hastalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hastalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Kasım 2011 Salı

çarpık kentleşme 2


büsbütün bir çarpık kentleşme içinde gibiyim.
büsbütün bir çarpık yapılaşmayım.
beynim. kafam. vucudum. komple süprizlerle dolu.
burnumda olması gereken sümükler beynime kadar çıkmış durumda. sümüklü peçete tepecikleri, tepeleri, dağları!
her yer kaçak kat dolu. her köşe başı kaçakcı. ne kaçakcıları bunlar? bilmiyorum. kaçakcılar tehlikelidir. kaçakcılardan uzak durulmalı.


şahane hatalar okunmaması gereken bir kitap. her türlü bok yolu sonlar barındırıyor. hoş değil. elif almış. dün  ayaküstü 5-6 okuma yaptım. hepsi felaket!




"..yeryüzünün en zor insanları Katoliklerdir. insan taşlarla konuşsun daha iyi. Su ile, bulutlu gökyüzü ile, gecenin sessizliği ile konuşsun daha iyi. ama yüksek öğrenim görmüş bir Katolik ile konuşmasın. avukat bir de Alman Katolik Partisine oy verdiğini söylemiyor mu. ama Kohl'u pek tutmuyor. partinin daha güçlü bir adama gereksinimi var diyor. bu avukatın 2 olumlu özelliği var. birincisi durmadan sigara içmesi. öbürü durmadan içki içmesi. üstelik Camel sigarası içiyor. tütünden anladığı belli...."


Tezer Özlü- Yaşamın Ucuna Yolculuk. 


hayır Camelle ilgili yorum yapmayacağım. ama şunu da söylemeliyim. bu kitabı bitiremeyeceğim. 

10 Mart 2011 Perşembe

kestane beklerken..

evli ve filmli günler devam ederken yavaş yavaş salona yerleşme operasyonum son buldu. battaniye yorgan derken en son yastıkları da kapmamla birlikte l koltuk bana yatak oldu. odanda koca yatağın varken neden buraya geldin sorusuna ise akıllara durgunluk veren cevabım "benim odam soğuk!" akıllara durgunluk veren faslı ise aslında soğuk olması akla mantığa sığmıyor. ama gerçekten soğuk.

uğur her aradığında bende başka bir felaketle karşılaşıyor ve en sonunda tamam ben geliyorum dedi. ev çok kötü çok dağınık hastayım ben dedim. olsun toplarız dedi. ne çok seviyorum ben yahu onu.
hot dog ister misin dedi. yok yok sen gel dedim. sonra durdum "kestanee.." dedim. bunu bir sihirli sözcükmüş gibi söyledim.
evet yaklaşık olarak pazar gününden beri tek öğünüm ıhlamur iken bu sabah canımın bulgur pilavı istemesi(tabiki yemedim) ve akabinde kafamda kokusu tüten "kestanee.." iyileşme belirtisi bence.

pişmemiş getir evde yaparız dedim ama bakalım. pişmemiş bulamıyorum dedi. kulağım kapıda. her türlüsüne razıyım.

19 Şubat 2011 Cumartesi

Kars Günlükleri-2

dün epey heyecanlı bir gece idi. yanımda sürekli sayıklayan, sayıklamadığı zaman hırlayan bir abla ile sabahı sabah ettik. ateşler içinde yandı yandı kavruldu yavrucağız.
sabahtan çıkmadık odadan. huzursuzluğun kitabıyla kendimi kurcaladım biraz.
iyi geliyor. tavsiye ederim. öğleden sonra piste gittik.
aman yarabbi! o kar ayakkabıları dünyanın en iğrenç şeyleri olabilir. yaklaşık olarak 45678 kere ayağıma kramp girdi. bir iki kayıp pes ettim. ben çıkarana kadar annemler yok oldu. etrada bakınırken ben "küçük hanım babanızı mı kaybettiniz?" sorusu geldi bana.
6 yaşıma döndüm bir anda. reel de ağlayarak annemleri anons ettirdiğim zamanlar. tuhaf şey. yok burlardadırlar herhalde dedim. şu tarafa gittiler sanıyorum dedi adam. gülümseyip teşekkür ettim. elinden tutup götürülcek yaşı geçtim demek. annemleri buldum sonra. çay içiyorlardı. oturdum onlarla. sonra fotoğraf çektim. nasıl çıkıyolar bilmiyorum. bu konuda marlisten azar mı işiticem yoksa aferim mi alıcam bunu ankaralı günler göstericek.
bu her tarafın bembeyaz olma işi beni geriyor ara ara.
beyaz bana ölümü çağırıştırıyor. ben de mi bir arıza var acaba?
bir de her yerde kargalar var. sanki ölmeni bekliyorlarmış gibi.

neyse akşam yemeğinden sonra ablamı hastaneye götürdüm. doktor sanki küçük bir çocuğun doktorculuk oynayışı gibi muayene etti. kendimi tutamadım güldüm. barışı öyle hayal ettim. evet tam öyle bir doktor olucak büyüyünce. gerçi daha çok zaman var onun büyümesine.
büyümek demişken.
büyüsene çocuk!

