 2011 Çarşamba
nevi şahsına münhasır saadet
"Günlerimiz olacak
Daha nice yıllarda.
Hep beraber seninle,
En güzel bir baharda,
Bir uzun yazda.
Günlerimiz...Kâh Adada, kâh Boğazda.
Kuytu bir yolda
–bütün böğürtlen, kocayemiş –
Dudaklarımız birleşivermiş...
Akşam, Köprüüstü kalabalık,
Başın, omuzumda artık
Ufukta hilâl, gökte yıldızlar.
Günlerimiz olacak,
Mesut, bahtiyar."
Daha güzel bir mutluluk betimlemesi zor bulunur. "nevi şahsına münhasır saadet." iki yanağından öpüvermek istiyorum Ziya Osman Saba'nın. Ve bu hikayeleri oyunlaştıran istanbul şehir tiyatrolarına ise sevgilerimi yolluyorum.
fotoğraf mühimdir. kanıttır. her ne kadar photoshop falan olsa da yine de değişmezdir diyeyim ben itiraz eden olmasın. donan andır.
her şey unutulacak bir tek fotoğraflar kalacak...
uzun zamandır fotoğraf çektirmiyordum. kasıtlı bir şey değildi aslında. etrafımda deklanşöre basan biri yoktu ki gülümseyeyim. yoksa yaşadığıma dair kanıt bırakmama hesapları yapan mutsuzluğumu geride bırakmıştım. küstüm ve marlis ankaraya gittiğimde aramıza mercek sokarlarsa dondu geçmişim. onun dışında hiç kesintisiz ve delilsiz akıp geçti. ileride gençken de şöyleymişim diyeceğim çok fotoğrafım olmayacak muhtemelen. buna üzülüyor muydum? aslını söylemek gerekirse düşünmemiştim bunun üstünde.
ta ki bugün mesut insanlar fotoğrafhanesine gidene kadar. işin gerçek fotoğrafhanesinden daha sonra bahsedeceğim. önce oyuna değinmek istiyorum. tek kişilik -fotoğrafçıyı saymamaca yapmıyorum da öyle demek kolay geliyor dilime- zor, melankolik bir metine sahip yoğun bir oyundu. çocukluk, özlem, hayatla ilk merhabalaşma, ilk el sıkışma, ilk yanılma, pişmanlık, kıymet bilememe, yanılma... bir çok duyguyu içeren fotoğraflarla bezenmiş, köprü manzaralıydı.
şarkılarla da kendini belli eden bir şey vardı ki Can Doğan'ın sesi ve sesini kullanışı. hiç nefessiz kalmadan, kesilmeden, anlaşılır ve akıcı bir şekilde o kadar uzun tiradlarla başa çıkmak açıkcası dilekolaygillerden.
oyunda en çok sevdiğim son bölümdeki beyoğlunu ve ordaki dükkanları yaşatışıydı sanırım.
"Sanki bütün bu mağazalar, bütün şu insanlara, saadet satıyorlar."
bazen istiklalde yürürken o hengame, o hiç durmayan alışveriş. o "buakşamçekiliyorbuakşambuakşamcı milli piyangocu. kestanesatarkenmaşasıylatezgahınavuran seyyar, faldaiddalıyızcılar, greenpeaceci çocuklar, ingilizce kursu broşürü dağıtanlar, 2dakikanızvarmıcı anketörler... sanki hepsi geçmiş de sana "seni ne mutlu eder?" diye soruyor gibi. sen susmuşsunda "bu mu yoksa bu mu yoksa bu mu?" diye önünde defileye çıkmışlar gibi.
ve arada bu anı donduran, en güzel tramvayın geçişini yakalamaya çalışan büyük haşmetli fotoğraf makinalarına sarılmış yerli olduğu halde yabancı ya da hepten yabancı turistler. hala fotoğrafını çekecek kadar farklı gören turistler.
peki ya fotoğrafhaneler?
hangisi mesut insanlar fotoğrafhanesi bilmem. açıkcası ziyacığım kusura bakma ama ben senin gibi değilim. ben güveniyorum kendime. giderim gülümserim çektiririm fotoğrafımı. ben de saadetimi tespit ettiririm. notere şerh gibi bir şey zaten. hele de vitrine kondu mu mutlu halim. dediğin gibi. saltanatı hem benim mutluluğundan hem de benden uzun ömürlü olur muhtemelen. ama sen benim mutluluğumu kıskanır, çekemez, çıkarsın:
"Ben de pekala şu mesut insanların fotoğraflarını çıkarttıkları fotoğrafhanelerden birine girebilir, ben de mesudum, benim de resmimi çekebilirsiniz diyebilirim. Fotoğrafçı da itiraz edemez, sizin kimseniz yok, fotoğrafı ne yapacaksınız, diyemez. Sorarsa, elbette günün birinde benim de bir sevgilim olabilir. Sizin çekeceğiniz bu en güzel fotoğraf onun çantasının gizli bir köşesinde, güzel kokular içinde yatabilir, derim. "
bilirim. dersin. ne yaparım ondan sonra. nemli gözlerimi nereye saklarım. bir dakika derim. daha fotoğrafçı adam siyah örtüsünü başından atarak doğrulmadan, o terli ümitsiz bakışını bize göstermeden benim çok acil bir işim vardı der kaçarım. ikimiz için yaparım bunu. ben kendi gülümsemem daha büyük görünsün diye ikimizin resmini yan yana koyamam ki.
" Fakat şimdi niçin böyle uğraşıp duruyorum? Niçin kendi kendimi aldatmaya çalışıyorum? Benim asıl mesut zamanlarım ne oldu? Niçin asıl o zamanlar resim üzerine resim çıkartmadım? Niçin her hafta fotoğrafçıya uğramadık? Neden bugün buraya tek başıma geldim? "
not: mesut insanlar fotoğrafhanesine gidip bol bol fotoğraf çektirilmeli.
2 Ekim 2011 Pazar
yeni sezon.
ekimde istanbul bir başka güzel.
evime döndüm ve deli gibi bir sinema tiyatro listesi yaptım kendime.
filmekiminde biletlerin 2. günde tükenmesi şaşırtıcı olmamasına rağmen hüzün yaratmadı diyemem.
tiyatro sezonunun açıldığının daha kimse farkında değil bu güzel haber.
yapmak istediğim çok şeyin olduğu bir sezona daha merhaba derken geçen kış yazın okumak üzere aldığım cinler varlık yayınları 2 cilt turuncu-mavi bana usul usul gülümsüyor.
şahbazın harikulade yılı var ama elimde.
bitsin, sahnenin dışındakiler var. sonra geleceğim sevgili fyodor. ben de çok özledim seni.
pazartesi okulun 3. haftası. başlangıçları sevmem o sebeple 3. haftadan merhaba diyeceğim. evet bu pazartesi kesinlikle başlıyorum. çünkü lazım.
hayatımda bir düzen arıyorum bu ara. okul başlasın her şey yoluna girecek diyordum. olmadı. sanırım benim okula başlamam gerekiyordu. bunu atladım. ama sonuçta ders aldım. her şey yolunda.
pazartesi her şeyi yoluna koymak için mükemmel gün.
Yarın bütün öğleden sonramı tarik zafer tunaya kültür merkezinde dar alanlar/daralanlar konulu belgeselleri izleyerek geçireceğim sanırım.
bu kelime oyununu sevdim. epey sevdim.
3 Mayıs 2011 Salı
yıldızlar hareket eder mi?
(kadının sigarası bitmiştir. paketi buruşturup kül tablasına atar. adam kadına sigara uzatır. kadın teşekkür eder,)
-Şu yıldızı görüyor musunuz?
-Evet
-Hareket ediyor.
-Etmiyor.
-Ediyor.
-Genelde 4-5 biradan sonra hareketlenirler.
-Hayır öyle değil. Tek başına o, başka hiç yok. Yani var ama biz göremiyoruz. Şurdaki sokak lambası ne kadar yakın ve parlak mesela ama o, o kadar mesafeden kafa tutuyor. Ve görülüyor. Demek ki hareket ediyor.
-Haklı olabilirsin.
-Ben yıldızları çok severim.
-Ben de.
-Keşke hep orda kalsa.
-Bazı şeyler onun önüne geçiyor ama.
-Ve sadece daha yakın diye.. belki güneşten bile daha büyüktür o.
-Olabilir. Aslında genelde daha hareketliyken sevilirler.
-Evet dilek tutulur ve unutulurlar.
-Ben samsunluyum samsunda çok net gözükür hepsi, hava temiz, çok ışık yok. Her şey berrak. Mucizelere inanır mısın?
-İnanırım. Ama hiç yıldız kayması görmedim.
-Ben çok gördüm.
-Dilek tuttunuz mu?
-Hepsinde.
-Oldu mu?
-Maalesef.
-Doğru yıldız değilmiş demek.
-Belki de. ben biraz şanssız bir insanım ama. bir işim şansa kaldı mı umudu keserim.
(zaman geçer. Kadın masadan kalkar. Biraz sendeler. Adamın kulağına eğilir.)
-Bak nerde şimdi.
-Evet sağa doğru kaymış gözüküyor.
-Hareket ediyor dediğimde inanmamıştın.
-Haklıymışsın hareket ediyor.
-Hayır biz hareket ediyoruz.
(kadın gülümser, gider)
-Şu yıldızı görüyor musunuz?
-Evet
-Hareket ediyor.
-Etmiyor.
-Ediyor.
-Genelde 4-5 biradan sonra hareketlenirler.
-Hayır öyle değil. Tek başına o, başka hiç yok. Yani var ama biz göremiyoruz. Şurdaki sokak lambası ne kadar yakın ve parlak mesela ama o, o kadar mesafeden kafa tutuyor. Ve görülüyor. Demek ki hareket ediyor.
-Haklı olabilirsin.
-Ben yıldızları çok severim.
-Ben de.
-Keşke hep orda kalsa.
-Bazı şeyler onun önüne geçiyor ama.
-Ve sadece daha yakın diye.. belki güneşten bile daha büyüktür o.
-Olabilir. Aslında genelde daha hareketliyken sevilirler.
-Evet dilek tutulur ve unutulurlar.
-Ben samsunluyum samsunda çok net gözükür hepsi, hava temiz, çok ışık yok. Her şey berrak. Mucizelere inanır mısın?
-İnanırım. Ama hiç yıldız kayması görmedim.
-Ben çok gördüm.
-Dilek tuttunuz mu?
-Hepsinde.
-Oldu mu?
-Maalesef.
-Doğru yıldız değilmiş demek.
-Belki de. ben biraz şanssız bir insanım ama. bir işim şansa kaldı mı umudu keserim.
(zaman geçer. Kadın masadan kalkar. Biraz sendeler. Adamın kulağına eğilir.)
-Bak nerde şimdi.
-Evet sağa doğru kaymış gözüküyor.
-Hareket ediyor dediğimde inanmamıştın.
-Haklıymışsın hareket ediyor.
-Hayır biz hareket ediyoruz.
(kadın gülümser, gider)
2 Mayıs 2011 Pazartesi
ayrılık şarkısı.
çok yanlış bir yönde yürüyormuşluk hissi.
olur mu sana da hiç?
incecik bir yoldayım. geri dönmek için manevra yapacak alan yok.
ip üstünde yürüyorum.
o kadar yanlış ki, düşsem daha iyi.
düşmüyorum da.
yürüyorum.
bilerek. kanayarak yürüyorum.
tanımadan. aldırmadan. hissetmeden..
çok yanlış demişim ya hani. az yanlış da var mı sahi?
çok aşık gibi. az aşık da var mı?
şehvet ve şefkat neden bu kadar benzer yazılıştalar?
belki hepsi olsa olsa bir yazım yanlışıdır?
sadece bir yazım yanlışıysa o zaman az yanlıştır.
işlem hatalarından az puan kıralım.
gidiş yolu önemli olsun.
gidiş yolu da yanlış.
hepten yanlış bu hikaye.
neyseki ben kendim değilim bu hikayede. oyuncuyum ben. ve en sevdiğim, rol yapmak..
**

belki de bataklık?
**
(kokusu çok tanıdık)
-iyi bir şey söyle.
-çok tatlı kokuyorsun..
**
-bir daha ne zaman gelirsin?
-bilmiyorum.
-gelirsin ama değil mi?
-bilmiyorum. unutmazsam gelirim.
**
düşlüyorum bu kenti
son bir aşk gibi.
olur mu sana da hiç?
incecik bir yoldayım. geri dönmek için manevra yapacak alan yok.
ip üstünde yürüyorum.
o kadar yanlış ki, düşsem daha iyi.
düşmüyorum da.
yürüyorum.
bilerek. kanayarak yürüyorum.
tanımadan. aldırmadan. hissetmeden..
çok yanlış demişim ya hani. az yanlış da var mı sahi?
çok aşık gibi. az aşık da var mı?
şehvet ve şefkat neden bu kadar benzer yazılıştalar?
belki hepsi olsa olsa bir yazım yanlışıdır?
sadece bir yazım yanlışıysa o zaman az yanlıştır.
işlem hatalarından az puan kıralım.
gidiş yolu önemli olsun.
gidiş yolu da yanlış.
hepten yanlış bu hikaye.
neyseki ben kendim değilim bu hikayede. oyuncuyum ben. ve en sevdiğim, rol yapmak..
**

belki de bataklık?
**
(kokusu çok tanıdık)
-iyi bir şey söyle.
-çok tatlı kokuyorsun..
**
-bir daha ne zaman gelirsin?
-bilmiyorum.
-gelirsin ama değil mi?
-bilmiyorum. unutmazsam gelirim.
**
düşlüyorum bu kenti
son bir aşk gibi.
28 Nisan 2011 Perşembe
özel mektup.

istanbuldan ankaraya ilk gelişimde sanırım.
işte şu fotoğrafın çekildiği zamanın dönüşü.:)

