yaralarım var benim.
görür müsün bilmem.
görünen yerlerimdeler mi bilmiyorum.
dokunma ama sen yaralarıma. sevdiğimden sakındığımdan değil
yaralarımdan korktuğumdan.
kabukları var üstünde.
yokladığımdan değil.
acımıyor. varlıklarını hala hissetmem acıdıklarından değil.
kabuğunu kaldırınca kanayacak mı bilmiyorum.
çok zaman geçince kaldırılan kabuklar kanamaz ya
ben ne kadar zaman geçti
kanamayacak kadar geçti mi bilmiyorum.
dokunma sen.
dokunamıyorum ben.
yara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
27 Eylül 2012 Perşembe
her paragraf bir halaydır.
filmekimi için çılgın planlarımız vardı ama olmadı. sözde cuma gecesi taksimde sabahlanacak beyoğlu önünde kahvaltı yapılacak biletleri alıp eve gelip sızılacaktı. onun yerine saat 4 civarı curcuna'nın tuvaletine işemek akabinde gelen jager shot'un 10 lira olduğunu görüp ayol ingiltereden 5 tanesi 10£ görgüsüzlüğü yapılıp eve dönüldü.
saat 11'de bilgisayar açıldı zibil gibi bilet olduğu görülüp yea bitmez bunlar yea kalır denip normal yaşantıya devam edildi.
pazartesi akşam üstü beyoğluna gidildiğinde ise sukut-u hayal ete kemiğe bürünüyordu. bütün biletler tükenmiş ek seanslara en önce boyun felç tehlikesine karşı uyarıyla yer bulunabiliyordu.
sonuç olarak sadece 5 filme bilet bulabildik.
hayvanat bahçesindne kart postallar
düşler diyarı
no
itaat
onur savaşı.
amour zaten aralıkta vizyona geleceğmiş dedik. meleklerin payıda keza o yüzden üzülmedik. vodefone indirimini kanımızın son damlasına kadar kullanıp çok deli ekonomi yaptık.
3 vakte kadar sahaf festivaline gideceğim. liste yapıyorum. kitap ekliyorum.
anna dostoyevskinin dostoyevskiyi anlattığı kitabı yaz başında okumuştum. ama ne hikmetse son 20 sayfasını okumamıştım. dostoyevski ölüyor diye okumamıştım aslında. onu okudum. dostoyevki öldü. sanki gerçekten dün gece benim odamda öldü.
sabaha karşı çok tuhaf bir rüya gördüm. rüyamda kütüphane gibi bir yerde oğuz atayın oyunlarla yaşıyanlarını ve günlüğünü çalıyordum öğlen okula gittiğimde sıranın altından bir bilim adamının romanı çıktı. tuhaf bi tesadüf gibi geldi bana. kitabı orda bıraktım. alsa mıydım?
semerkant'a başladım. bu ara sanki hayatımda ilk defa kitap okuyor gibiyim.
camus'un yabancısınıu kalıcı hafızamda tutamıyorum. hep ben o kitabı okumadım diyorum. sonra biri bi şey söyleyince a evet okudum diyorum. tuhaf hep bunlar.
kolumda kabuğu tam koparılmalık oynanmalık bi yara var. yapmıyorum ama. büyüdüm ben. oynarsam iz kalır. bu güne kadar oynadığım ve iz kalan yaraları düşünüyorum. üzülmüyorum. hiç bir şey hissetmiyorum. iz insana ne hissettirir ki zaten. sadece hatırlatır. ben yabancıyı bile hatırlamıyorum.
saat 11'de bilgisayar açıldı zibil gibi bilet olduğu görülüp yea bitmez bunlar yea kalır denip normal yaşantıya devam edildi.
pazartesi akşam üstü beyoğluna gidildiğinde ise sukut-u hayal ete kemiğe bürünüyordu. bütün biletler tükenmiş ek seanslara en önce boyun felç tehlikesine karşı uyarıyla yer bulunabiliyordu.
sonuç olarak sadece 5 filme bilet bulabildik.
hayvanat bahçesindne kart postallar
düşler diyarı
no
itaat
onur savaşı.
amour zaten aralıkta vizyona geleceğmiş dedik. meleklerin payıda keza o yüzden üzülmedik. vodefone indirimini kanımızın son damlasına kadar kullanıp çok deli ekonomi yaptık.
3 vakte kadar sahaf festivaline gideceğim. liste yapıyorum. kitap ekliyorum.
anna dostoyevskinin dostoyevskiyi anlattığı kitabı yaz başında okumuştum. ama ne hikmetse son 20 sayfasını okumamıştım. dostoyevski ölüyor diye okumamıştım aslında. onu okudum. dostoyevki öldü. sanki gerçekten dün gece benim odamda öldü.
sabaha karşı çok tuhaf bir rüya gördüm. rüyamda kütüphane gibi bir yerde oğuz atayın oyunlarla yaşıyanlarını ve günlüğünü çalıyordum öğlen okula gittiğimde sıranın altından bir bilim adamının romanı çıktı. tuhaf bi tesadüf gibi geldi bana. kitabı orda bıraktım. alsa mıydım?
semerkant'a başladım. bu ara sanki hayatımda ilk defa kitap okuyor gibiyim.
camus'un yabancısınıu kalıcı hafızamda tutamıyorum. hep ben o kitabı okumadım diyorum. sonra biri bi şey söyleyince a evet okudum diyorum. tuhaf hep bunlar.
kolumda kabuğu tam koparılmalık oynanmalık bi yara var. yapmıyorum ama. büyüdüm ben. oynarsam iz kalır. bu güne kadar oynadığım ve iz kalan yaraları düşünüyorum. üzülmüyorum. hiç bir şey hissetmiyorum. iz insana ne hissettirir ki zaten. sadece hatırlatır. ben yabancıyı bile hatırlamıyorum.