6 Ocak 2011 Perşembe

beyin bedava?

/çalış çalış üç beş kuruş kazandım
onu da elimden aldın istanbul.
beni ne dertlere saldın istanbul/

ilk defa bir perşembe okula gitmek üzere gece karar verdim. heyecan dorukta idi. malum finalden önceki son iktisat dersi. bi gitmek lazım.
alarm çaldı yine çırpınarak uyandım. ama çok da geç yatmadığımdan mütevellit o kadar da acınacak durumda değildim. boğazımda bir kedi oturmuş gibi hissediyordum yine. ıhlamur kaynattım. bal kattım. giyindim. çıktım. ışıklarda otobüse el ettim. açtı kapılarını mutlu oldum. sonra ayakta dururkene biri kalktı ben oturdum falan. adeta keyfime diyecek yok. bu arada biraz kafam gitti geldi. bir an nerdeyiz acaba biz diye düşünürken buldum kendimi. sanki otobüs gereksiz bir sola dönmüş ve öyle gidiyormuş gibi hissettim. sonra yok yok kuruntu ediyorum dedim. sonra surların oraya gelince eveet. sen çok yanlış gelmişsin arkadaş dedim kendime.
yanımdaki adama bu otobüs nereye gidiyor diye sordum. tuhaf bir soru değil mi? ama ara sıra yolda insanları durdurup pardon burası neresi biz nerdeyiz diye soran bi insan olduğumdan bana çok da garip gelmedi açıkcası.
neyse adam eminönü dedi nasıl yani nasıl diye ağlamak istedim. sen neree gideceğdin dedi. beyazıt dedim. sen çok yanlış binmişin dedi. farkettm dedim. in sen burda şurdan şöyle gidersin dedi. güvendim. eyvallah dedim.
indim.
ama içimden sürekli nasıl olur ya diyorum. nasıl olur. orda beyazıt yazdığına yemin edebilirim!!

nerdeyiz?
unkapanı!!
anılarım canlandı bi an. ahahha yok yok kaset yaptırmaya gelmişliğim yok buraya. ilk sınav günü de okuldan buraya yürümüştüm. onlar falan canlandı gözümde. sonra soğukta hasta hasta bir yürüyüş sonunda okula ulaştım.
bu sırada aşırı derecede cebeciye benzeyen yerlerden geçtim. bir an lan dedim yoksa hepsi rüya mı? yada daha da fenası rüyamıydı? ben aslında ankara hukukta mıyım? neyse sonra bir yerde istanbul üniversitesi levhası gördüm de içim rahatladı.

derse yetiştim ve bütün bunlara rağmen.
tek ders yaptı. sonra levent haydi kahvaltı yapalım dedi. çok harika plan dedim. aslı börek dedi hadi bakalım dedim. (liseliler bilmez bizim okulun dışında çemberlitaşa doğru giderken bir aslı börek var ordan bahsediyor)
çıktık. bu sırada okuldan çıkarken levent gördün mü yeşil sopalı çocuğu dedi ne yeşili mal sarıydı o bildiğin bok sarısı dedim. dön bak bi daha dedi. sen bak dedim döndüm baktımç. yeşil!! ama sarı gördüğüme o kadar eminim ki. biri beynimde oynamalar yapıyor tabi eğer varsa.
neyse yürüdük şakalar sohbet falan. oturduk. çantamı çıkardım. kabanımı çıkardım. cebimdeki telefona bir uzandım ki...
uzanamadım.
yok!
levente baktım.
nee dedi.
dilim varmadı. bakmaya devam ettim.
telefonu mu unuttun dedi.
sustum. gideyim ben dedim.
sonra o yolu tekrar yürüdüm. hızlı yürüdüm ama içimden kendime ne kadar küfrettiğimi düşündükçe vay be ben ne terbiyesiz bi kızmışım diyorum şimdi.
bir yandan bulamazsam. ya biri aldıysa gibi düşünceler sardı dört bir yanımı. hattı bırakıp telefonu alsa bari falan gibi romantik cümleler geçirdim aklımdam.
sonra girdim. amfide nerde oturduğumu bile hatırlamıyorum tabi. sıraların altına bakarken kafamı falan vurdum. iyi de oldu ama. vurmak lazım bu kadar beyinsiz boş kafayı!
neyse buldum sonra. leventi aradım. ben gelmem artık sen gel dedim. yea bi kahvaltı yapacağdık sinirlendirme adamı gel şurda börekler çohoş bak dedi. içimden söve söve tekrardan gittim. neyse börek çay güzeldi ama. bu sırada bir kaç aptallık falan daha yaptım. çatalım falan düştü ama bunlar küçük şeyler artık. her beyinsiz insan yapar değil mi?