evvel zaman içinde dostlar diye başlar ya hani bir şarkı. bazı hikayeler tam da öyle başlar. 3 cadı. bazen. 3 üde aynı. (hayır canım cadı sensin üstüme iyilik sağlık. benden cadı olmaz hem.) bazen 3 de ayrı bir tel. konuşacak onlarca kitap, önerilecek onlarca film hep var dilimizin ucunda. ve hep biliyoruz ki karşımızdaki iki kişi hep anlayacak.
bir hikayem var. çok dandik. kimselere anlatamam. anlatsam alay ederler. ama sen olsa olsa şaşkın dersin, ya da sen şapşal dersin. çok severim bunu. tıpkı yavrum diyip yüzümü acuçlaman gibi.
ben bu masayı hep çok sevdim. en çok o duvar kenarını sevdim her zaman için. diğer duvar kenarını da sevdim de bu duvar kenarını ne bileyim işte daha fazla sevdim hep. o gün 1 deydi otobüsüm. 10 da buluşup kahvaltı yapmıştık. ah seni gidi küstüm seni yine geçikmiştin değil mi? geçikmemişsen de ne bileyim tam bir günah alma olmaz sanıyorum bu. hem zaten. simitleri sen getirmiştin. demek sen gecikmiştin.
sonra kalkmıştınız siz.
3 boş bardak.
3 dedikodu kahkaha hafif melankoli biraz umut çokca güzel günler az az hüzün ama hep birliktelikle dolu 3 boş bardak kalmış sizden sonra masada. şekerli içenler hemen belli etmiş kendini. kibritler ve sigaralar saplanmış küllüğe. hala oturuyormuşsunuz gibi aslında. sandalyeler düzeltilmemiş. sanki içerden hemen gelecekmişsiniz gibi.
siz gitmişsiniz ve ben kitabıma devam ederken daha nicelerini saplayacağım sanıyorum. yarım simit kalmış o kese kağıdında. onu yiyeceğim sonra. sonra ben de kalkıp gideceğim. ama benim gitmemle sizin gitmeniz bir olmayacak.
halbuki biz aslında hep bir gittik gibi oldu.
gibi oldu değil de öyle dimi aynen.
küstüm sen dur şöyle bi! sen kendi doğumgününün en güzel kızıydın. marlis gelsin otursun şöyle. salsın saçlarını. ya da dur dur toplasın bir omuzunda. ya da tepede topuz mu yapsa? ayol her türlü güzel şimdi bakınca. bugün kitapçıda adamın teki bana toza soru okudun mu dedi. evet dedim gülerek. adam neye o kadar gülümseyerek evet dediğimi anlamadı büyük ihtimalle.
ah sen bilir misin peki neye güldüm bonbonum?
o an sana ve hayatıma kattığın her türlü güzelliğe, hepsine birden bir gülümseyiverdim ben.
en sevdiğim kitapları usulcacık hep sen dizdin kütüphaneme. en sevdiğim sözleri sen mırıldandın. şarkılar söyledin, öyle güzel söyledin ki çoğu zaman çatlak sesimle eşlik edip bozmaya kıyamadım. ama bazen hiç de acımadım. büyük laflar ettin. hayatımın çadırına direk yaptım ben onlardan. keskin baktın bazen. bazen kızdım sana. bazen kızdın bana. bazen üzüldük bize. üzüntülerin bile meze olduğu anlar oldu çoğu zaman.
bi kestane yapmadın bana soba da iki elim yakanda ama bu konuda.
bir de teras da sofra sözün var.
bunlar hep listede.
bunlar hep listede.
neyseki yolumuz daha uzun epey.
bizim hiç kuşak farkımız olmayacak be ipek.
biz çünkü hem böyle cümlerin sonuna "be" koyucaz. ismimizin aynılığı ise konuşmada akıcılığı sağlayacak. ve hep birden akacağız, hep birden yaşlanacağız.
hayallerimiz hep birden akıverecek.
yaralarımız olucak ama hep beraber saracağız, bazen inadına kanatacağız.
ama hep birden.
hem istanbula geldim de ne oldu?
bir liman. kaçıp saklanılmalık! aslında siz geldiniz mi nereye gideriz bilmem. sanki ben burda bir film setindeyim. hiç bir şey aslında gerçek değil hatta yok!
ama siz çok gerçeksiniz. bakalım. hele bi gelin de...
burda da en baştan tuttururuz bir masal. olmadı ben kurabiye yaparım.
karanfil zencefil tarçın!
gözlerinden öperim biricik kuzum. cilveli gülüşlü, aşüfte bakışlım.
sen de varsın küstüm burda. tam da burda!
26 Mart 2011 Cumartesi
sabah-ı istanbul
herkesi kovalım bu şehirden.
vize uygulaması başlasın! başlasın!
kimseler gelmesin artık daha fazla.
evet bencilim.
hele şu shoppingfest olayına uyuz oluyorum. milyon adet insan!!! kalabalıkfobim var benim. e o zaman neden geldin istanbullara diyecek olursanız ise bu korkumdan bihaberdim ben. ne zamanki amfi1'e girdim ve 1000 kişiyi karşımda gördüm işte o an benim midemde karıncalanma, karnımda bir hamster oynaşma başladı. kalabalık gördüğüm an beynim uyuşuyor. zaten o uğultu ise direk intihar sebebi. kapalı yer fobimde var sanırım yer yer buhran olarak meydana çıkıyor. ama bütün bunların konumuzla alakası yok.
bu şehrin en güzel hali ne diye sorsanız bana sabaha karşı 4 6 arası derim.
böyle bir muhteşemlik, böyle bir yalnızlık böyle bir masal olamaz.
üşüyorsun. malum denizden denizden esiyor. ama bir yandan öyle güzel ki.
insan istanbulda yaşayıp da bir kez olsun sabahlamamışsa aslında yaşamamştır.
cihangirdeki o tepeden gece ayın denizde oynayışına gönlünü kaptırıp dalmamışsa, bir yanda galatakulesi karşıda saray burnu yüreğinin sonsuzluğunu o karanlık geceye meze etmemişse yaşamamıştır.
çok az kullanırım bu tabiri.
ölmeden önce yapılması gereken şeyler listem olmadı hiç bir zaman.
ama bu yapılmalıymış meğersem.
sabah güneşin ışıklarını her yerde bulup da kendisini karaköyde bulamamak. sonra galata köprüsünün üstündeyken o koca bir şeftali gibi yepyeni bir güne doğarken. onun yükselişini görmek.
dünya dönüyor demek.
kıpkırmızı gözlerle başını yaslamak...
sabah görüşülen ablanın "aşık mı oldun sen ne bu gözlerin ışıl ışıl?" sorusuna ise bütün hücrelerle uykusuzlukla "evet!" cevabını vermek. "evet hem de daha önce hiç olmadığım kadar, bir şehre aşık oldum ben!"
19 Mart 2011 Cumartesi
sana sarı laleler aldım çiçek pazarından yazısı.2
ay yüzlüm yine ben.
bak ne oldu bugün.
bugün. bugün çok boktandı be zeytin gözlüm.
bugün yapılması planlanan çok iş vardı ama yağmurun sesi her şeyi bozdu. perdeyi aralayıp dışarı bakmadım bile. kimsesizliğe terk ettim bugün her yeri.
koltuğumdan hiç kalkmadım.
sanki böyle yaparak mirandayı daha iyi anlayacak mışım gibi oldu.
ben ne zaman birini çok iyi anlasam ölüyor be nar tanem. ne yapacağız bunu?
sigara bile içmedim bugün. ne tuhaf. mutfağa gidip su içmek ve sonra onu tuvalete iade etmek dışında hiç bir şey yapmadım.
Sabah.
sabah uzun süre tavana baktım. malum. odamda değlim artık. salon tavanı pek bi ilginç geldi ondan. ezbere bilmediğim noktalar.. ezbere bilmediğim haritalar. işte tam o sırada bir şey oldu.
patır patır..
masaya bakıyorum.
vazoda laleler..
yapraklar düşüyor.

ölüyor gözümün önünde. sen bunu hayatta anlamazdın değil mi beyaz ellim. neden neden der kafayı yerdin belki. suyu var sıcaklık iyi neden vazgeçti yapraklarından?
halbuki solmuş eğilmiş başını toparlayıp asilliğine kavuşunca nasıl da sevinmiştik. iyi şeyleri sorgulamadan kabul etmek bizim hamurumuzda var değil mi çapkın bakışlım?
ayakta ölmek ağaçlara mahsus değilmiş demek bak. lalelerde ayakta ölüyormuş. hikmetçiğim olsa idi HA-HA! derdi burda değil mi? sen de der misin?
üzüldüm be selvi boylum. o yaprakların öylece düştüğünü görüp de hiç bir şey yapamadığıma üzüldüm. tuhaf oluyor insan. bir de tahmin edebileceğin gibi yapraksız o sap pek bir şeye benzemiyor. ama sönük yapraklar inadına, inadına canlı. sanırsın birazdan tekrar canlanacak ve yaprakları en baştan çıkacak.
bir rahatlamış sanki yapraklar dökülünce. içimde neler saklıyordum ben de siz hep bana perde oldunuz der gibi. demiyordur ama değil mi? bu benim kendi iç hesapçılığım. o da farkındadır değil mi solmuş bile olsa yaprakları olmadan bi bok olamayacağının?
içimden daha yapraklarını dökmemişleri toplayıp camdan atmak geldi. vazgeçişler beni ziyadesiyle üzüyor. onu görmemektense ölsünler daha iyi.
güzel ölmek lazım helva yüreklim. çirkin ölmek bir tuhaf. tükenmişlik var. halbuki ben hep en güzel yerinde bırakma yanlısıyım.
tadı kalsın.
yarım kalsın.
sen
in
yar
ın
ben
im
yar
ım.
sarı laleler alma bana bundan sonra. değişecek şeyler alma iğde kokulu sevdiğim.
iğde demişken bu şehrin neresi iğde kokar?
bak ne oldu bugün.
bugün. bugün çok boktandı be zeytin gözlüm.
bugün yapılması planlanan çok iş vardı ama yağmurun sesi her şeyi bozdu. perdeyi aralayıp dışarı bakmadım bile. kimsesizliğe terk ettim bugün her yeri.
koltuğumdan hiç kalkmadım.
sanki böyle yaparak mirandayı daha iyi anlayacak mışım gibi oldu.
ben ne zaman birini çok iyi anlasam ölüyor be nar tanem. ne yapacağız bunu?
sigara bile içmedim bugün. ne tuhaf. mutfağa gidip su içmek ve sonra onu tuvalete iade etmek dışında hiç bir şey yapmadım.
Sabah.
sabah uzun süre tavana baktım. malum. odamda değlim artık. salon tavanı pek bi ilginç geldi ondan. ezbere bilmediğim noktalar.. ezbere bilmediğim haritalar. işte tam o sırada bir şey oldu.
patır patır..
masaya bakıyorum.
vazoda laleler..
yapraklar düşüyor.

ölüyor gözümün önünde. sen bunu hayatta anlamazdın değil mi beyaz ellim. neden neden der kafayı yerdin belki. suyu var sıcaklık iyi neden vazgeçti yapraklarından?
halbuki solmuş eğilmiş başını toparlayıp asilliğine kavuşunca nasıl da sevinmiştik. iyi şeyleri sorgulamadan kabul etmek bizim hamurumuzda var değil mi çapkın bakışlım?
ayakta ölmek ağaçlara mahsus değilmiş demek bak. lalelerde ayakta ölüyormuş. hikmetçiğim olsa idi HA-HA! derdi burda değil mi? sen de der misin?
üzüldüm be selvi boylum. o yaprakların öylece düştüğünü görüp de hiç bir şey yapamadığıma üzüldüm. tuhaf oluyor insan. bir de tahmin edebileceğin gibi yapraksız o sap pek bir şeye benzemiyor. ama sönük yapraklar inadına, inadına canlı. sanırsın birazdan tekrar canlanacak ve yaprakları en baştan çıkacak.
bir rahatlamış sanki yapraklar dökülünce. içimde neler saklıyordum ben de siz hep bana perde oldunuz der gibi. demiyordur ama değil mi? bu benim kendi iç hesapçılığım. o da farkındadır değil mi solmuş bile olsa yaprakları olmadan bi bok olamayacağının?