6 Şubat 2011 Pazar
ciddiyet.
hayatım ciddiyetini yitirmek üzere.
gerçekliği çok fazla olan rüyalar görüyorum. bütün sebep bu. çok uyuyorum. ankarada uyuyamıyorum ama istanbulda sonsuza kadar uyuyabilirim sanırım. gündüz uykularım bile var istanbulda. ne harika değil mi?
çözünürlükle alakalıdır belki?
hd kalite rüya görüyorum adeta. o kadar net ve o kadar olabilir ki. kimi zaman durum rüyaları görüyorum. kimi zaman alarmı kapatıp tekrar yatınca alarmı kapatmasam neler yapıcaktım onu görüyorum ki bu alarmı kapatıp yatma işini inanılmaz anlamsız kılıyor. canım sıkılıyor.
uyandığımda hiç bir şeyi yapmamış olmak hakikaten can sıkıyor.
ve bugün bütün bu rüyalardan ders almış olacağım ki otobüsü kaçırdığımda neyse ya belki rüyadır dedim. ahahhaha.
ya rüyaysa diye ders çalışmıyorum o dakikadan beri. ama inancım biraz azaldı. sanırım bu sefer yanıldım. bu bir rüya değil.
yine de uyanırsam ya da uyursam ya da ne bileyim işte bir şey yaparsam ve bu bir rüyaysa gelip bu yazıyı kontrol edeceğim.
son cümleyi silelim bence.
pek olmadı gibi.
geçen gün havuzlu bahçede otururken de oldu aynısı. hava inanılmaz tuhaftı.
ankarada son baharda böyle tuhaf rüzgarlar eser hani, soğuk değildir ama bi aptaldır. ne yapsan bilemezsin.
öyle bir şey esiyordu, güneş salak salak dolanıyordu. üşüsem mi ne yapsam bilemiyordum. insanlar konuşuyordu.
o an mesela bir an için ankaraya döndüm. 2 sene belki 3 sene öncesine. ve bir an için bu kadar zamanı hiç yaşamamış gibi hissettim.
en başındaymışım hissi.
korkunç bir şey.
tabii ben şuan uyanıp bugünün başında olmak isterdim açıkcası.
ama 2 sene öncede olmak istemezdim sanıyorum.
zira başa aldığında olayları değiştirme ihtimalin çok düşük. bunu öğrendim.
ha bir de nedense aklıma geldi;
"yaşamak, yaralamak ve yara almaktır, ama insanca."
gerçekliği çok fazla olan rüyalar görüyorum. bütün sebep bu. çok uyuyorum. ankarada uyuyamıyorum ama istanbulda sonsuza kadar uyuyabilirim sanırım. gündüz uykularım bile var istanbulda. ne harika değil mi?
çözünürlükle alakalıdır belki?
hd kalite rüya görüyorum adeta. o kadar net ve o kadar olabilir ki. kimi zaman durum rüyaları görüyorum. kimi zaman alarmı kapatıp tekrar yatınca alarmı kapatmasam neler yapıcaktım onu görüyorum ki bu alarmı kapatıp yatma işini inanılmaz anlamsız kılıyor. canım sıkılıyor.
uyandığımda hiç bir şeyi yapmamış olmak hakikaten can sıkıyor.
ve bugün bütün bu rüyalardan ders almış olacağım ki otobüsü kaçırdığımda neyse ya belki rüyadır dedim. ahahhaha.
ya rüyaysa diye ders çalışmıyorum o dakikadan beri. ama inancım biraz azaldı. sanırım bu sefer yanıldım. bu bir rüya değil.
yine de uyanırsam ya da uyursam ya da ne bileyim işte bir şey yaparsam ve bu bir rüyaysa gelip bu yazıyı kontrol edeceğim.
son cümleyi silelim bence.
pek olmadı gibi.
geçen gün havuzlu bahçede otururken de oldu aynısı. hava inanılmaz tuhaftı.
ankarada son baharda böyle tuhaf rüzgarlar eser hani, soğuk değildir ama bi aptaldır. ne yapsan bilemezsin.
öyle bir şey esiyordu, güneş salak salak dolanıyordu. üşüsem mi ne yapsam bilemiyordum. insanlar konuşuyordu.
o an mesela bir an için ankaraya döndüm. 2 sene belki 3 sene öncesine. ve bir an için bu kadar zamanı hiç yaşamamış gibi hissettim.
en başındaymışım hissi.
korkunç bir şey.
tabii ben şuan uyanıp bugünün başında olmak isterdim açıkcası.
ama 2 sene öncede olmak istemezdim sanıyorum.
zira başa aldığında olayları değiştirme ihtimalin çok düşük. bunu öğrendim.
ha bir de nedense aklıma geldi;
"yaşamak, yaralamak ve yara almaktır, ama insanca."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)