sonra hadi anayasaya girek o da son ders ne kalsa kulakta kar gibi bir bakış açısıyla hadi kalkalım dedik. sonra yok levent ben eve gideyim bence olmayacak bu iş böyle vallahi bir felakete daha tahammülüm yok. eve gideyim belki beynim yatakta falan kalmıştır. yerine koyayım düzelirim belki dedim. güldü iyi tamam dedi.
tramvaya bindim geldim.
evet şuana kadar daha bir felaket daha olmadı.
evde güvende olduğumu hissediyorum.
ama eminim 5 dakika daha dışarda dursaydım kendimi 1. köprüden eve yürümek zorunda falan bulacaktım sanıyorum ki tahmin edersiniz ki öyle bir durumda köprüde yürür çat aşağı bırakıverirdim kendimi ki en güzel çözüm olurdu tahminimce. bazen ölüp başka yerden başlamak istiyorum. ahahhaha hani bounce diye bi oyun vardı. eğer bi yerde kaydettiysen ölsen bile ordan başlıyordun. öyle olsun istiyorum. bi yerde kaydedeyim. ölüp ölüp ordan dirilme şansım olsun. bence güzel fikir.

/hani taş toprağın altın istanbul?/

18 Ekim 2010 Pazartesi

hastalık!!

evet evet! bu bir hastalık olmalı.

istanbula geldiğimden beri kitap okuyamıyordum.
başlayıp 5. sayfada, 9. sayfada, 17. sayfada bıraktığım kitaplar yığını büyüdükçe büyüyordu.
soruna ne odaklanma problemi diyebilirim ne de ilgi eksikliği. tamamen aman bana ne havası çökmüştü üstüme ki iş kendimden nefrete varabilirdi. ösese senesi denilen illete bile kitap okumayı ihmal etmemiş bi insanken boşlukta sadece aylak aylak dolaşmayı iş edinmiş olmak çileden çıkaran bir şeydi beni.
işin bir diğer boyutu film de izleyememek.
peki ne yapıyorum ben o zaman ipek'in hayatından film ve kitabı çıkarırsak geriye ne kalır?
bakalım bu sokak nereye çıkıyor oyunu!
evet istanbula geldiğimden beri tek yaptığım şey bu. bir de emine'ye yürümek..

bu işe bi çözüm bulmalıydı. ben roman bile okuyamazken anayasa hukukunu nasıl okuyacaktım?
önce derin derin nefesler aldım. zorlamanın alemi yok. oyunlarıma devam ettim. tehlikeli değildiler. sonra usul usul eski kitaplarıma yaklaştım. sanki kimseleri sevemiyormuşum artık sevmeyi unutmuşumda eski sevgilime gidiyormuş gibi tutunamayanlara uzattım elimi.
nasıl seviyorduk söylesene dedim.
oğuzcuğum atay, nasıl tutunamıyorduk biz? haydi anlat bana.. en başından..
iyi gidiyoruz şuan. eski bir şeylere tutunma isteğim varmış demek bak. tutunamayanlara tutundum ben. sanki ilk defa okuyormuş gibi. şarkı bölümünü biraz hızlı geçtiğimi itiraf edebilirm zira bazı mısralar hala ezberimdeymiş.

kimi yerler aklımdan çıkmış ya da daha evvel okuduğumda bu kadar gözüme çarpmamış, ya da o zaman okuduğumda aklım ermemiş. yeni yeni şeyler keşfeder gibi okuyorum bugün. bugün hayatımda ilk defa kitap okur gibiyim.
bu gün sanki ilk defa aşık olmuş gibi..

canım oğuzcuğumatay..

NOT:
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...