içimden daha yapraklarını dökmemişleri toplayıp camdan atmak geldi. vazgeçişler beni ziyadesiyle üzüyor. onu görmemektense ölsünler daha iyi.
güzel ölmek lazım helva yüreklim. çirkin ölmek bir tuhaf. tükenmişlik var. halbuki ben hep en güzel yerinde bırakma yanlısıyım.
tadı kalsın.
yarım kalsın.
sen
in
yar
ın
ben
im
yar
ım.
sarı laleler alma bana bundan sonra. değişecek şeyler alma iğde kokulu sevdiğim.
iğde demişken bu şehrin neresi iğde kokar?
8 Mart 2011 Salı
hastalık/ev/film/falan.
bilgisayarı açıp masa üstündeki takvimde "8" görünce panik oldum.
8 şubat!
dedim.
oğuzun doğumgünü dedim.
ama daha geçen kutlamadım mı dedim. kafamdan yaklaşık olarak 1 ay uydurmam mümkün değil dedim. sonra altına kaydı gözüm. "mart 2011" yazıyordu. rahatladım. nefes aldım.
güne boğaz ağrılarıyla merhaba dedik. 1/3 performans çalışan gözlerle ketıla su koydum. düğmesine bastım. geri koltuğa kıvrıldım.
tık sesini duyunca gittim ıhlamur koydum.
evet bu 3 lü artık tanıdık.
bal limon ıhlamur.
bu blog kendini tekrarlamaya başladı.
hayır hayatım hayat kendini tekrarlıyor.
çıkmıyorum bugün evden.
nerdesin emirciğim?
evet gel hayatım. bütün günü seninle geçirmek istiyorum. önce Crna macka, beli macor'un en sevdiğimiz sahnelerini bir daha geçelim.
hıhı evet pitbull-teriyeeer! kısmını mutlaka izleyeceğiz.
sonra underground ile upuzuuuun bir yolculuğa çıkalım. sen ben koca bir aile ve ıhlamur.
emirciğim sen nasıl bir insansın be bebeğim? bu kadar uzun film çekip bu kadar çok ayrıntıyı nasıl düşünebiliyorsun? her sahnesini emek emek dokuduğun o kadar bariz ki. her sahnedeki göz oynamaları düşünülmüş. her şey anlamlı ve abartısız. abartısız derken sen anladım beni.
marko'nun figrünlarla ağlaştıktan sonra şampanya kadehlerini ölçüp daha dolu olanı kendine ayırdığı sahne ise düşünüp düşünüp gülme sebebi adeta.
goran..
goran..
goran...
tabiki de seni unutmadım.
bu hasta halimle kalkıp oynama isteğini bana veren adama börekler açarım sana misafir ol gel bana demek gelir içimden ama dur ben az biraz iyileşeyim öyle.
sonra marlis'in en sevdiği olan arizona dream başlayalım diyorum.
"fish doesnt think because fish knows everything"
johonny deep?
heh evet.
ben de tam onu diyordum.
uçan balık dün gece en son damağımda kalan big fishi hatırlattı durdu bana. derken daha 1 saat olmuştu ki...
çat..
elektrikler gitti..
halbuki daha sırada Time Of The Gypsies vardı..
elektirk gitmesi sandığınızdan da büyük bi problem.
sadece karanlık bilgisayarsızlık ve can sıkıntısı değil. aynı zamanda kombinin çalışmaması. evin soğuması. üşümek..
üşümek..
ve üşümek...
mumlari yaktim bir umit once
aynaya baktim surdum kokular
bir cizik attim kara kapliya vah
vah yine bana kismet yeni acilar....
eşliğinde mumları yaktım. hırkamı giyip yorgan üstü battaniye yaparaktan yattım.
emir kusturica günüm böylece noktalandı. gerçi birazdan arizona dream'e devam edesim var.
bir de istanbul'da kar bir animasyon gibi yağıyor. benden uymuş olmayın da.. öyle yani. bi tuhaf.
ekleme: arizona dreami bitirmiş bulunuyorum.
ve şu replik beni saatlerdir kendime gelmekten alı koyuyor.
"when i was a little girl, i always wanted to fly. from the top of the house. at night, i'd close my eyes, and imagine i was on the roof, looking down at my parents in their bed. and then i'd jump off... and i'd fly... while everyone was sleeping, i'd be soaring around, looking through their windows, flying... and resting in the trees. i always knew i could, but i never told them. once someone knows, they can make you fall.. they can make you fall.."
8 şubat!
dedim.
oğuzun doğumgünü dedim.
ama daha geçen kutlamadım mı dedim. kafamdan yaklaşık olarak 1 ay uydurmam mümkün değil dedim. sonra altına kaydı gözüm. "mart 2011" yazıyordu. rahatladım. nefes aldım.
güne boğaz ağrılarıyla merhaba dedik. 1/3 performans çalışan gözlerle ketıla su koydum. düğmesine bastım. geri koltuğa kıvrıldım.
tık sesini duyunca gittim ıhlamur koydum.
evet bu 3 lü artık tanıdık.
bal limon ıhlamur.
bu blog kendini tekrarlamaya başladı.
hayır hayatım hayat kendini tekrarlıyor.
çıkmıyorum bugün evden.
nerdesin emirciğim?
evet gel hayatım. bütün günü seninle geçirmek istiyorum. önce Crna macka, beli macor'un en sevdiğimiz sahnelerini bir daha geçelim.
hıhı evet pitbull-teriyeeer! kısmını mutlaka izleyeceğiz.
sonra underground ile upuzuuuun bir yolculuğa çıkalım. sen ben koca bir aile ve ıhlamur.
emirciğim sen nasıl bir insansın be bebeğim? bu kadar uzun film çekip bu kadar çok ayrıntıyı nasıl düşünebiliyorsun? her sahnesini emek emek dokuduğun o kadar bariz ki. her sahnedeki göz oynamaları düşünülmüş. her şey anlamlı ve abartısız. abartısız derken sen anladım beni.
marko'nun figrünlarla ağlaştıktan sonra şampanya kadehlerini ölçüp daha dolu olanı kendine ayırdığı sahne ise düşünüp düşünüp gülme sebebi adeta.
goran..
goran..
goran...
tabiki de seni unutmadım.
bu hasta halimle kalkıp oynama isteğini bana veren adama börekler açarım sana misafir ol gel bana demek gelir içimden ama dur ben az biraz iyileşeyim öyle.
sonra marlis'in en sevdiği olan arizona dream başlayalım diyorum.
"fish doesnt think because fish knows everything"
johonny deep?
heh evet.
ben de tam onu diyordum.
uçan balık dün gece en son damağımda kalan big fishi hatırlattı durdu bana. derken daha 1 saat olmuştu ki...
çat..
elektrikler gitti..
halbuki daha sırada Time Of The Gypsies vardı..
elektirk gitmesi sandığınızdan da büyük bi problem.
sadece karanlık bilgisayarsızlık ve can sıkıntısı değil. aynı zamanda kombinin çalışmaması. evin soğuması. üşümek..
üşümek..
ve üşümek...
mumlari yaktim bir umit once
aynaya baktim surdum kokular
bir cizik attim kara kapliya vah
vah yine bana kismet yeni acilar....
eşliğinde mumları yaktım. hırkamı giyip yorgan üstü battaniye yaparaktan yattım.
emir kusturica günüm böylece noktalandı. gerçi birazdan arizona dream'e devam edesim var.
bir de istanbul'da kar bir animasyon gibi yağıyor. benden uymuş olmayın da.. öyle yani. bi tuhaf.
ekleme: arizona dreami bitirmiş bulunuyorum.
ve şu replik beni saatlerdir kendime gelmekten alı koyuyor.
"when i was a little girl, i always wanted to fly. from the top of the house. at night, i'd close my eyes, and imagine i was on the roof, looking down at my parents in their bed. and then i'd jump off... and i'd fly... while everyone was sleeping, i'd be soaring around, looking through their windows, flying... and resting in the trees. i always knew i could, but i never told them. once someone knows, they can make you fall.. they can make you fall.."
Etiketler:
Crna macka beli macor,
emir kusturica,
ev,
film,
istanbul,
kar,
marlis,
oğuz,
Time Of The Gypsies,
tuhaf
13 Şubat 2011 Pazar
8 Şubat 2011 Salı
salı.
bugünü zaten günlerdir gözümde büyütüyorum.
sabah rüya içinde rüyalarla elifin "ipek, ipeek" diye seslenişiyle uyandım usul usul. "hadi kalk artık saat 10 oldu" dedi kalktım. gece çılgınlar gibi çalışmadık bunun yerine ya bu camide bulunan çocukların nüfusa tescili nasıl oluyor ki tartışması yaptık, araştırdık, soruşturduk ve "nüfus memuru atar." cevabına ulaştık.
evet nüfus memuru çocuğa bakıyor ve "lisede bir aşkım vardı.. gülnur.. ana adı o olsun. baba adı benimki, hasan ve bu çocuk da gülnurla bizim hiç doğmayacak çocuğumuz ahmet olsun ulan" gibi bir giriş gelişme ve snuç ile çocuğu uyduruveriyor.
ha beni annem babam uyduruyor onu nufus memuru uyduruyor.
çok bi fark mı pek sayılmaz. ama yine de acıklı yahu.
neyse medeni sınavı hakkında konuşmak istemiyorum. sınava girmeden uğur aradı buluşalım dedi tamam dedim. 5 buçuk taksim diye anlaştık.
erken çıktım tabiki sınavdan. uğuru aradım nerdesin?
-kızıla-ay aman taksim deyim.
-he bebeğim kızılay.. hey yarabbim. bekle geliyorum.
-nerden gelecen
-tünelden.
-tamam ordayım ben de.
-muck.
-muck.
özlemişim keretayı. bir süre sınav hakkında çemkirdim. anlayışla dinledi. sana göre değil zaten dedi. karnım aç dedi. ama ne istiyosun sorusuna tabikide şundan diyemedi. aylak aylak yürürken sinema önünde bulduk kendimizi. aşk tesadüfleri severe gitsek ya dedim.
burun kıvırdı.
sonra aa onun hakkında çok yorum var gidelim gidelim dedi. bugünün salı olduğunu deli gibi bilmeme rağmen beynim sınavdan sonra sildi sanıyorum. bilet alırken günün ne olduğu hakkında hiç bir fikrim yoktu. uğurun da yoktu. gişedeki kadına sorduk. dumur oldu. ahaha. kendinden şüphe etti.
"salı.. salı olması lazım" dedi sesi mücrim gibi titreyerek.
neyse biletleri aldık. sonra burger dedi koşa koşa burger da yemek yedik geldik film başladı...
filmi anlatacağım.
bu bir aşk tesadüfleri sever yazısı. buraya kadar olan kısım girizgah idi.
filmin ne kadar klişelerle dolu olduğunu ne kadar fransız esintisi taşıdığını bile bile gittim.
sadece şu replik için:
"sen hiç istanbula gidip de ankaraya dönen gördün mü hiç?"
filmi şu şekilde oluşturmuşlar muhtemelen. abi ipek diye bi kız var. bunun en büyük hayali oyuncu olmak. önce bunu bi basalım. iyice bunun kokusu çıksın. bekletelim bi kaç gün. sonra ilk-orta-lise ankarada okumuş olsun ama sonra basıp istanbula gitmiş olsun. heh bu da biraz dursun. suyunu salsın.
sonra rakı sevsin bu hatun. bir de tam ipek gibi yok ben sek içeyim desin. evet evet aynen böyle desin.
sonra bak şu tiyatro konusunda biraz daha şeedelim.
bence şinasi de olsun oyun. evet evet şinaside olsun ki daha bi etkili olsun.
ankarada hangi mekanlar olsun?
inn olsun, kıtır olsun. 312 olsun. kuğulu park, atakule ve botanik zaten allahın emri ankara sonuçta.
yeter sanki.
evet tamam verin fırına.
üstüne kaşar servise hazır.
"ankara'dan gelen için istanbul başkasının çocuğu gibidir. gülerken seversin, ağlayınca bırakıp gitmek istersin"
ilk yarısı izlenip çıkılabilir ama. 2. yarısı gereksiz klişe ve acıklı.
şarkı sahne kordinasyonu güzel olmakla beraber zaman zaman fazla kasıntı olmuş.
küçük detay detay diye ölünmüş.
ama fazla kurcalanmamalı bazı filmler. bu da öyle bir anı olsun diyilip geçilmeli. çok orjinal hayatımın filmi gibi bir şey arıyorsan black swan bekle. değil mi?
eve gidesim gelmedi çıkışta. bi yere oturduk. bu arada uğurda ağladı filmde. bir mahzunduk ikimizde.
-böyle filmler insanda mucize beklentisi yaratıyor
-ben inanmıyorum.
-neden?
-bilmiyorum belki doğru düzgün bir ilişkim olmadığından. bu yüzden belki tiyatroyu sevmiyorum, film izlemiyorum, kitap okumuyorum. mucizelere inanmadığım için.
-insanı mucizelere inandıran kitaplar ve filmlerdir ama. inandırmasa bile tohumu atan onlardır.
çok da mucize beklememeli insan. her öykü olay öyküsü değil neticide, sait faikçiğimin memduh şevketçiğimin kulakları çınlasın.
sabah rüya içinde rüyalarla elifin "ipek, ipeek" diye seslenişiyle uyandım usul usul. "hadi kalk artık saat 10 oldu" dedi kalktım. gece çılgınlar gibi çalışmadık bunun yerine ya bu camide bulunan çocukların nüfusa tescili nasıl oluyor ki tartışması yaptık, araştırdık, soruşturduk ve "nüfus memuru atar." cevabına ulaştık.
evet nüfus memuru çocuğa bakıyor ve "lisede bir aşkım vardı.. gülnur.. ana adı o olsun. baba adı benimki, hasan ve bu çocuk da gülnurla bizim hiç doğmayacak çocuğumuz ahmet olsun ulan" gibi bir giriş gelişme ve snuç ile çocuğu uyduruveriyor.
ha beni annem babam uyduruyor onu nufus memuru uyduruyor.
çok bi fark mı pek sayılmaz. ama yine de acıklı yahu.
neyse medeni sınavı hakkında konuşmak istemiyorum. sınava girmeden uğur aradı buluşalım dedi tamam dedim. 5 buçuk taksim diye anlaştık.
erken çıktım tabiki sınavdan. uğuru aradım nerdesin?
-kızıla-ay aman taksim deyim.
-he bebeğim kızılay.. hey yarabbim. bekle geliyorum.
-nerden gelecen
-tünelden.
-tamam ordayım ben de.
-muck.
-muck.
özlemişim keretayı. bir süre sınav hakkında çemkirdim. anlayışla dinledi. sana göre değil zaten dedi. karnım aç dedi. ama ne istiyosun sorusuna tabikide şundan diyemedi. aylak aylak yürürken sinema önünde bulduk kendimizi. aşk tesadüfleri severe gitsek ya dedim.
burun kıvırdı.
sonra aa onun hakkında çok yorum var gidelim gidelim dedi. bugünün salı olduğunu deli gibi bilmeme rağmen beynim sınavdan sonra sildi sanıyorum. bilet alırken günün ne olduğu hakkında hiç bir fikrim yoktu. uğurun da yoktu. gişedeki kadına sorduk. dumur oldu. ahaha. kendinden şüphe etti.
"salı.. salı olması lazım" dedi sesi mücrim gibi titreyerek.
neyse biletleri aldık. sonra burger dedi koşa koşa burger da yemek yedik geldik film başladı...
filmi anlatacağım.
bu bir aşk tesadüfleri sever yazısı. buraya kadar olan kısım girizgah idi.
filmin ne kadar klişelerle dolu olduğunu ne kadar fransız esintisi taşıdığını bile bile gittim.
sadece şu replik için:
"sen hiç istanbula gidip de ankaraya dönen gördün mü hiç?"
filmi şu şekilde oluşturmuşlar muhtemelen. abi ipek diye bi kız var. bunun en büyük hayali oyuncu olmak. önce bunu bi basalım. iyice bunun kokusu çıksın. bekletelim bi kaç gün. sonra ilk-orta-lise ankarada okumuş olsun ama sonra basıp istanbula gitmiş olsun. heh bu da biraz dursun. suyunu salsın.
sonra rakı sevsin bu hatun. bir de tam ipek gibi yok ben sek içeyim desin. evet evet aynen böyle desin.
sonra bak şu tiyatro konusunda biraz daha şeedelim.
bence şinasi de olsun oyun. evet evet şinaside olsun ki daha bi etkili olsun.
ankarada hangi mekanlar olsun?
inn olsun, kıtır olsun. 312 olsun. kuğulu park, atakule ve botanik zaten allahın emri ankara sonuçta.
yeter sanki.
evet tamam verin fırına.
üstüne kaşar servise hazır.
"ankara'dan gelen için istanbul başkasının çocuğu gibidir. gülerken seversin, ağlayınca bırakıp gitmek istersin"
ilk yarısı izlenip çıkılabilir ama. 2. yarısı gereksiz klişe ve acıklı.
şarkı sahne kordinasyonu güzel olmakla beraber zaman zaman fazla kasıntı olmuş.
küçük detay detay diye ölünmüş.
ama fazla kurcalanmamalı bazı filmler. bu da öyle bir anı olsun diyilip geçilmeli. çok orjinal hayatımın filmi gibi bir şey arıyorsan black swan bekle. değil mi?
eve gidesim gelmedi çıkışta. bi yere oturduk. bu arada uğurda ağladı filmde. bir mahzunduk ikimizde.
-böyle filmler insanda mucize beklentisi yaratıyor
-ben inanmıyorum.
-neden?
-bilmiyorum belki doğru düzgün bir ilişkim olmadığından. bu yüzden belki tiyatroyu sevmiyorum, film izlemiyorum, kitap okumuyorum. mucizelere inanmadığım için.
-insanı mucizelere inandıran kitaplar ve filmlerdir ama. inandırmasa bile tohumu atan onlardır.
çok da mucize beklememeli insan. her öykü olay öyküsü değil neticide, sait faikçiğimin memduh şevketçiğimin kulakları çınlasın.
Etiketler:
ankara,
aşk tesadüfleri sever,
black swan,
istanbul,
medeni,
mucize,
salı,
şinasi
6 Şubat 2011 Pazar
ciddiyet.
hayatım ciddiyetini yitirmek üzere.
gerçekliği çok fazla olan rüyalar görüyorum. bütün sebep bu. çok uyuyorum. ankarada uyuyamıyorum ama istanbulda sonsuza kadar uyuyabilirim sanırım. gündüz uykularım bile var istanbulda. ne harika değil mi?
çözünürlükle alakalıdır belki?
hd kalite rüya görüyorum adeta. o kadar net ve o kadar olabilir ki. kimi zaman durum rüyaları görüyorum. kimi zaman alarmı kapatıp tekrar yatınca alarmı kapatmasam neler yapıcaktım onu görüyorum ki bu alarmı kapatıp yatma işini inanılmaz anlamsız kılıyor. canım sıkılıyor.
uyandığımda hiç bir şeyi yapmamış olmak hakikaten can sıkıyor.
ve bugün bütün bu rüyalardan ders almış olacağım ki otobüsü kaçırdığımda neyse ya belki rüyadır dedim. ahahhaha.
ya rüyaysa diye ders çalışmıyorum o dakikadan beri. ama inancım biraz azaldı. sanırım bu sefer yanıldım. bu bir rüya değil.
yine de uyanırsam ya da uyursam ya da ne bileyim işte bir şey yaparsam ve bu bir rüyaysa gelip bu yazıyı kontrol edeceğim.
son cümleyi silelim bence.
pek olmadı gibi.
geçen gün havuzlu bahçede otururken de oldu aynısı. hava inanılmaz tuhaftı.
ankarada son baharda böyle tuhaf rüzgarlar eser hani, soğuk değildir ama bi aptaldır. ne yapsan bilemezsin.
öyle bir şey esiyordu, güneş salak salak dolanıyordu. üşüsem mi ne yapsam bilemiyordum. insanlar konuşuyordu.
o an mesela bir an için ankaraya döndüm. 2 sene belki 3 sene öncesine. ve bir an için bu kadar zamanı hiç yaşamamış gibi hissettim.
en başındaymışım hissi.
korkunç bir şey.
tabii ben şuan uyanıp bugünün başında olmak isterdim açıkcası.
ama 2 sene öncede olmak istemezdim sanıyorum.
zira başa aldığında olayları değiştirme ihtimalin çok düşük. bunu öğrendim.
ha bir de nedense aklıma geldi;
"yaşamak, yaralamak ve yara almaktır, ama insanca."
gerçekliği çok fazla olan rüyalar görüyorum. bütün sebep bu. çok uyuyorum. ankarada uyuyamıyorum ama istanbulda sonsuza kadar uyuyabilirim sanırım. gündüz uykularım bile var istanbulda. ne harika değil mi?
çözünürlükle alakalıdır belki?
hd kalite rüya görüyorum adeta. o kadar net ve o kadar olabilir ki. kimi zaman durum rüyaları görüyorum. kimi zaman alarmı kapatıp tekrar yatınca alarmı kapatmasam neler yapıcaktım onu görüyorum ki bu alarmı kapatıp yatma işini inanılmaz anlamsız kılıyor. canım sıkılıyor.
uyandığımda hiç bir şeyi yapmamış olmak hakikaten can sıkıyor.
ve bugün bütün bu rüyalardan ders almış olacağım ki otobüsü kaçırdığımda neyse ya belki rüyadır dedim. ahahhaha.
ya rüyaysa diye ders çalışmıyorum o dakikadan beri. ama inancım biraz azaldı. sanırım bu sefer yanıldım. bu bir rüya değil.
yine de uyanırsam ya da uyursam ya da ne bileyim işte bir şey yaparsam ve bu bir rüyaysa gelip bu yazıyı kontrol edeceğim.
son cümleyi silelim bence.
pek olmadı gibi.
geçen gün havuzlu bahçede otururken de oldu aynısı. hava inanılmaz tuhaftı.
ankarada son baharda böyle tuhaf rüzgarlar eser hani, soğuk değildir ama bi aptaldır. ne yapsan bilemezsin.
öyle bir şey esiyordu, güneş salak salak dolanıyordu. üşüsem mi ne yapsam bilemiyordum. insanlar konuşuyordu.
o an mesela bir an için ankaraya döndüm. 2 sene belki 3 sene öncesine. ve bir an için bu kadar zamanı hiç yaşamamış gibi hissettim.
en başındaymışım hissi.
korkunç bir şey.
tabii ben şuan uyanıp bugünün başında olmak isterdim açıkcası.
ama 2 sene öncede olmak istemezdim sanıyorum.
zira başa aldığında olayları değiştirme ihtimalin çok düşük. bunu öğrendim.
ha bir de nedense aklıma geldi;
"yaşamak, yaralamak ve yara almaktır, ama insanca."
3 Şubat 2011 Perşembe
martı vs güvercin
bu konuda güvercinleri üzerine para verseler bile savunamayacağım sanırım. martılara leşçi diyen çiğ sesler duyuyorum ara ara. bu seslere bir kadıköy vapuru ardına takılmış martılarla birlikte cıyak cıyak gülüyoruz.
bir kere leşçi dediğin martılar ekmeğini kovalıyorlar. sen ekmeğini taştan çıkaran insanasaygı duymuyor musun da yemeğini sabah serinliğinde çöpte arayan martıya laf ediyorsun?
o hiç değilse senin sevdiğin güvercin gibi sabah akşam bi cami avlusunda ya da parklarda fahişe gibi beklemiyor. ağır bir tabir mi oldu? ama yaptıkları başka ne ola?
hep aynı mizansen. bir adet orta yaşlı bohçacı teyzemiz ya da avurtları çökmüş emmimiz önünde kaplarda arpalarla oturur. hiç bir güvercin bu olaya isayan etmez. biri gelip de yem alıp atsın diye dolanır durur. sokakta izmarit arayan evsiz gibi taş aralarına kırıntı girmiş mi diye koklanır durur. bu mu yani asillik? cami önlerini parkları keraneye döndürüyorlar haberleri yok. kaç yaşında adama, kadına üç kuruş için yaptırdıkları işe bak. adeta pezevenklik!
kevaşe bile değil bunlar. ucuz fahişeler hepsi. aynı anda havalanıp aynı anda durulan bir sürü. insanın kafasına sıçtı mı da şans getiriyormuş yok ya? olur mu öyle şey.
bir kere martılarda bir koşturmaca bir heyecan bir mutluluk var. bir seçim şansı var. isterse ada vapuruna takılır isterse çöp karıştırır, isterse bir balıkçının balıklarına musallat olur. ağız tadı bilir bir kere. et yiyor neticede. kafası daha fazla çalışıyor. evcil değil.
bembeyazdır sonra. süzülürken turuncu ayaklarını saklar. sonra ben birbirinin kafasını gagalayan martı görmedim hiç, yardımseverdir.
açıkcası bir martı olsam jonathan olmazdım büyük ihtimalle. o yüzden onların bu yalın halini koşuşturan karın tokluğuna gökyüzünde dolanan istediği her denize girip çıkabilen bu canlı konusunda görüşlerin pek değerli olamayabilir.
ama bir martı zaten her türlü özgürdür. daha da özgürleşme arzusu benim istanbuldan "amerikaya gitcem ben yea" arzuma benzer, kabak tadı verir.
ve tabiki güvercin ankaradır, martı istanbuldur..
ki bu cümleden sonra en dı oskar gooooss tuuuu.....
bir kere leşçi dediğin martılar ekmeğini kovalıyorlar. sen ekmeğini taştan çıkaran insanasaygı duymuyor musun da yemeğini sabah serinliğinde çöpte arayan martıya laf ediyorsun?
o hiç değilse senin sevdiğin güvercin gibi sabah akşam bi cami avlusunda ya da parklarda fahişe gibi beklemiyor. ağır bir tabir mi oldu? ama yaptıkları başka ne ola?
hep aynı mizansen. bir adet orta yaşlı bohçacı teyzemiz ya da avurtları çökmüş emmimiz önünde kaplarda arpalarla oturur. hiç bir güvercin bu olaya isayan etmez. biri gelip de yem alıp atsın diye dolanır durur. sokakta izmarit arayan evsiz gibi taş aralarına kırıntı girmiş mi diye koklanır durur. bu mu yani asillik? cami önlerini parkları keraneye döndürüyorlar haberleri yok. kaç yaşında adama, kadına üç kuruş için yaptırdıkları işe bak. adeta pezevenklik!
kevaşe bile değil bunlar. ucuz fahişeler hepsi. aynı anda havalanıp aynı anda durulan bir sürü. insanın kafasına sıçtı mı da şans getiriyormuş yok ya? olur mu öyle şey.
bir kere martılarda bir koşturmaca bir heyecan bir mutluluk var. bir seçim şansı var. isterse ada vapuruna takılır isterse çöp karıştırır, isterse bir balıkçının balıklarına musallat olur. ağız tadı bilir bir kere. et yiyor neticede. kafası daha fazla çalışıyor. evcil değil.
bembeyazdır sonra. süzülürken turuncu ayaklarını saklar. sonra ben birbirinin kafasını gagalayan martı görmedim hiç, yardımseverdir.
açıkcası bir martı olsam jonathan olmazdım büyük ihtimalle. o yüzden onların bu yalın halini koşuşturan karın tokluğuna gökyüzünde dolanan istediği her denize girip çıkabilen bu canlı konusunda görüşlerin pek değerli olamayabilir.
ama bir martı zaten her türlü özgürdür. daha da özgürleşme arzusu benim istanbuldan "amerikaya gitcem ben yea" arzuma benzer, kabak tadı verir.
ve tabiki güvercin ankaradır, martı istanbuldur..
ki bu cümleden sonra en dı oskar gooooss tuuuu.....
6 Ocak 2011 Perşembe
beyin bedava?
/çalış çalış üç beş kuruş kazandım
onu da elimden aldın istanbul.
beni ne dertlere saldın istanbul/
ilk defa bir perşembe okula gitmek üzere gece karar verdim. heyecan dorukta idi. malum finalden önceki son iktisat dersi. bi gitmek lazım.
alarm çaldı yine çırpınarak uyandım. ama çok da geç yatmadığımdan mütevellit o kadar da acınacak durumda değildim. boğazımda bir kedi oturmuş gibi hissediyordum yine. ıhlamur kaynattım. bal kattım. giyindim. çıktım. ışıklarda otobüse el ettim. açtı kapılarını mutlu oldum. sonra ayakta dururkene biri kalktı ben oturdum falan. adeta keyfime diyecek yok. bu arada biraz kafam gitti geldi. bir an nerdeyiz acaba biz diye düşünürken buldum kendimi. sanki otobüs gereksiz bir sola dönmüş ve öyle gidiyormuş gibi hissettim. sonra yok yok kuruntu ediyorum dedim. sonra surların oraya gelince eveet. sen çok yanlış gelmişsin arkadaş dedim kendime.
yanımdaki adama bu otobüs nereye gidiyor diye sordum. tuhaf bir soru değil mi? ama ara sıra yolda insanları durdurup pardon burası neresi biz nerdeyiz diye soran bi insan olduğumdan bana çok da garip gelmedi açıkcası.
neyse adam eminönü dedi nasıl yani nasıl diye ağlamak istedim. sen neree gideceğdin dedi. beyazıt dedim. sen çok yanlış binmişin dedi. farkettm dedim. in sen burda şurdan şöyle gidersin dedi. güvendim. eyvallah dedim.
indim.
ama içimden sürekli nasıl olur ya diyorum. nasıl olur. orda beyazıt yazdığına yemin edebilirim!!
nerdeyiz?
unkapanı!!
anılarım canlandı bi an. ahahha yok yok kaset yaptırmaya gelmişliğim yok buraya. ilk sınav günü de okuldan buraya yürümüştüm. onlar falan canlandı gözümde. sonra soğukta hasta hasta bir yürüyüş sonunda okula ulaştım.
bu sırada aşırı derecede cebeciye benzeyen yerlerden geçtim. bir an lan dedim yoksa hepsi rüya mı? yada daha da fenası rüyamıydı? ben aslında ankara hukukta mıyım? neyse sonra bir yerde istanbul üniversitesi levhası gördüm de içim rahatladı.
derse yetiştim ve bütün bunlara rağmen.
tek ders yaptı. sonra levent haydi kahvaltı yapalım dedi. çok harika plan dedim. aslı börek dedi hadi bakalım dedim. (liseliler bilmez bizim okulun dışında çemberlitaşa doğru giderken bir aslı börek var ordan bahsediyor)
çıktık. bu sırada okuldan çıkarken levent gördün mü yeşil sopalı çocuğu dedi ne yeşili mal sarıydı o bildiğin bok sarısı dedim. dön bak bi daha dedi. sen bak dedim döndüm baktımç. yeşil!! ama sarı gördüğüme o kadar eminim ki. biri beynimde oynamalar yapıyor tabi eğer varsa.
neyse yürüdük şakalar sohbet falan. oturduk. çantamı çıkardım. kabanımı çıkardım. cebimdeki telefona bir uzandım ki...
uzanamadım.
yok!
levente baktım.
nee dedi.
dilim varmadı. bakmaya devam ettim.
telefonu mu unuttun dedi.
sustum. gideyim ben dedim.
sonra o yolu tekrar yürüdüm. hızlı yürüdüm ama içimden kendime ne kadar küfrettiğimi düşündükçe vay be ben ne terbiyesiz bi kızmışım diyorum şimdi.
bir yandan bulamazsam. ya biri aldıysa gibi düşünceler sardı dört bir yanımı. hattı bırakıp telefonu alsa bari falan gibi romantik cümleler geçirdim aklımdam.
sonra girdim. amfide nerde oturduğumu bile hatırlamıyorum tabi. sıraların altına bakarken kafamı falan vurdum. iyi de oldu ama. vurmak lazım bu kadar beyinsiz boş kafayı!
neyse buldum sonra. leventi aradım. ben gelmem artık sen gel dedim. yea bi kahvaltı yapacağdık sinirlendirme adamı gel şurda börekler çohoş bak dedi. içimden söve söve tekrardan gittim. neyse börek çay güzeldi ama. bu sırada bir kaç aptallık falan daha yaptım. çatalım falan düştü ama bunlar küçük şeyler artık. her beyinsiz insan yapar değil mi?
sonra hadi anayasaya girek o da son ders ne kalsa kulakta kar gibi bir bakış açısıyla hadi kalkalım dedik. sonra yok levent ben eve gideyim bence olmayacak bu iş böyle vallahi bir felakete daha tahammülüm yok. eve gideyim belki beynim yatakta falan kalmıştır. yerine koyayım düzelirim belki dedim. güldü iyi tamam dedi.
tramvaya bindim geldim.
evet şuana kadar daha bir felaket daha olmadı.
evde güvende olduğumu hissediyorum.
ama eminim 5 dakika daha dışarda dursaydım kendimi 1. köprüden eve yürümek zorunda falan bulacaktım sanıyorum ki tahmin edersiniz ki öyle bir durumda köprüde yürür çat aşağı bırakıverirdim kendimi ki en güzel çözüm olurdu tahminimce. bazen ölüp başka yerden başlamak istiyorum. ahahhaha hani bounce diye bi oyun vardı. eğer bi yerde kaydettiysen ölsen bile ordan başlıyordun. öyle olsun istiyorum. bi yerde kaydedeyim. ölüp ölüp ordan dirilme şansım olsun. bence güzel fikir.
/hani taş toprağın altın istanbul?/
onu da elimden aldın istanbul.
beni ne dertlere saldın istanbul/
ilk defa bir perşembe okula gitmek üzere gece karar verdim. heyecan dorukta idi. malum finalden önceki son iktisat dersi. bi gitmek lazım.
alarm çaldı yine çırpınarak uyandım. ama çok da geç yatmadığımdan mütevellit o kadar da acınacak durumda değildim. boğazımda bir kedi oturmuş gibi hissediyordum yine. ıhlamur kaynattım. bal kattım. giyindim. çıktım. ışıklarda otobüse el ettim. açtı kapılarını mutlu oldum. sonra ayakta dururkene biri kalktı ben oturdum falan. adeta keyfime diyecek yok. bu arada biraz kafam gitti geldi. bir an nerdeyiz acaba biz diye düşünürken buldum kendimi. sanki otobüs gereksiz bir sola dönmüş ve öyle gidiyormuş gibi hissettim. sonra yok yok kuruntu ediyorum dedim. sonra surların oraya gelince eveet. sen çok yanlış gelmişsin arkadaş dedim kendime.
yanımdaki adama bu otobüs nereye gidiyor diye sordum. tuhaf bir soru değil mi? ama ara sıra yolda insanları durdurup pardon burası neresi biz nerdeyiz diye soran bi insan olduğumdan bana çok da garip gelmedi açıkcası.
neyse adam eminönü dedi nasıl yani nasıl diye ağlamak istedim. sen neree gideceğdin dedi. beyazıt dedim. sen çok yanlış binmişin dedi. farkettm dedim. in sen burda şurdan şöyle gidersin dedi. güvendim. eyvallah dedim.
indim.
ama içimden sürekli nasıl olur ya diyorum. nasıl olur. orda beyazıt yazdığına yemin edebilirim!!
nerdeyiz?
unkapanı!!
anılarım canlandı bi an. ahahha yok yok kaset yaptırmaya gelmişliğim yok buraya. ilk sınav günü de okuldan buraya yürümüştüm. onlar falan canlandı gözümde. sonra soğukta hasta hasta bir yürüyüş sonunda okula ulaştım.
bu sırada aşırı derecede cebeciye benzeyen yerlerden geçtim. bir an lan dedim yoksa hepsi rüya mı? yada daha da fenası rüyamıydı? ben aslında ankara hukukta mıyım? neyse sonra bir yerde istanbul üniversitesi levhası gördüm de içim rahatladı.
derse yetiştim ve bütün bunlara rağmen.
tek ders yaptı. sonra levent haydi kahvaltı yapalım dedi. çok harika plan dedim. aslı börek dedi hadi bakalım dedim. (liseliler bilmez bizim okulun dışında çemberlitaşa doğru giderken bir aslı börek var ordan bahsediyor)
çıktık. bu sırada okuldan çıkarken levent gördün mü yeşil sopalı çocuğu dedi ne yeşili mal sarıydı o bildiğin bok sarısı dedim. dön bak bi daha dedi. sen bak dedim döndüm baktımç. yeşil!! ama sarı gördüğüme o kadar eminim ki. biri beynimde oynamalar yapıyor tabi eğer varsa.
neyse yürüdük şakalar sohbet falan. oturduk. çantamı çıkardım. kabanımı çıkardım. cebimdeki telefona bir uzandım ki...
uzanamadım.
yok!
levente baktım.
nee dedi.
dilim varmadı. bakmaya devam ettim.
telefonu mu unuttun dedi.
sustum. gideyim ben dedim.
sonra o yolu tekrar yürüdüm. hızlı yürüdüm ama içimden kendime ne kadar küfrettiğimi düşündükçe vay be ben ne terbiyesiz bi kızmışım diyorum şimdi.
bir yandan bulamazsam. ya biri aldıysa gibi düşünceler sardı dört bir yanımı. hattı bırakıp telefonu alsa bari falan gibi romantik cümleler geçirdim aklımdam.
sonra girdim. amfide nerde oturduğumu bile hatırlamıyorum tabi. sıraların altına bakarken kafamı falan vurdum. iyi de oldu ama. vurmak lazım bu kadar beyinsiz boş kafayı!
neyse buldum sonra. leventi aradım. ben gelmem artık sen gel dedim. yea bi kahvaltı yapacağdık sinirlendirme adamı gel şurda börekler çohoş bak dedi. içimden söve söve tekrardan gittim. neyse börek çay güzeldi ama. bu sırada bir kaç aptallık falan daha yaptım. çatalım falan düştü ama bunlar küçük şeyler artık. her beyinsiz insan yapar değil mi?
sonra hadi anayasaya girek o da son ders ne kalsa kulakta kar gibi bir bakış açısıyla hadi kalkalım dedik. sonra yok levent ben eve gideyim bence olmayacak bu iş böyle vallahi bir felakete daha tahammülüm yok. eve gideyim belki beynim yatakta falan kalmıştır. yerine koyayım düzelirim belki dedim. güldü iyi tamam dedi.
tramvaya bindim geldim.
evet şuana kadar daha bir felaket daha olmadı.
evde güvende olduğumu hissediyorum.
ama eminim 5 dakika daha dışarda dursaydım kendimi 1. köprüden eve yürümek zorunda falan bulacaktım sanıyorum ki tahmin edersiniz ki öyle bir durumda köprüde yürür çat aşağı bırakıverirdim kendimi ki en güzel çözüm olurdu tahminimce. bazen ölüp başka yerden başlamak istiyorum. ahahhaha hani bounce diye bi oyun vardı. eğer bi yerde kaydettiysen ölsen bile ordan başlıyordun. öyle olsun istiyorum. bi yerde kaydedeyim. ölüp ölüp ordan dirilme şansım olsun. bence güzel fikir.
/hani taş toprağın altın istanbul?/
19 Aralık 2010 Pazar
ay-lak-lık
dünden bahsedicem.
evet 18 aralık dünya ay-lak-lık günüydü.
ve ben de bunu bütün çoşkusuya kutladım. kırmızı rujumu sürüp beyoğluna gittim. ne diyor şarkıda?
"beyoğlunda gezersin gözlerini süzersin"
evet bunu yaptım.
uğurla yapıcaktık aslında ama yurt işi falan filan çıktı o gelmedi.
gün beyoğlunun arka sokaklarını pasajlarını sahaflarını keşfetme günüdür dedik ve düştük yola.
ben ve üç silahşorler!
kafasınagörebirsokağagirmece oyununu bilirmisiniz? onu oynadım. ama anacım yer gök bar cafe. insan daralıyor aslında böyle olunca. neyse pandoranın karşısında hoş bir sahaf var. içinde her çeşit kitap olmakla birlikte nasıl kitaplar olduğunu tam çözemedim. harika müzikler çalıyordu ve ben adeta sırf müzik için o raftan bu rafa dolandım durdum. aklımda kitap da yok zaten. üç beş bi şey var ama ilk önce üç silahşoru bitirmek lazım. sonra büyücü gelecek. sonra germinal var. bakalım. daha yolumuz var daha çocuğuz inan.
bir pasaja girdim. salaş bir dükkanda hoş bi trikonun parasını sordum. 67 lira ama sana 60 olur dedi tamam hoş bir trikoydu ama 67??
bunlar el yapımı kumaşları avrupadan geliyor. özel yapıyoruz tek bir tane hepsinden.
dedi.
ne zamandır avrupa kumaşı revaçta diye sormak çok istedim. çok istedim. götü boktu avrupa bile diyesim geldi ama sadece tebessüm ettim. tabi tabi dedim. çok haklısınız dedim. çok hoşmuş dedim. ve acele çıktım. ya hava soğuk değildi. ya da ben yine bir hissizleşme nöbeti geçiriyordum.
dünya üzerinde ne istediğini bilmeyen insan kadar korkunç bir şey varsa o da ne istediğini tam olarak bilen insandır!!!
bu sırada gördüğüm şalcıeldivenciçamaşırcı ya dantelli eldiven var mı diye soruyordum. ah marlis.. insanlar sanırım dantel diyince kapıları aralanan bir fanzeti dünyasına sahip. hissediliyor çünkü bu. dantel mi?? diyip hulyalı gözlere bürünün insanlar gördüm ben.
neyseki sonra bir pasajda buldum da kurtuldum bu dertten.
hangi pasajda olduğunu kestiremesem de şuan ki aslında bugün oraya tekrar gitmem lazım. bir adet çantacı buldum. tarif ediyorsun kadın yapıyor falan. eğlenceli bence. sanırım bu az önce italik yazdığım cümleyi duymuş bi yer. tabi bu güne kadar tarif usulu yaptırdığım şeylerden pek memnun olmadığımda olmuştur.
sonra hava karardı.
istanbul şehir içinde şehirler memleketi bunu daha önce söylemişmiydim? sokak hıh tam bitti dediğim anda bambaşka bir meydan açılıyor ve bu o kadar bir filmden çıkmış gibi oluyor ki. sessiz bir sokaktan geçiyorsun sonra seni bir panayır karşılıyor. ve işin ilginçi aradığın şeyleri biraz sürünüp bulmaman mümkün değil. yapmışlar çünkü.
biraz kimsesiz hissediyorm bu sularda kendimi. hava kararması yapar böyle şeyler. eskici görüyorum. istemsiz oturuyorum hemen. başka bir şehirde başka bir eskicide başkalarıyla oturabilirdim. o şehir sevmediğim bi şehir olurdu. o insanlar her yeri kaplardı.
şuan bütün eğlencesiyle sevdiğim büyülü bir şehir ama boş..
sabahtan beri hiç bir şey yememiştim. buz gibi biranın mideme düştüğünü an be an hissettim. hafif pişmanlık duydum. sigarayla pekiştirdim.
sonra kalktım. yol beklemez neticede. istiklale çıktım tekrar. tramvay arkasında orkestrayla geçiyordu. aman allahım. içinde yeni yıl mutluluk falan geçen bir şarkı çalıyordu. eğlenceliydi aslında. ama bana umut vermedi. bu sene yeni yıl bana umut vermiyor. bu sene yeni yılı beklemiyorum. bu sene zaman geçsin demiyorum. zaman dursun da demiyorum. bu sene ben pek umursamıyorum..

ama bu tamamen benim sorunum. hiç bir şekilde yeni yıla umutbağlayan insanları hor görmüyorum "nalaka işte öylesine bir gün" demiyorum. aksine böyle bir heyecanı yaşayan insanları deli gibi kıskanıyorum.
bu sırada 2011 yazısı ilişiyor bir gözüme.
hala 2011in gelecek olmasına inanamıyorum.
kulağımda hala
"iki sıfır sıfır dokuz hadi gel bekliyoruzzz"
melodisi kalmış.
ben hala 2008de kalmışım. 2008 de büyük bir heyecan ve umutla 2009u bekliyorum.
trajik bence.
bunu benim 2008 beyinli bi insan olmama mı bağlasak?
2008 i sevmiş olmama mı bağlasak?
yoksa turkcell çok iyi reklam yapıyor bak insanın aklında nasıl kalmış diyip mi geçsek?
ellerim üşüyor biraz. ceplerime sokulup yürüyorum. bu sırada yanmda biri "pardon" diyerek yürümeye başlıyor bakmıyorum. hoş değil zira tahmin edersiniz. "pardon" diyor tekrardan. "bir saniye bakar mısınız? türkçe biliyorsunuz değil mi?"
dumur oluyorum. bkz. dumur olmak.
nasıl yani?
o kadar mı yabancı duruyorum?
aniden durup adama bakıyorum.
"biliyor musunuz?"
"evet"
"italyanlara benziyorsunuz da."
-mavi ekran-
komik bir şey bence bu. ayrıca nerem italyana benziyor diye çemkirebilirdim biraz aklım başımda olsaydı. insanlaın duyarsızlığından dert yandı. sonra iyi akşamlar dedi gitti.
oğuzun aklıma soktuğu bir fikirle çantama baktım. fermuar kapalı. cüzdan yerinde. sorun yok.
-deli mi ne?
tüneldeyim. tünele gelince bir bitiyor insanlar. sizde fark ediyor musunuz? nereye gidiyorsunuz demek istiyorum. arada nerlerde kayboluyorsunuz? bu kadar kalabalık girmiştik nasıl azaldık. geri dönüyorum. o sırada bir tereddüt ediyorum. acaba karaköye mi insem? deniz kenarı bir ferahlı? dünyanın sonu?
hı?
yok ama geri döneyim ben. o sırada koca bir kalabalık görüyorum. öyle çaresiz kalıyor ki insan.
yalnızlık.
yalnızlık hoş şey ama bazen dokunuyor.
bir de ben bütün yalnızlıklarımı bu haftaya bırakmıştım da..
beklediklerim vardı..
yada gideceğim kimseler vardı.
ne ben gittim. ne onlar geld.
böyle yapayalnız kaldım. rüzgar gözlerimde bir şeyleri üşüttü.
çok üşüttü..
barış geldiğinde girdiğimiz sokağa girdim. canlı müzik vardı yine.
birinin doğumgününü kutladılar.
arkadaş çaldılar.
dolduramaz boşluğunu ne ana ne kardaş..
hayır ağlamadım!
mendilci çocuk geldi abla gözünde bir şey var senin yaş mı o mendil verem mi dedi.
hayır bunu gözümde yaş olduğu için değil sadece mendil satmak için dedi.
işe de yaradı bacaksızın oyunu. aldım.
tek başıma 3 kişikik masada oturuyordum.
gelseydiniz orda o masada otururduk..
ben bu kadar yalnız içmezdim.
bu kadar sigarada içmezdim hem.
uğur aradı.
-nerdesin?
-cehennemin dibi!
uğur mutlu bu yalnızlıktan. beni rahatsız ediyor kimsesizlik. evet çok huzurlu bir şey ama yalnızlığın dayanılmaz huzuru desem fazla klişe olmakla birlikte daha iyi bir anlatım gelmiyor aklıma.
midem bulanıyor. tam kalkacakken. o şarkı..
Sana dargınım, Kırgınım sana kızgınım..
kalkamıyorum tabi. oturup onu da dinliyorum.
yine değiştiriyorum.
adamım söyle sen mutlu oldun mu?
bu deli kadını unutun mu?
bu sırada nasıl olmuşsa tekrar sipariş vermişim. biraz daha oturuyorum.
hafif başım dönüyor kalkıyorum.
istiklal. koskocaman bir insan yığını.
kendimi the devil's advocate'taki kevinin karısı gibi hissettim. evet evet. kesinlikle o kadın bendim. peki sevgili al pacino nerdesinn??
ne yaparsam yapayım içinde kaybolamadığım bir kalabalık.
üstüme üstüme geliyor.
insanları pek sevmiyorum bu ara.
hayır!
ben yalnız değilim..
siz çok kalabalıksınız..
evet 18 aralık dünya ay-lak-lık günüydü.
ve ben de bunu bütün çoşkusuya kutladım. kırmızı rujumu sürüp beyoğluna gittim. ne diyor şarkıda?
"beyoğlunda gezersin gözlerini süzersin"
evet bunu yaptım.
uğurla yapıcaktık aslında ama yurt işi falan filan çıktı o gelmedi.
gün beyoğlunun arka sokaklarını pasajlarını sahaflarını keşfetme günüdür dedik ve düştük yola.
ben ve üç silahşorler!
kafasınagörebirsokağagirmece oyununu bilirmisiniz? onu oynadım. ama anacım yer gök bar cafe. insan daralıyor aslında böyle olunca. neyse pandoranın karşısında hoş bir sahaf var. içinde her çeşit kitap olmakla birlikte nasıl kitaplar olduğunu tam çözemedim. harika müzikler çalıyordu ve ben adeta sırf müzik için o raftan bu rafa dolandım durdum. aklımda kitap da yok zaten. üç beş bi şey var ama ilk önce üç silahşoru bitirmek lazım. sonra büyücü gelecek. sonra germinal var. bakalım. daha yolumuz var daha çocuğuz inan.
bir pasaja girdim. salaş bir dükkanda hoş bi trikonun parasını sordum. 67 lira ama sana 60 olur dedi tamam hoş bir trikoydu ama 67??
bunlar el yapımı kumaşları avrupadan geliyor. özel yapıyoruz tek bir tane hepsinden.
dedi.
ne zamandır avrupa kumaşı revaçta diye sormak çok istedim. çok istedim. götü boktu avrupa bile diyesim geldi ama sadece tebessüm ettim. tabi tabi dedim. çok haklısınız dedim. çok hoşmuş dedim. ve acele çıktım. ya hava soğuk değildi. ya da ben yine bir hissizleşme nöbeti geçiriyordum.
dünya üzerinde ne istediğini bilmeyen insan kadar korkunç bir şey varsa o da ne istediğini tam olarak bilen insandır!!!
bu sırada gördüğüm şalcıeldivenciçamaşırcı ya dantelli eldiven var mı diye soruyordum. ah marlis.. insanlar sanırım dantel diyince kapıları aralanan bir fanzeti dünyasına sahip. hissediliyor çünkü bu. dantel mi?? diyip hulyalı gözlere bürünün insanlar gördüm ben.
neyseki sonra bir pasajda buldum da kurtuldum bu dertten.
hangi pasajda olduğunu kestiremesem de şuan ki aslında bugün oraya tekrar gitmem lazım. bir adet çantacı buldum. tarif ediyorsun kadın yapıyor falan. eğlenceli bence. sanırım bu az önce italik yazdığım cümleyi duymuş bi yer. tabi bu güne kadar tarif usulu yaptırdığım şeylerden pek memnun olmadığımda olmuştur.
sonra hava karardı.
istanbul şehir içinde şehirler memleketi bunu daha önce söylemişmiydim? sokak hıh tam bitti dediğim anda bambaşka bir meydan açılıyor ve bu o kadar bir filmden çıkmış gibi oluyor ki. sessiz bir sokaktan geçiyorsun sonra seni bir panayır karşılıyor. ve işin ilginçi aradığın şeyleri biraz sürünüp bulmaman mümkün değil. yapmışlar çünkü.
biraz kimsesiz hissediyorm bu sularda kendimi. hava kararması yapar böyle şeyler. eskici görüyorum. istemsiz oturuyorum hemen. başka bir şehirde başka bir eskicide başkalarıyla oturabilirdim. o şehir sevmediğim bi şehir olurdu. o insanlar her yeri kaplardı.
şuan bütün eğlencesiyle sevdiğim büyülü bir şehir ama boş..
sabahtan beri hiç bir şey yememiştim. buz gibi biranın mideme düştüğünü an be an hissettim. hafif pişmanlık duydum. sigarayla pekiştirdim.
sonra kalktım. yol beklemez neticede. istiklale çıktım tekrar. tramvay arkasında orkestrayla geçiyordu. aman allahım. içinde yeni yıl mutluluk falan geçen bir şarkı çalıyordu. eğlenceliydi aslında. ama bana umut vermedi. bu sene yeni yıl bana umut vermiyor. bu sene yeni yılı beklemiyorum. bu sene zaman geçsin demiyorum. zaman dursun da demiyorum. bu sene ben pek umursamıyorum..

ama bu tamamen benim sorunum. hiç bir şekilde yeni yıla umutbağlayan insanları hor görmüyorum "nalaka işte öylesine bir gün" demiyorum. aksine böyle bir heyecanı yaşayan insanları deli gibi kıskanıyorum.
bu sırada 2011 yazısı ilişiyor bir gözüme.
hala 2011in gelecek olmasına inanamıyorum.
kulağımda hala
"iki sıfır sıfır dokuz hadi gel bekliyoruzzz"
melodisi kalmış.
ben hala 2008de kalmışım. 2008 de büyük bir heyecan ve umutla 2009u bekliyorum.
trajik bence.
bunu benim 2008 beyinli bi insan olmama mı bağlasak?
2008 i sevmiş olmama mı bağlasak?
yoksa turkcell çok iyi reklam yapıyor bak insanın aklında nasıl kalmış diyip mi geçsek?
ellerim üşüyor biraz. ceplerime sokulup yürüyorum. bu sırada yanmda biri "pardon" diyerek yürümeye başlıyor bakmıyorum. hoş değil zira tahmin edersiniz. "pardon" diyor tekrardan. "bir saniye bakar mısınız? türkçe biliyorsunuz değil mi?"
dumur oluyorum. bkz. dumur olmak.
nasıl yani?
o kadar mı yabancı duruyorum?
aniden durup adama bakıyorum.
"biliyor musunuz?"
"evet"
"italyanlara benziyorsunuz da."
-mavi ekran-
komik bir şey bence bu. ayrıca nerem italyana benziyor diye çemkirebilirdim biraz aklım başımda olsaydı. insanlaın duyarsızlığından dert yandı. sonra iyi akşamlar dedi gitti.
oğuzun aklıma soktuğu bir fikirle çantama baktım. fermuar kapalı. cüzdan yerinde. sorun yok.
-deli mi ne?
tüneldeyim. tünele gelince bir bitiyor insanlar. sizde fark ediyor musunuz? nereye gidiyorsunuz demek istiyorum. arada nerlerde kayboluyorsunuz? bu kadar kalabalık girmiştik nasıl azaldık. geri dönüyorum. o sırada bir tereddüt ediyorum. acaba karaköye mi insem? deniz kenarı bir ferahlı? dünyanın sonu?
hı?
yok ama geri döneyim ben. o sırada koca bir kalabalık görüyorum. öyle çaresiz kalıyor ki insan.
yalnızlık.
yalnızlık hoş şey ama bazen dokunuyor.
bir de ben bütün yalnızlıklarımı bu haftaya bırakmıştım da..
beklediklerim vardı..
yada gideceğim kimseler vardı.
ne ben gittim. ne onlar geld.
böyle yapayalnız kaldım. rüzgar gözlerimde bir şeyleri üşüttü.
çok üşüttü..
barış geldiğinde girdiğimiz sokağa girdim. canlı müzik vardı yine.
birinin doğumgününü kutladılar.
arkadaş çaldılar.
dolduramaz boşluğunu ne ana ne kardaş..
hayır ağlamadım!
mendilci çocuk geldi abla gözünde bir şey var senin yaş mı o mendil verem mi dedi.
hayır bunu gözümde yaş olduğu için değil sadece mendil satmak için dedi.
işe de yaradı bacaksızın oyunu. aldım.
tek başıma 3 kişikik masada oturuyordum.
gelseydiniz orda o masada otururduk..
ben bu kadar yalnız içmezdim.
bu kadar sigarada içmezdim hem.
uğur aradı.
-nerdesin?
-cehennemin dibi!
uğur mutlu bu yalnızlıktan. beni rahatsız ediyor kimsesizlik. evet çok huzurlu bir şey ama yalnızlığın dayanılmaz huzuru desem fazla klişe olmakla birlikte daha iyi bir anlatım gelmiyor aklıma.
midem bulanıyor. tam kalkacakken. o şarkı..
Sana dargınım, Kırgınım sana kızgınım..
kalkamıyorum tabi. oturup onu da dinliyorum.
yine değiştiriyorum.
adamım söyle sen mutlu oldun mu?
bu deli kadını unutun mu?
bu sırada nasıl olmuşsa tekrar sipariş vermişim. biraz daha oturuyorum.

hafif başım dönüyor kalkıyorum.
istiklal. koskocaman bir insan yığını.
kendimi the devil's advocate'taki kevinin karısı gibi hissettim. evet evet. kesinlikle o kadın bendim. peki sevgili al pacino nerdesinn??
ne yaparsam yapayım içinde kaybolamadığım bir kalabalık.
üstüme üstüme geliyor.
insanları pek sevmiyorum bu ara.
hayır!
ben yalnız değilim..
siz çok kalabalıksınız..
21 Kasım 2010 Pazar
özet.
başladığın yere geri dönmek.
git koş dolaş gel.
ne anladım ben bundan?
gidip gezip de aynı yere dönünce hiç gitmemiş gibi oluyorum. sanki bi daire, elips yada hani şu küstümün hayatıma orta okulda soktuğu bulmacalı şekiller gibi. o düzgün çizerdi ben karıştırırdım. ama çok çalıştım artık kendi çapımda benimkilerde bi derece düzenli. hem düzen önemli değil bu betimlemede. başladığı yere dönmek.
başladığı yere dönmemeli insan.
dönünce hiç başlamamış gibi oluyor.
evdeyim.
uğur arasada çıksak istiyorum. ama arasa çıkamayızda sanki.
yine de arasın bi yerlere gidelim diye ikna etsin beni.
ama yok yok yok!!!
ankarada o!
tunalıdalar küstüm marlis ve o..
fotoğraf falan da çekinmişler..
bu sefer 3g le aramadılar beni..
arasalar iyiydi.
evde durdukça alınganlaşıyorum. alınganlaştıkça içime kapanıyorum.
ankaraya gitmek istiyorum.
ben de.
ama ateş alıp dönerim. çok durmam.
ablamla evdeyiz. sanki aylardır falan hiç çıkmamışız gibi. ben üstümden pijama çıkarmıyorum. o uzun hırkasını. le koltukta oturuyoruz. mutluyuz. o sürekli yemek yemekten bahsediyoruz. bi ara ki bu ankaradan döndüğüm sulardaydı bende bir hastalık boyutundaydı ama şuan liderlik ablamda. tatlı tuzlu farketmiyor işin ilginç yanı. yemeh olsun yeter gibi bi durumdayız.
sıkıldıkça trakya ağzıyla konuşuyoruz. aman bea sende diyoruz. gülüyoruz.
kitap okumaya tekrardan başlarımsıyım.
kitap okumak benim için bi kaçışmış bunu farkettim. aylardır kaçmadığım hiç bi şey olmadığından okumuyormuşum. ama ne zamanki ödev hazırlamak gerek oldu vizeler kapıyı çalar oldu kitap açıp hayata yorganımı çekip kitap okumaya başlıyormuşum. ahahha. hadi bakalım diyorum.
to do list var bi de.
to do list ler korkunç şeyler.
"es muss sein" lerden ölene kadar nefret edeceğim. peki ben ne yapıyorum??
es muss sein hakkında konuşasım var.
bir de emrah serbes. ama emrah serbes konusunda küstümden biraz çekiniyorum.
git koş dolaş gel.
ne anladım ben bundan?
gidip gezip de aynı yere dönünce hiç gitmemiş gibi oluyorum. sanki bi daire, elips yada hani şu küstümün hayatıma orta okulda soktuğu bulmacalı şekiller gibi. o düzgün çizerdi ben karıştırırdım. ama çok çalıştım artık kendi çapımda benimkilerde bi derece düzenli. hem düzen önemli değil bu betimlemede. başladığı yere dönmek.
başladığı yere dönmemeli insan.
dönünce hiç başlamamış gibi oluyor.
evdeyim.
uğur arasada çıksak istiyorum. ama arasa çıkamayızda sanki.
yine de arasın bi yerlere gidelim diye ikna etsin beni.
ama yok yok yok!!!
ankarada o!
tunalıdalar küstüm marlis ve o..
fotoğraf falan da çekinmişler..
bu sefer 3g le aramadılar beni..
arasalar iyiydi.
evde durdukça alınganlaşıyorum. alınganlaştıkça içime kapanıyorum.
ankaraya gitmek istiyorum.
ben de.
ama ateş alıp dönerim. çok durmam.
ablamla evdeyiz. sanki aylardır falan hiç çıkmamışız gibi. ben üstümden pijama çıkarmıyorum. o uzun hırkasını. le koltukta oturuyoruz. mutluyuz. o sürekli yemek yemekten bahsediyoruz. bi ara ki bu ankaradan döndüğüm sulardaydı bende bir hastalık boyutundaydı ama şuan liderlik ablamda. tatlı tuzlu farketmiyor işin ilginç yanı. yemeh olsun yeter gibi bi durumdayız.
sıkıldıkça trakya ağzıyla konuşuyoruz. aman bea sende diyoruz. gülüyoruz.
kitap okumaya tekrardan başlarımsıyım.
kitap okumak benim için bi kaçışmış bunu farkettim. aylardır kaçmadığım hiç bi şey olmadığından okumuyormuşum. ama ne zamanki ödev hazırlamak gerek oldu vizeler kapıyı çalar oldu kitap açıp hayata yorganımı çekip kitap okumaya başlıyormuşum. ahahha. hadi bakalım diyorum.
to do list var bi de.
to do list ler korkunç şeyler.
"es muss sein" lerden ölene kadar nefret edeceğim. peki ben ne yapıyorum??
es muss sein hakkında konuşasım var.
bir de emrah serbes. ama emrah serbes konusunda küstümden biraz çekiniyorum.
Etiketler:
3g,
ankara,
emrah serbes,
es muss sein,
istanbul,
küstüm,
marlis,
pijama,
to do list,
uğur,
yemek
20 Ekim 2010 Çarşamba
bu bir boşluklu yazıdır.
garip şeyler oluyor.

hakikaten garip ama bak.
sezgiyle yürüyoruz bugün. laf ankaradan açılıyor. bi yer tarif edicem edemiyorum. bi sokak adı söylicem aklıma gelmiyor. her şeyin çakması olan pasaj diyorum da adını söyleyemiyorum. garip şeydi. böyle biri zihnime girip özenle isimleri silmiş gibi. resim gözümün önüne geliyor. isim yok.
--tamımlanamadı--
sonra muazzam manzaralı bi terasa çıkıyoruz istiklalde. bi süre gülümseyerek bakıyorum denize. karşıya. sonra muahbbete devam ediyoruz. yine ankara lafı geçiyor. ankaradaki kafeler, barlar, sokaklar..
unutmuşum!
gelmiyor isimler aklıma!
bir terslik var. ben ankarayı unutmak için gelmedim ki buraya. yani ankara kalmalıydı. ankarayı silmek gibi bir niyetim olmadı ki benim. gerçi unutmak istesem unutamazdım ya.. hep öyle olmaz mı? istenmeyen ot başında biter hikayesi. bir şeyi unutmak istedikçe tekrarlarsın sürekli zihnini sınav yaparsın unuttu mu diye. ama ben ankaraya hiç böyle şeyler beslemedim. ben ankarayı bırakıp gittim. sabah evden çıkar gibi. kitleyip çıktım. evde hangi eşya nerde bilmeden.. gitsem elimle koymuş gibi bulurum. ama böyle anlatamıyorum...
nargile söylüyoruz. bulunduğumuz yer en iyi nargilecilerdenmiş. canlı nargile diye bir şey. limonlu. ve 18 tl. evet fiyat dudak uçuklatıcı değil mi? sizin için bi repliğim var ama hiç panik yapmayın:
"burası istanbul"
hı tabi her yer öyle değil istanbul alternatifler şehri. biz biraz bohem yaşıyoruz. amaç manzara hem. limon dilimleri falan var hoş öyle.

canlısı daha güzel bak bu resim bi garip. kazağım falan çıkmış köşeden. bi de şu beyaz bina olmasa pek halkülade aslında.

şimi şöyle bir şey var ki ahali bi önümde böyle bi manzara, diğer bi yanda doğmaya çalışan bi ay:
çok dikkatli bakan gözlerden bulutların ordaki dolunay kaçmayacaktı bence. ilerleyen saatlerde daha net olmuştu ama üşendim çekmeye.
sonra kafamı biraz daha çevirsem eve gözlerimi kısıp hafif baksa gördüğüm çıkıntının galata kulesi olduğunu anlarım. sizlerde anlar mısınız?

gecekonduların içinden yükselen tarih ya da tarihin dibinde biten gecekondular. biz sezgiyle bunu tartışa duralım arkada bir güneş batıyor. onu çekemiyorum zira kalkamayacak kadar yorgunum ve oturduğum yerden çeksem insanlar onları çektiğimi sanabilir. hem güneşin batışı ankarada da var. vardır yani. var hala dimi?
bu sırada yine söz ankaraya geliyor. sezgiye bi yerden bahsediyorum. ama yine adı yok! dei oluyorum! güneşin batışı oluyor diyorm sahlep oluyor diyorum. sıcak şarabı tarçın ve elma ile servis ediyolar diyorum ama bir türlü ismini bulamıyorum. yerini tarif ediyorum. köşede diyorum. daha fazla dayanamayıp bu özellikleri ipeke mesaj atıyorum. anlıyor hemen ve kısacık bir cevabı yollayıveriyor:
"tenados."
nasıl unuturum ki? bildiğin bi şarkının ortasındaki lafı unutmak gibi bir şey bu. istemezdim böyle olsun. neden oluyor onu da bilmiyorum. tamam ankarayı böyle bi ortamda hatırlamam özlemem zor farkındayım ama bu kadar ani ve hızlı silmem saçma değil mi? masıl yaparım bunu? 12 senem geçmiş adeta. 12 senemi gömmüşüm her yanına ve bak şimdi unutmuşum. şaka mı bu?
ankaraya gelmeli sanki. gezmeli sadece unuttuğum yerleri tekrarlamalı. altını çize çize okumalı? -ya da okumamalı?- sonra gitmeli. hayır hayır, yahya kemale atıftan bulunacak değilim. biliyorsunuz onu zaten hepiniz.
sadece şunu diyebilirim ki keşke ankarada olsam dediğim bi an yok, ama keşke ankaradan bir şeyler burda olsa dediğim an çok!
**çiçekli istanbul:


hakikaten garip ama bak.
sezgiyle yürüyoruz bugün. laf ankaradan açılıyor. bi yer tarif edicem edemiyorum. bi sokak adı söylicem aklıma gelmiyor. her şeyin çakması olan pasaj diyorum da adını söyleyemiyorum. garip şeydi. böyle biri zihnime girip özenle isimleri silmiş gibi. resim gözümün önüne geliyor. isim yok.
--tamımlanamadı--
sonra muazzam manzaralı bi terasa çıkıyoruz istiklalde. bi süre gülümseyerek bakıyorum denize. karşıya. sonra muahbbete devam ediyoruz. yine ankara lafı geçiyor. ankaradaki kafeler, barlar, sokaklar..
unutmuşum!
gelmiyor isimler aklıma!
bir terslik var. ben ankarayı unutmak için gelmedim ki buraya. yani ankara kalmalıydı. ankarayı silmek gibi bir niyetim olmadı ki benim. gerçi unutmak istesem unutamazdım ya.. hep öyle olmaz mı? istenmeyen ot başında biter hikayesi. bir şeyi unutmak istedikçe tekrarlarsın sürekli zihnini sınav yaparsın unuttu mu diye. ama ben ankaraya hiç böyle şeyler beslemedim. ben ankarayı bırakıp gittim. sabah evden çıkar gibi. kitleyip çıktım. evde hangi eşya nerde bilmeden.. gitsem elimle koymuş gibi bulurum. ama böyle anlatamıyorum...
nargile söylüyoruz. bulunduğumuz yer en iyi nargilecilerdenmiş. canlı nargile diye bir şey. limonlu. ve 18 tl. evet fiyat dudak uçuklatıcı değil mi? sizin için bi repliğim var ama hiç panik yapmayın:
"burası istanbul"
hı tabi her yer öyle değil istanbul alternatifler şehri. biz biraz bohem yaşıyoruz. amaç manzara hem. limon dilimleri falan var hoş öyle.

canlısı daha güzel bak bu resim bi garip. kazağım falan çıkmış köşeden. bi de şu beyaz bina olmasa pek halkülade aslında.

şimi şöyle bir şey var ki ahali bi önümde böyle bi manzara, diğer bi yanda doğmaya çalışan bi ay:
çok dikkatli bakan gözlerden bulutların ordaki dolunay kaçmayacaktı bence. ilerleyen saatlerde daha net olmuştu ama üşendim çekmeye.
sonra kafamı biraz daha çevirsem eve gözlerimi kısıp hafif baksa gördüğüm çıkıntının galata kulesi olduğunu anlarım. sizlerde anlar mısınız?

gecekonduların içinden yükselen tarih ya da tarihin dibinde biten gecekondular. biz sezgiyle bunu tartışa duralım arkada bir güneş batıyor. onu çekemiyorum zira kalkamayacak kadar yorgunum ve oturduğum yerden çeksem insanlar onları çektiğimi sanabilir. hem güneşin batışı ankarada da var. vardır yani. var hala dimi?
bu sırada yine söz ankaraya geliyor. sezgiye bi yerden bahsediyorum. ama yine adı yok! dei oluyorum! güneşin batışı oluyor diyorm sahlep oluyor diyorum. sıcak şarabı tarçın ve elma ile servis ediyolar diyorum ama bir türlü ismini bulamıyorum. yerini tarif ediyorum. köşede diyorum. daha fazla dayanamayıp bu özellikleri ipeke mesaj atıyorum. anlıyor hemen ve kısacık bir cevabı yollayıveriyor:
"tenados."
nasıl unuturum ki? bildiğin bi şarkının ortasındaki lafı unutmak gibi bir şey bu. istemezdim böyle olsun. neden oluyor onu da bilmiyorum. tamam ankarayı böyle bi ortamda hatırlamam özlemem zor farkındayım ama bu kadar ani ve hızlı silmem saçma değil mi? masıl yaparım bunu? 12 senem geçmiş adeta. 12 senemi gömmüşüm her yanına ve bak şimdi unutmuşum. şaka mı bu?
ankaraya gelmeli sanki. gezmeli sadece unuttuğum yerleri tekrarlamalı. altını çize çize okumalı? -ya da okumamalı?- sonra gitmeli. hayır hayır, yahya kemale atıftan bulunacak değilim. biliyorsunuz onu zaten hepiniz.
sadece şunu diyebilirim ki keşke ankarada olsam dediğim bi an yok, ama keşke ankaradan bir şeyler burda olsa dediğim an çok!
**çiçekli istanbul:

18 Ekim 2010 Pazartesi
hastalık!!
evet evet! bu bir hastalık olmalı.
istanbula geldiğimden beri kitap okuyamıyordum.
başlayıp 5. sayfada, 9. sayfada, 17. sayfada bıraktığım kitaplar yığını büyüdükçe büyüyordu.
soruna ne odaklanma problemi diyebilirim ne de ilgi eksikliği. tamamen aman bana ne havası çökmüştü üstüme ki iş kendimden nefrete varabilirdi. ösese senesi denilen illete bile kitap okumayı ihmal etmemiş bi insanken boşlukta sadece aylak aylak dolaşmayı iş edinmiş olmak çileden çıkaran bir şeydi beni.
işin bir diğer boyutu film de izleyememek.
peki ne yapıyorum ben o zaman ipek'in hayatından film ve kitabı çıkarırsak geriye ne kalır?
bakalım bu sokak nereye çıkıyor oyunu!
evet istanbula geldiğimden beri tek yaptığım şey bu. bir de emine'ye yürümek..
bu işe bi çözüm bulmalıydı. ben roman bile okuyamazken anayasa hukukunu nasıl okuyacaktım?
önce derin derin nefesler aldım. zorlamanın alemi yok. oyunlarıma devam ettim. tehlikeli değildiler. sonra usul usul eski kitaplarıma yaklaştım. sanki kimseleri sevemiyormuşum artık sevmeyi unutmuşumda eski sevgilime gidiyormuş gibi tutunamayanlara uzattım elimi.
nasıl seviyorduk söylesene dedim.
oğuzcuğum atay, nasıl tutunamıyorduk biz? haydi anlat bana.. en başından..
iyi gidiyoruz şuan. eski bir şeylere tutunma isteğim varmış demek bak. tutunamayanlara tutundum ben. sanki ilk defa okuyormuş gibi. şarkı bölümünü biraz hızlı geçtiğimi itiraf edebilirm zira bazı mısralar hala ezberimdeymiş.
kimi yerler aklımdan çıkmış ya da daha evvel okuduğumda bu kadar gözüme çarpmamış, ya da o zaman okuduğumda aklım ermemiş. yeni yeni şeyler keşfeder gibi okuyorum bugün. bugün hayatımda ilk defa kitap okur gibiyim.
bu gün sanki ilk defa aşık olmuş gibi..
canım oğuzcuğumatay..
NOT:
istanbula geldiğimden beri kitap okuyamıyordum.
başlayıp 5. sayfada, 9. sayfada, 17. sayfada bıraktığım kitaplar yığını büyüdükçe büyüyordu.
soruna ne odaklanma problemi diyebilirim ne de ilgi eksikliği. tamamen aman bana ne havası çökmüştü üstüme ki iş kendimden nefrete varabilirdi. ösese senesi denilen illete bile kitap okumayı ihmal etmemiş bi insanken boşlukta sadece aylak aylak dolaşmayı iş edinmiş olmak çileden çıkaran bir şeydi beni.
işin bir diğer boyutu film de izleyememek.
peki ne yapıyorum ben o zaman ipek'in hayatından film ve kitabı çıkarırsak geriye ne kalır?
bakalım bu sokak nereye çıkıyor oyunu!
evet istanbula geldiğimden beri tek yaptığım şey bu. bir de emine'ye yürümek..
bu işe bi çözüm bulmalıydı. ben roman bile okuyamazken anayasa hukukunu nasıl okuyacaktım?
önce derin derin nefesler aldım. zorlamanın alemi yok. oyunlarıma devam ettim. tehlikeli değildiler. sonra usul usul eski kitaplarıma yaklaştım. sanki kimseleri sevemiyormuşum artık sevmeyi unutmuşumda eski sevgilime gidiyormuş gibi tutunamayanlara uzattım elimi.
nasıl seviyorduk söylesene dedim.
oğuzcuğum atay, nasıl tutunamıyorduk biz? haydi anlat bana.. en başından..
iyi gidiyoruz şuan. eski bir şeylere tutunma isteğim varmış demek bak. tutunamayanlara tutundum ben. sanki ilk defa okuyormuş gibi. şarkı bölümünü biraz hızlı geçtiğimi itiraf edebilirm zira bazı mısralar hala ezberimdeymiş.
kimi yerler aklımdan çıkmış ya da daha evvel okuduğumda bu kadar gözüme çarpmamış, ya da o zaman okuduğumda aklım ermemiş. yeni yeni şeyler keşfeder gibi okuyorum bugün. bugün hayatımda ilk defa kitap okur gibiyim.
bu gün sanki ilk defa aşık olmuş gibi..
canım oğuzcuğumatay..
NOT:
4 Ekim 2010 Pazartesi
1 ekim.
1 ekim cuma
barış geldi!
evet sabahın köründe haydarpaşaya geldi. aslında deli gibi gidip onu garda karşılamak istiyordum. fazlasıyla romantik olurdu. ama bunun için bi 5 de falan kalkmam gerekebilirdi. vakit kazanmak adına kadıköyden vapura bin karaköye gel dedim. tamam dedi. 7 çeyrekte alarm çaldı. kapattım. barışı aradım. 5 dakika sonra inicem vapura binicem dedi. binerken mesaj at dedim. yattım. sonra barışşş diye açtım gözümü. 7:25 abartopar giyindim. üç beş tutam saça maşa yaptım. barış mesaj attı. çıktım evden. tramway bekledim. geldi tabiki ayaktayım. beyazıtta boşaldı. oturdum. barış nerdesin diye mesaj attı. 5 dakikaya ordayım dedim. halbuki 5 duraktan bile fazla vardı. ufak yalanlar ilişkimizi zedelemez bence. haliçin üstünden geçtik. hala uykulu da olsam güç veriyor bana bu deniz. boğazım ağrıyor gerçi. karaköy. iniyorum. barışı arıyorum iskeledeyim diyor. ben de iskeledeyim diyorum. resturantların ora dimi diyorum. balıkçılar var diyor. bakınıyorum yok. simitçiye soruyorum başka iskele var mı? köprünün öbür tarafı balıkçı varmıymış diyor hıh evet diyorum. tamam kapat kapat şurdan geç git diyor. köprünün altında randevulaşıyoruz. yürüyorum.
barış!
sarılıyoruz.
ankara kokuyor. hayır ankarayı özlemedim. napalım diyorum. aklımdaki üç beş kahvaltı planını açıklıyorum. istiklal diyor gitmedim daha önce diyor. tamam diyorum. yürümeye üşenip fünikülerle çıkıyoruz. istiklal boş. çünkü sabahın körü. manzarasının güzel olduğunu duyduğum bi yere götürüyorum. beyfendi fazla lüks ve şık buluyor. zaten daha açılmamış. istiklalde devam ediyoruz. eski binalara bayılıyoruz. içimden yine hepsini satın alıyorum. barış mızıldanıyor. tamam karnı aç bu çocuğun. doyurmak gerek. galatasaray lisesinin önüne geliyorz. orta okul hayallerinden bahsediyoruz. barış japon turistler gibi fotoğraf çektirmek istiyor. çekiyorum onu tarihi kapı önünde. beyoğlu hatırasında resim çekiniyorz beraber. dokun bana!! teknoloji ne çok gelişiyor. ayak uyduramıyorum ki ben hiç insanlar filmlere hani vay canına vuhuu diyor ya ben bunu gerçek hayatta diyorum. cidden yapmışlar mı yani?? fransız sokağına gidelim diyorum. bu sokağı seviyorum ben. gerçi artık cezayir adı. dap dar bi sokak. ama binaların restorasyonu o kadar harika ki! en sevdiğim burjuva mahallesi. ah lakin ne kara bahttır ki her yer kapalı. in cin top oynamakta ve arada bir cafe komisi temizlik yapmakta. bu sokakta kahvaltı için açık bi yer var mıdır diye soruyoruz. yok diyor. ama öyle seviyoruz ki yürümeye kararlıyız barış sonradan mızıldanmasın diye peşin peşin söylüyorum. bak diyorum bu sokak nereye çıkıyor bilmiyorum ama istiklale kesin çıkmıyor. indiğimiz yeri beğenmezsen burdan geri çıkıcaz. tamam diyor. tamam diyorum. iniyoruz. bi cafe açık! sevimli bir adam var. açık olup olmadığını ona doğrulatıyourz. buyrun tabi diyor. oturuyoruz. barış sandiviç istiyor ben tost. domates koyarsanız mutlu olurum diyorum. tabi diyor. domatessiz mutlu olamıyorum sanırım. sanırım bu sularda söylüyor küçük kadınlar burda çekilecek diyor. ben dizi izlemiyorum demiyorum. bi kaç dizi daha sayıyor. sokak ve komşu kafelerin geçtiği hiç birini bilmemekle birlikte gülümsüyorum. bu yeditepenin her yeri bir film seti zaten.
kahvaltımız geliyor. çay güzel. nelerden bahsediyoruz barışla? o anlatıyor sanırım daha çok. arada bi durup durup ne şanslısın diyor. burda yaşıyosun artık. gülümsüyorum. bi kaç fotoğraf daha çekiyoruz. tostum bitiyor. djarum çıkarıyorum. zippomun gazı bitik. sevimlimutluolmamaisteryardımsever cafe sahibi yakıyor. sonra buraya gelen ünlüleri anlatmaya başlıyor. sezen aksu kalmış bi aklımda. barışa sorsak sayar bi kaç tane daha. yukarıdaki balkonda sezen aksu kahve içmeye bayılırmış. ama o gelince katı kapatmak zorunda kalırlarmış. üst katlar da çok güzelmiş. bir denizci merdiven varmış. çok özelmiş. gezebilirmişiz. barış gezelim diyor. sigaram bitsin diyorum. bitiyor. giriyoruz içeri. otantik. aslında otantik daha yöresel demek. burayı otantik kelimesi karşılamaz. ama emek verilmiş her yerine bu belli. ikinci kattaki balkonda oturuyoruz sezen aksunun oturduğu hani. orda da fotoğraf çektiriyoruz. cezayir sokak yazısı çıksın diye özen gösteriyoruz. bi üst kata daha çıkıyoruz. barış kitapçaya benziyor diyor. gülümsüyorum yine ama içimden kahkahalarla gülüyorum neresi benziyor? kitapça da çay 1.25 burda 2.50. ahahha. balkona çıkıyoruz. bütün sokak gözler önünde. barışla bir gece gelmeye karar veriyoruz. gece gelip burda oturmalı öğlen gelip ikinci kat balkonda nargile tüttürmeli. bu çocuk ne zamandan beri nargile içiyor. ben mi içirttim ilk? kötü arkadaş çevresiyim ben. üst katta otururken sevimlimutluolmamaisteryardımseverhepanlatmakister adam hayat hikayesine devam ediyor. aşçılığından ve hünerlerinden bahsediyor. cafe sahibi olduğu halde aşçı çalıştırmadığını bütün yemekleri kendi yaptığını söylüyor. ona tek bi şey soruyorum. mükemmel kurabiyenin sırrı ne? bu ara hep bunu arıyorum. bi kaç püf nokta öğreniyorum. 3 vakte kadar hayata geçiricem. fırın lazım ama önce. fırın var mı?
bi kaç tarif daha alıyorum. bi kaç tarifi sonraya bırakıyorum. bu sırada tekrar yemek yaptığı ünlüleri sıralıyor. gemilerde çalıştığını söylüyor. 17 sende 17 ülke gezmiş. hayallerimin hayatı olabilir bütün bunlar. kartını veriyor. istediğiniz zaman gelin dostlar diyor. ben zaten üst katta yaşıyorum. arayın açarım diyor. içimde bir mutluluk. bi yere ait olma isteği bu. buraya ait olabilir miyim ben? benim ait olmam için fazla pahalı sanki ama hem zaten istanbul bana ait. hayır değil. ankara bile bana ait olabilir ama biliyorum ki bu şehir. anonim. hem herkesin aslında hiç kimsenin. ahahah böyle ucuz tezatlı cümleleri bırakmıştım aslında ben. nerden dolandı yine dilime. hay aksi. sonra barış laf arasında body world sergisinden bahsediyor. ben de laf arasında gitmek isteidğimi söylüyorum. gitmeye karar veriyoruz. irem arıyor. ah canım irem. seviyorum onu çok. iyi ki var hani. napıyorsun ne ediyorsun diyor. body worlden bahsediyorum gitmek istediğini söylüyor. gel diyorum. barış giriyor lafa. saat kararlaştırıyoruz. beşiktaşta buluşalım. tamam. sevimlimutluolmamaisteryardımseverhepkonuşmakisteraşçıgezgin4dilbilir cafe sahibine iyi günler diliyoruz. kurabiye tarifi için teşekkür ediyorum.
yürüyoruz aşağı. cezayir sokak yazısının altından çıkıyoruz. bambaşka bir sokak arası. hayatın bu pek de ucuz olmayan tezatını hayretle izlicem sanırım hep. sanki az önce bi film setindeymişimde çıkmışım gibi. az önce bir panayırdaymışımda artık bitmiş gibi. sanki az önce şen şakrak sahnede gülen kadın kulise gelince bağırıp çağırmaya başlamış gibi. o kadar da kibar değilmiş bak. yürüyoruz. bi çanta görüyorum. aslında bayılıyorum. tam istediğim çanta. ulak çantası diyesim var ama ulak çantasının sizin zihninizde ne gibi bir model oluşturduğunu bilmediğimden korkarak yapıyorum bu teşbihi. ama benim hayallerimdeki ulağın çantası. 40 tl diyor. çok geliyor bi anda. halbuki hayallerim ucuz olsa mı daha mutlu olurdum ki? kesinlikle! almıyorum. 40 kesin mi diyince 35 olur diyor. hayırlı işler diyip çıkıyorum. tophaneye geliyoruz. sergiyi sorcak birilerini arıyoruz ama kimi gözümüze kestirsek yanılıyoruz. bi güvenlik görevlisinin yönlendirmesiyle buluyoruz. barış 5 yaşındaki çocuklar gibi heyecanlı. evet küçük bi oğlum olsa ve onunla lunaparka gidiyor olsak anca böyle olurdu sanırım. bana sürekli bu sergiyi görmeyi 4 aydan beri beklediğini söylüyor. sergi ve teknikleri hakkında bilgi veriyor. adamı anlatıyor. nasıl yaptıklarını. evet bu çocuk doktor olucak!
ama iremi bekleyelim diyorum. bu sırada kıyıya gidiyoruz. tel örgü var ama. sinirleniyorum. kendimi kapana kısılmış gibi hissediyorum. denize tel örgü arkasından bakmak kadar fena şey yok. (hiç bakamamak?) iremi arıyorum bulunduğumuz yeri ve nasıl geleceğini anlatıyorum. beşiktaş iptal.
babam arıyor sonra. babama sergiden bahsederken kadavra lafı kaçıyor ağzımdan. sakın gitme diyor. resim sergisine git konsere git partiye git ama kadavra madavra ne korkunç gitme sakın rüyana girer diyor. gülüyorum epey gülüyorum. bilim ama bu. dünya çapında bir şey diyorum. iyi tamam diyip kapatıyor. bu sırada barış iremi beklemeyelim hadi gidelim hadi gidelim baskısını sürdürmekte. iremi arıyoruz tekrar. daha binmemiş. barış surat asıyor. iremle pazarlık yapıyoruz. tamam diyor siz gidin ben de gelirim diyor. gidiyoruz. görevli çocuk şimdi girmeyin isterseniz bi okul grubu geldi rahat gezemeyebilirsiniz yarım saat sonra falan gelin diyor. boyun büküp iremi bekliyoruz. bu süre çok sancılı. çünkü hani 5 yaşında bi oğlum olsaymış ve ben onu lunaparka götürseymişim hikayesi vardı ya. şimdi yine o beş yaşındaki veledle lunapark kapısında bekliyoruz. biletleri alalım biletleri alalım diye tutturuyor bu kez. neden acele ediyoruz? girerken alırız? ama yok bilet alalım bilet alalım. tamam git al! 6-18 yaş indirimden yararlanıyourz. yaşadıklarımızı anlatsak 0-6 yaş ücretsizliğinden sokamazmıydık barışı?! yine fotoğraf çekiyoruz. bu sırada duvarlarda bunları biliyormuydunuz kıvamında yazılar var.
kadınlar erkeklerden daha iyi koku alırmış.
dil en güçlü kasmış
gülümseyin! 30 kasınız çalıştı.
bi kadın ömrü hayatında 35 çocuk doğurabilirmiş!
falan filan.
irem geliyor. giriyoruz. barışa o kadar laf ettim ama hakikaten etkileyici olabilir. zira 2 saate yakın gezdik sanıyorum. her şeyi barış bi daha anlatıyor bana. her kemik her doku her hücre hakkında bi fikri var!! anlatmıcam sergiyi gidin görün aralıka kadar vakti var. sonra çıkıyoruz. yorgunuz. açız. yürüyoruz. hedef yine yeniden beşiktaş! bu sırada kabataş sahilinde fotoğraf çekiniyoruz. bir amcaya veriyoruz telefonu. fıkralık dakikalar yaşıyoruz. dokanmatik ekrana eli değen amca ön kamerayı açıyor. sonra kendimi görüyorum ben sizi göremiyorum nerdesiniz sersenişinde bulunuyor falan. gülüyoruz. biz öyle kopmuşkene fotoğrafımızı çekiyr sonra. deniz gözüktü dimi diyorum. çantaları bile çektim diyor. bi bakıyoruz kafalar yok fotoğrafta. ahhaha. gülüyoruz epey. sonra yemek yicek yer arayışı. barış bi yer söylüyor. yürümeye devam ediyoruz. günlerdir iremle canımız zaten mantı çekiyor. ver elini bodrum mantı diyoruz. bütün taksiler zaten bizim. muazzam mantı. sonra bebek sahili falan filan.
şunu farkediyorum. barış. hayatımda değer verdiğim bi insan. sevdiğim. muhabbetin neresinden başlarsa devam ettirebileceğim bi kimse. ama bu sadece ona özgü. yeni insanlara karşı bu kadar tahammüllü değilim mesela. ergen geyikleri mesela. kaç yaşına geldim olum ben diyip kestirip atamıyorum bu adamla. bu adamla gülüyorum ben. eğleniyorum. bu adam ankara da. ben istanbulda. makyajlı sokaklarda dolanıp denizle nefes alıyorum.
aslında her şey yolunda..
barış geldi!
evet sabahın köründe haydarpaşaya geldi. aslında deli gibi gidip onu garda karşılamak istiyordum. fazlasıyla romantik olurdu. ama bunun için bi 5 de falan kalkmam gerekebilirdi. vakit kazanmak adına kadıköyden vapura bin karaköye gel dedim. tamam dedi. 7 çeyrekte alarm çaldı. kapattım. barışı aradım. 5 dakika sonra inicem vapura binicem dedi. binerken mesaj at dedim. yattım. sonra barışşş diye açtım gözümü. 7:25 abartopar giyindim. üç beş tutam saça maşa yaptım. barış mesaj attı. çıktım evden. tramway bekledim. geldi tabiki ayaktayım. beyazıtta boşaldı. oturdum. barış nerdesin diye mesaj attı. 5 dakikaya ordayım dedim. halbuki 5 duraktan bile fazla vardı. ufak yalanlar ilişkimizi zedelemez bence. haliçin üstünden geçtik. hala uykulu da olsam güç veriyor bana bu deniz. boğazım ağrıyor gerçi. karaköy. iniyorum. barışı arıyorum iskeledeyim diyor. ben de iskeledeyim diyorum. resturantların ora dimi diyorum. balıkçılar var diyor. bakınıyorum yok. simitçiye soruyorum başka iskele var mı? köprünün öbür tarafı balıkçı varmıymış diyor hıh evet diyorum. tamam kapat kapat şurdan geç git diyor. köprünün altında randevulaşıyoruz. yürüyorum.
barış!
sarılıyoruz.
ankara kokuyor. hayır ankarayı özlemedim. napalım diyorum. aklımdaki üç beş kahvaltı planını açıklıyorum. istiklal diyor gitmedim daha önce diyor. tamam diyorum. yürümeye üşenip fünikülerle çıkıyoruz. istiklal boş. çünkü sabahın körü. manzarasının güzel olduğunu duyduğum bi yere götürüyorum. beyfendi fazla lüks ve şık buluyor. zaten daha açılmamış. istiklalde devam ediyoruz. eski binalara bayılıyoruz. içimden yine hepsini satın alıyorum. barış mızıldanıyor. tamam karnı aç bu çocuğun. doyurmak gerek. galatasaray lisesinin önüne geliyorz. orta okul hayallerinden bahsediyoruz. barış japon turistler gibi fotoğraf çektirmek istiyor. çekiyorum onu tarihi kapı önünde. beyoğlu hatırasında resim çekiniyorz beraber. dokun bana!! teknoloji ne çok gelişiyor. ayak uyduramıyorum ki ben hiç insanlar filmlere hani vay canına vuhuu diyor ya ben bunu gerçek hayatta diyorum. cidden yapmışlar mı yani?? fransız sokağına gidelim diyorum. bu sokağı seviyorum ben. gerçi artık cezayir adı. dap dar bi sokak. ama binaların restorasyonu o kadar harika ki! en sevdiğim burjuva mahallesi. ah lakin ne kara bahttır ki her yer kapalı. in cin top oynamakta ve arada bir cafe komisi temizlik yapmakta. bu sokakta kahvaltı için açık bi yer var mıdır diye soruyoruz. yok diyor. ama öyle seviyoruz ki yürümeye kararlıyız barış sonradan mızıldanmasın diye peşin peşin söylüyorum. bak diyorum bu sokak nereye çıkıyor bilmiyorum ama istiklale kesin çıkmıyor. indiğimiz yeri beğenmezsen burdan geri çıkıcaz. tamam diyor. tamam diyorum. iniyoruz. bi cafe açık! sevimli bir adam var. açık olup olmadığını ona doğrulatıyourz. buyrun tabi diyor. oturuyoruz. barış sandiviç istiyor ben tost. domates koyarsanız mutlu olurum diyorum. tabi diyor. domatessiz mutlu olamıyorum sanırım. sanırım bu sularda söylüyor küçük kadınlar burda çekilecek diyor. ben dizi izlemiyorum demiyorum. bi kaç dizi daha sayıyor. sokak ve komşu kafelerin geçtiği hiç birini bilmemekle birlikte gülümsüyorum. bu yeditepenin her yeri bir film seti zaten.
kahvaltımız geliyor. çay güzel. nelerden bahsediyoruz barışla? o anlatıyor sanırım daha çok. arada bi durup durup ne şanslısın diyor. burda yaşıyosun artık. gülümsüyorum. bi kaç fotoğraf daha çekiyoruz. tostum bitiyor. djarum çıkarıyorum. zippomun gazı bitik. sevimlimutluolmamaisteryardımsever cafe sahibi yakıyor. sonra buraya gelen ünlüleri anlatmaya başlıyor. sezen aksu kalmış bi aklımda. barışa sorsak sayar bi kaç tane daha. yukarıdaki balkonda sezen aksu kahve içmeye bayılırmış. ama o gelince katı kapatmak zorunda kalırlarmış. üst katlar da çok güzelmiş. bir denizci merdiven varmış. çok özelmiş. gezebilirmişiz. barış gezelim diyor. sigaram bitsin diyorum. bitiyor. giriyoruz içeri. otantik. aslında otantik daha yöresel demek. burayı otantik kelimesi karşılamaz. ama emek verilmiş her yerine bu belli. ikinci kattaki balkonda oturuyoruz sezen aksunun oturduğu hani. orda da fotoğraf çektiriyoruz. cezayir sokak yazısı çıksın diye özen gösteriyoruz. bi üst kata daha çıkıyoruz. barış kitapçaya benziyor diyor. gülümsüyorum yine ama içimden kahkahalarla gülüyorum neresi benziyor? kitapça da çay 1.25 burda 2.50. ahahha. balkona çıkıyoruz. bütün sokak gözler önünde. barışla bir gece gelmeye karar veriyoruz. gece gelip burda oturmalı öğlen gelip ikinci kat balkonda nargile tüttürmeli. bu çocuk ne zamandan beri nargile içiyor. ben mi içirttim ilk? kötü arkadaş çevresiyim ben. üst katta otururken sevimlimutluolmamaisteryardımseverhepanlatmakister adam hayat hikayesine devam ediyor. aşçılığından ve hünerlerinden bahsediyor. cafe sahibi olduğu halde aşçı çalıştırmadığını bütün yemekleri kendi yaptığını söylüyor. ona tek bi şey soruyorum. mükemmel kurabiyenin sırrı ne? bu ara hep bunu arıyorum. bi kaç püf nokta öğreniyorum. 3 vakte kadar hayata geçiricem. fırın lazım ama önce. fırın var mı?
bi kaç tarif daha alıyorum. bi kaç tarifi sonraya bırakıyorum. bu sırada tekrar yemek yaptığı ünlüleri sıralıyor. gemilerde çalıştığını söylüyor. 17 sende 17 ülke gezmiş. hayallerimin hayatı olabilir bütün bunlar. kartını veriyor. istediğiniz zaman gelin dostlar diyor. ben zaten üst katta yaşıyorum. arayın açarım diyor. içimde bir mutluluk. bi yere ait olma isteği bu. buraya ait olabilir miyim ben? benim ait olmam için fazla pahalı sanki ama hem zaten istanbul bana ait. hayır değil. ankara bile bana ait olabilir ama biliyorum ki bu şehir. anonim. hem herkesin aslında hiç kimsenin. ahahah böyle ucuz tezatlı cümleleri bırakmıştım aslında ben. nerden dolandı yine dilime. hay aksi. sonra barış laf arasında body world sergisinden bahsediyor. ben de laf arasında gitmek isteidğimi söylüyorum. gitmeye karar veriyoruz. irem arıyor. ah canım irem. seviyorum onu çok. iyi ki var hani. napıyorsun ne ediyorsun diyor. body worlden bahsediyorum gitmek istediğini söylüyor. gel diyorum. barış giriyor lafa. saat kararlaştırıyoruz. beşiktaşta buluşalım. tamam. sevimlimutluolmamaisteryardımseverhepkonuşmakisteraşçıgezgin4dilbilir cafe sahibine iyi günler diliyoruz. kurabiye tarifi için teşekkür ediyorum.
yürüyoruz aşağı. cezayir sokak yazısının altından çıkıyoruz. bambaşka bir sokak arası. hayatın bu pek de ucuz olmayan tezatını hayretle izlicem sanırım hep. sanki az önce bi film setindeymişimde çıkmışım gibi. az önce bir panayırdaymışımda artık bitmiş gibi. sanki az önce şen şakrak sahnede gülen kadın kulise gelince bağırıp çağırmaya başlamış gibi. o kadar da kibar değilmiş bak. yürüyoruz. bi çanta görüyorum. aslında bayılıyorum. tam istediğim çanta. ulak çantası diyesim var ama ulak çantasının sizin zihninizde ne gibi bir model oluşturduğunu bilmediğimden korkarak yapıyorum bu teşbihi. ama benim hayallerimdeki ulağın çantası. 40 tl diyor. çok geliyor bi anda. halbuki hayallerim ucuz olsa mı daha mutlu olurdum ki? kesinlikle! almıyorum. 40 kesin mi diyince 35 olur diyor. hayırlı işler diyip çıkıyorum. tophaneye geliyoruz. sergiyi sorcak birilerini arıyoruz ama kimi gözümüze kestirsek yanılıyoruz. bi güvenlik görevlisinin yönlendirmesiyle buluyoruz. barış 5 yaşındaki çocuklar gibi heyecanlı. evet küçük bi oğlum olsa ve onunla lunaparka gidiyor olsak anca böyle olurdu sanırım. bana sürekli bu sergiyi görmeyi 4 aydan beri beklediğini söylüyor. sergi ve teknikleri hakkında bilgi veriyor. adamı anlatıyor. nasıl yaptıklarını. evet bu çocuk doktor olucak!
ama iremi bekleyelim diyorum. bu sırada kıyıya gidiyoruz. tel örgü var ama. sinirleniyorum. kendimi kapana kısılmış gibi hissediyorum. denize tel örgü arkasından bakmak kadar fena şey yok. (hiç bakamamak?) iremi arıyorum bulunduğumuz yeri ve nasıl geleceğini anlatıyorum. beşiktaş iptal.
babam arıyor sonra. babama sergiden bahsederken kadavra lafı kaçıyor ağzımdan. sakın gitme diyor. resim sergisine git konsere git partiye git ama kadavra madavra ne korkunç gitme sakın rüyana girer diyor. gülüyorum epey gülüyorum. bilim ama bu. dünya çapında bir şey diyorum. iyi tamam diyip kapatıyor. bu sırada barış iremi beklemeyelim hadi gidelim hadi gidelim baskısını sürdürmekte. iremi arıyoruz tekrar. daha binmemiş. barış surat asıyor. iremle pazarlık yapıyoruz. tamam diyor siz gidin ben de gelirim diyor. gidiyoruz. görevli çocuk şimdi girmeyin isterseniz bi okul grubu geldi rahat gezemeyebilirsiniz yarım saat sonra falan gelin diyor. boyun büküp iremi bekliyoruz. bu süre çok sancılı. çünkü hani 5 yaşında bi oğlum olsaymış ve ben onu lunaparka götürseymişim hikayesi vardı ya. şimdi yine o beş yaşındaki veledle lunapark kapısında bekliyoruz. biletleri alalım biletleri alalım diye tutturuyor bu kez. neden acele ediyoruz? girerken alırız? ama yok bilet alalım bilet alalım. tamam git al! 6-18 yaş indirimden yararlanıyourz. yaşadıklarımızı anlatsak 0-6 yaş ücretsizliğinden sokamazmıydık barışı?! yine fotoğraf çekiyoruz. bu sırada duvarlarda bunları biliyormuydunuz kıvamında yazılar var.
kadınlar erkeklerden daha iyi koku alırmış.
dil en güçlü kasmış
gülümseyin! 30 kasınız çalıştı.
bi kadın ömrü hayatında 35 çocuk doğurabilirmiş!
falan filan.
irem geliyor. giriyoruz. barışa o kadar laf ettim ama hakikaten etkileyici olabilir. zira 2 saate yakın gezdik sanıyorum. her şeyi barış bi daha anlatıyor bana. her kemik her doku her hücre hakkında bi fikri var!! anlatmıcam sergiyi gidin görün aralıka kadar vakti var. sonra çıkıyoruz. yorgunuz. açız. yürüyoruz. hedef yine yeniden beşiktaş! bu sırada kabataş sahilinde fotoğraf çekiniyoruz. bir amcaya veriyoruz telefonu. fıkralık dakikalar yaşıyoruz. dokanmatik ekrana eli değen amca ön kamerayı açıyor. sonra kendimi görüyorum ben sizi göremiyorum nerdesiniz sersenişinde bulunuyor falan. gülüyoruz. biz öyle kopmuşkene fotoğrafımızı çekiyr sonra. deniz gözüktü dimi diyorum. çantaları bile çektim diyor. bi bakıyoruz kafalar yok fotoğrafta. ahhaha. gülüyoruz epey. sonra yemek yicek yer arayışı. barış bi yer söylüyor. yürümeye devam ediyoruz. günlerdir iremle canımız zaten mantı çekiyor. ver elini bodrum mantı diyoruz. bütün taksiler zaten bizim. muazzam mantı. sonra bebek sahili falan filan.
şunu farkediyorum. barış. hayatımda değer verdiğim bi insan. sevdiğim. muhabbetin neresinden başlarsa devam ettirebileceğim bi kimse. ama bu sadece ona özgü. yeni insanlara karşı bu kadar tahammüllü değilim mesela. ergen geyikleri mesela. kaç yaşına geldim olum ben diyip kestirip atamıyorum bu adamla. bu adamla gülüyorum ben. eğleniyorum. bu adam ankara da. ben istanbulda. makyajlı sokaklarda dolanıp denizle nefes alıyorum.
aslında her şey yolunda..
20 Eylül 2010 Pazartesi
bu bir burası istanbul yazısıdır
burası istanbul.
(italik başladığıma bakma romantik değil bu yazı)
evet istanbuldaki insanlar sanırım sadece bunu söyliyebilmek için yaşıyor.
bahsettiğim şey mavi reklamı değil a dostlar.
burda heyecan var burda dıptıs dıptıs bura eğlence burası istanbul teması değil.
ben bakkalının, emlakçısının, taksicisinin, simitçisinin ağzındaki "burası istanbul" lafından bahsediyorum.
o nedemek biliyor musunuz?
burası istanbul burda her şey kol gibi o ye beybi.
evet ev bakılmaktadır. emlakçı bey:
-2 ay depozito verceğniz.
-2 ay?
-öyle abla burası istanbul. burda hep böyle.
taksicinin önüne zort diye araba kırar. taksici küfreder. sen eşlik edersin. adam:
burda hep böyle abla burası istanbıl.
simitçiye 500 bin verilir.
-yimmbeş kuruş daa abla.
-750 bin mi?
-yetmişbeş kuruş abla. yabancısınız heralde.
-öyle.
-bura istanbul.
replik bu. evet şimdi kurban bekliyorum yanıma. yanıma ilk gelen insana hayattan bezene kadar burası istanbul dicem.
ama daha yolu var sanırım. henüz burası istanbul dicek kadar istanbullu değilim.
dün bir bu gün iki derler adama.
ama burası istanbul.
(italik başladığıma bakma romantik değil bu yazı)
evet istanbuldaki insanlar sanırım sadece bunu söyliyebilmek için yaşıyor.
bahsettiğim şey mavi reklamı değil a dostlar.
burda heyecan var burda dıptıs dıptıs bura eğlence burası istanbul teması değil.
ben bakkalının, emlakçısının, taksicisinin, simitçisinin ağzındaki "burası istanbul" lafından bahsediyorum.
o nedemek biliyor musunuz?
burası istanbul burda her şey kol gibi o ye beybi.
evet ev bakılmaktadır. emlakçı bey:
-2 ay depozito verceğniz.
-2 ay?
-öyle abla burası istanbul. burda hep böyle.
taksicinin önüne zort diye araba kırar. taksici küfreder. sen eşlik edersin. adam:
burda hep böyle abla burası istanbıl.
simitçiye 500 bin verilir.
-yimmbeş kuruş daa abla.
-750 bin mi?
-yetmişbeş kuruş abla. yabancısınız heralde.
-öyle.
-bura istanbul.
replik bu. evet şimdi kurban bekliyorum yanıma. yanıma ilk gelen insana hayattan bezene kadar burası istanbul dicem.
ama daha yolu var sanırım. henüz burası istanbul dicek kadar istanbullu değilim.
dün bir bu gün iki derler adama.
ama burası istanbul.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

